Buluş nedir, keşif nedir? Teknoloji nedir, teknik nedir? Girişim nedir, iş modeli nedir?
Ocak ayı içinde yapılan Davos toplantılarının ana konusu güvenin yeniden inşası olarak tanımlanmıştı. Yanlış bilginin her yeri kapladığı, gücü yetenin, doğru olmayan bilgiyi kullanarak toplumları kandırdığı ve demokrasiyi çığrından çıkarttığı dünyada, güvenin yeniden kurulması en önemli hedef olmalıydı.
Ama toplantıya yapay zekâ konusu hakim oldu. Yapay zekâ uzun süredir bazılarını korkutuyor. Ya yapay zekâ kötü niyetli birilerinin eline geçerse ve bunlar yapay zekânın en önemli aleti olan "algoritmaları-programları" kendi kısa vadeli hedefleri için kullanmaya kalkarsa ne yaparız? Keyifle izlediğimiz, Peter Sellers'ın fizik alimini canlandırdığı "The Mouse that Roared" adlı fimi hatırlayınız.
Tüm bu gelişmelerin temelinde, 9. yüzyılda İran'lı matematikçi Muhammad ibn Musa el-Khwarizmi'nin geliştirdiği ve o dönemde kırık tedavisinde kullanılan cebir yatmakta. Wikipedia daha önce MÖ 1550'lerde eski Mısırda yine kırık tedavisinde bu yöntemden yararlanıldığı bilgisini taşıyor. Her ikisinde de kemiklerin anatomisi, mimarisi hareket noktasını oluşturuyordu. Önemli olan kıvrım noktalarının hesaplanmasıydı. Yükü onlar taşıyordu. Bugün bizi ilgilendiren, cebirin, diferansiyel denklemlerin nasıl olup da, hangi imkanlarla günümüzün en önemli konusu haline gelen yapay zekâya yol açtığı.
"Değer Zincirinin Evrimi"nde, 1945'te keşfedilen yarı iletken teknolojisinin imkan verdiğinden hareketle, küresel üretimin ABD, Avrupa-Almanya ve Uzak Doğu-Japonya'da oluşan dikey ticaret zincirlerine yol açtığı hipotezini incelemiştik. Yapay zekânın temelinde, çip teknolojisi sayesinde geliştirilen tekniklerin veri toplanmasına ve bu verilerin incelenerek günlük yaşamda, endüstride, yönetimde kullanılmasına imkan vermesi yatıyor. Geçen gün "evinizdeki casus" başlıklı bir haber vardı. Bileğimizdeki saat, evimizde elektronik aletler, son olarak elektrikli olsun olmasın her gün kullandığımız taşıt araçları kendimizin bile farkında olmadığı bilgiyi topluyor.
Bunu yapan, çip teknolojisinden yararlanarak geliştirilen teknikler. Çip bu her an üreyen bilginin toplanmasının ardından hızla değerlendirilerek çeşitli sorunlarını çözümünde kullanılmasına imkan veriyor. Bunu yapan ise bilgisayarlar, tarayıcılar, "sensor"lar. Banyo eşyası tasarımı ve üretimi yapan şirketler, tuvalet, ayna gibi aletlerin çiple donatılarak sağlığımızı sürekli olarak izlemesini sağlayacak çözümler peşinde. Bu sayede hekime, biyokimya laboratuarına gitmemize ihtiyaç kalmayacak, tuvalet ihtiyacımızı gidermemiz sırasında bazı tahliller için gerekli bilgi toplanmış ve bağlantılı laboratuvara iletilmiş olacak. Bu bilginin değerlendirilerek tanılar konulması, yine çiplerle donatılmış sağlık merkezlerinin görevi. Ardından yine çiplerle donatılmış tanı cihazları görevini yapacak ve ihtiyaç olduğunda tıp doktorunun yol haritası çizilmiş olacak.
Bunlar çip teknolojisinin yol açtığı yaşamı kolaylaştırıcı "buluşlar". Tüm dünya çip ve bunun yol açtığı kolaylıklar yanında, kötü niyetlilerin eline geçmesi halinde neden olacağı doğabilecek sonuçları kaygıyla tartışıyor. Yukarıda hatırlattığımız filmde Peter Sellers dünyayı mahvedecek bombanın bulucusu olarak herkesi, "sonu getirmekle" korkutuyordu. Böyle olasılıklar her zaman vardır. 2011'de Norveç'te Anders Behring Breivik adında 44 yaşında bir adam, bir adada kamp yapmakta olan 77 öğrenciyi tüfekle ateş açarak öldürdü.
