Kültür
3 Mayıs Cumartesi günü CHP Genel Başkanı'na yapılan saldırıyı incelerken, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri CHP’ye karşı duyulan husumeti unutmamak gerekir. Bu husumet ülkemizde siyaseti, insan ilişkilerini tehlikeli boyutlarda “kirletmektedir."
Bu kin ifadesini ilk olarak Atatürk’ün şahsına yönelik İzmir Suikastında bulmuştur. 14 Haziran 1926 günü İzmir Kemeraltı’nda planlanan suikast hedefine ulaşmamış, yapılan yargılamalar sonunda birçok kişi bunu yaşamlarıyla ödemiştir.
Ülke yokluk içinde kavuştuğu bağımsızlık ortamında ve bu yokluğun çizdiği sınırlar içinde demokrasiye yönelirken Atatürk kendi kurduğu ve o dönemin gerçeklerinin gerektirdiği