Gün geçmiyor ki, trafik kazalarında onlarca insanı yaşamını yitirmesin. Yanlış mimari, malzeme seçimi, bina kullanımı sonucu olarak depremlerde binlerce yurttaşımızı yitirmeyelim. Hiroshima faciasının ardından, elinde nükleer güç bulunan ülkeler, bu silahı kullandıklarında, karşılarındaki ülkenin de aynı yola başvuracağını bildikleri için bugüne kadar bu adımı atmadılar. Zora kaldıklarında ne yapacakları, tüm ülkelerin birleştiği denetim mekanizmalarına bağlı. Bazıları bunun için bir tür uluslararası yönetim (governance) öngörüyor. Birleşmiş Milletlerin Gazze konusunda dahi gösterdiği yaptırım aczi karşısında bu gerçekçi değil. Bugüne kadar görülen, güce sahip olanların, karşı tarafın tepki olasılığı ışığında temkinli davrandığı.
Buluş kavramına geri dönelim. Avusturyalı iktisatçı J. A. Schumpeter buluşu şu beş özellikle tanımlıyor: yeni ürün, yeni pazar, yeni pazarlama şekli, yeni üretim şekli, yeni girdiler.
Buluş, teknolojik gelişmenin imkan verdiği tekniklerle yaratılan ve doğru iş modelleriyle ürüne dönüşen değer. Uzay seyahati elbette buluş değil. Bunu organize edip bu işten para kazananlar için pek de sürdürülebilir olmayan bir iş modeli.
Kullandığımız "değer" kelimesi iş modelinin temelinde yer alıyor. İş modelinin kullanıcıya, tüketiciye bir değer önermesi, "value proposition" şart. Bunun arkasında bu değerin nasıl üretileceği sorusu yatıyor, ki bu da değer zinciri yönetiminin konusu. Özetle buluş, aklın, yaratıcılığın ve teknolojinin sınırları içinde sürdürülebilir değer üretecek aşama. Bu değerin büyüklüğü, ne kadar talep yaratacağı, alışılmış yatırım değerleme, finans kuralları, tarafından belirlenmekte.
Buluşa değinmişken onun yaşam süresinden söz etmek gerekir. 1966 yılında iktisatçı Raymond Vernon "Product Cycle" adlı yazısında bir ürünün yaşamının "buluş, büyüme, olgunluk, çöküş" aşamalarından oluştuğunu S harfinin üst kısmını kullanarak anlatmıştı.[1] Sürdürülebilirliği hedef alan şirketlerde S harfinin üst kıvrımına gelirken yeni buluş veya "iyileştirme buluşu" ile, eğrinin yükselişini, yani büyümenin sürekli hale getirilmesini "Değer Zincirinin Evrimi"nde inceledik ve bu çalışmayı sürdürüyoruz. ARGE çalışmaları bu sürecin sürdürülmesini sağlamaktadır.
1995'te Clayton Christensen "basitleştirilmiş buluş-disruptive innovation" teorisini ortaya attı.[2]
Bu teoriye göre her buluşun hedeflediği çözümler vardır. Örnek olarak dijital teknoloji başlangıçta IBM şirketinin ilk bilgisayarına ihtiyaç gösterir. Ama bilgisayardan beklenen hizmet çok çeşitlidir ve daha basit donanımla da karşılanabilir. Bunların çarpıcı örneği hepimizin elindeki akıllı telefonlardır. Bir akıllı telefon ilk IBM bilgisayardan daha güçlü olarak çözüm üretebilmektedir.
Teoriyi yine basitleştirerek anlatmak için otel zincirlerinin yanında gecelik konaklamalara imkan veren AirBnB, e-ticaret, büyük hastaneler yanında küçük, uzmanlaşmış hekim grupları, demir-çelik endüstrisinde büyük haddehaneler yerine ark ocakları, 3-D printing veya katlı-additive imalat gibi örnekler verilebilir. Bunların her biri sürdürülebilir iş modelleriyle desteklenmeleri halinde yeni iş alanları yaratacak buluşlardır. Birçok çalışan çiftin evinde mutfak yerini Getir ve benzeri eve servis modellerine bırakmış, böylece yeni kâr merkezlerine yol açılmıştır. Accenture danışmanlık şirketinin araştırmaları, incelenen şirketlerin yüzde 63'ünün disruption yaşa-dığını, yani basitleştirilmiş alternatiflerle karşılaştığını, yüzde 44'nün ise buna aday olduğunu göstermiştir.
C. Christensen "Prescriptive Medicine" adlı kitabında general hospital olarak bilinen, her türlü sağlık hizmetinin verildiği hastanelerin, genel giderler ve entegre üretim anlayışıyla ne kendilerine kâr, ne de hastaların sorunlarına çözüm ürettiğini tartışmıştır.[3] C. Christensen'ın ABD'den verdiği örnekte, belirli hastalıkların tedavisinde uzmanlaşmış hekim gruplarının sağladığı tanı hizmetinin, hasta için doğru sonuçları daha düşük maliyetle sağlandığı ve genel hastanelerin sabit maliyetleri ortadan kalktığı için hizmetin daha uygun fiyatla karşılandığı ve genel giderleri azalan uzmanlaşmış girişimler için kâr ürettiği gösterilmiştir.
Yapay zekâ konusu tartışılırken insan aklının bunun neresinde olduğu sorusu unutulmamalıdır. Sanki veri bolluğu bir anda yepyeni bir dünya yaratmıştır. Yeni dünyayı yaratan, bu veri yığınını işleme ve bundan sonuç, politika üretme hızıdır. Bu kadar çok veriyi değerlendirecek algoritmaların kendisini değiştirerek tekrarlayacağı ve insanlığı tehdit edecek senaryolar hayal etmek mümkündür. Ama bunun getireceği tehlike, bir Gelibolu, Hatay, Maraş, Erzincan depreminin dünyanın bir başka noktasında tekrarlanması olasılığının hesaplanmamasının getireceği vahim sonuçlar karşısında küçük kalmaktadır. Yapay zekânın böyle bir hesaplama yapmak için neden kullanılmadığı sorusu ortadadır.
Önemli olan akıldır. Depremlere karşı önlem alınmaması akıl zafiyetinin sonucudur. Şehirleşmenin rant yarattığını söyleyebilirsiniz, rantın vergilendirilerek çekici olmasının ortadan kaldırılmaması da akıl yetersizliğinin sonucu değil midir?
Son söz olarak, yazının konusuyla akıl bağlamında ilgili olan bir değinme; elektrikli otomobil ithalatına vergi konularak yerli üretim korunacakmış. Ülkemizde on yıllardır olduğu gibi, "kendimizi ayağımızdan vurmanın" bir yeni örneği. Çeşitli lobilerin aklı yerine, insanların bağımsız, bilim doğrultusunda hareket eden aklını ne zaman kullanacağız?
[1] Vernon, R. & Wells, L. T. (1966). International trade and international investment in the product life cycle. Quarterly Journal of Economics, 81(2), 190-207.
[2] C.Christensen, Innovator's Dilemma, Harvard Business Review, 1991
[3] C.Christensen, The Innovator's Prescription: A Disruptive Solution to Healthcare,McGraw-Hill, 2015
|
Ahmet Çelik Kurtoğlu kimdir? Ahmet Çelik Kurtoğlu, 1942'de Ankara'da doğdu. 1965 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Akademik kariyerini 1982 yılına kadar aynı kurumda sürdürdü, Cambridge Üniversitesi'nde lisansüstü derecesi aldı. 1972-74 yılları arasında Yale Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmaları yaparken teknolojik gelişme ve endojen büyüme teorisi üzerinde yoğunlaştı, 1997-2006 yılları arası Galatasaray Üniversitesi'nde ders verdi. T.C. Dışişleri Bakanlığı'nın görevlendirmesiyle 1978-82 yılları arasında B .M. UNCTAD "Teknoloji Transferi Davranış Kodu" müzakerelerinde T.C. delegesi olarak yer aldı. 1983-86 yıllarında arasında İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Kalkınma Merkezi'nde araştırma yöneticisi olarak görev yaptı. Türkiye ve beş Asya ülkesinde Müşavir Mühendislik sektörü üzerinde yaptığı çalışma OECD tarafından yayınlandı. 1987 yılında Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) kurucu direktörü olan Kurtoğlu, 1992 yılından itibaren Karadeniz Ekonomik İşbirliği İş Konseyleri Genel Sekreteri, daha sonra 2008 yılına kadar DEİK Yönetim Kurulu ve İcra kurulu üyesi olarak görev yaptı. DEİK pek çok Türk şirketin uluslararası işbirliği kurması sürecinde yardımcı oldu. Prof. Dr. Kurtoğlu, yurtdışındaki faaliyetini 1994-2006 yılları arasında European Roundtable of Industrialists (ERT) adlı kurumda danışman olarak sürdürdü. ERT en büyük 50 Avrupa sanayi şirketi başkanları tarafından, AB Komisyonuna politika tavsiyesi yapmak üzere kurulmuştur. Politika tavsiyesi danışmanların oluşturduğu çalışma gruplarında geliştirilmektedir. 1999 yılında Kurdoğlu Danışmanlık A.Ş.'ni, 2003 yılında "İyişirket Danışmanlık A.Ş."yi kurdu ve strateji, şirket değerlemesi ve satış müzakeleri, iş geliştirme ve finansman, kurumsal yönetim (governance) konularında danışmanlık hizmeti verdi. 2001 yılında TMSF "9 Banka Yönetim Kurulu Üyesi" olarak, 2002-2007 yıllarında arasında Tekfenbank Yönetim Kurulu, 2012-2019 yılları arasında Tekfen Holding A.Ş. Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. 2007-2008 döneminde TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı oldu A.Çelik Kurtoğlu teknoloji ve uluslararası ekonomik ilişkiler konularında yayın yapmıştır. Son çalışması olan "Değer Zincirinin Evrimi", Aralık 2022'de Efil Yayınevi tarafından yayınlanmıştır. |


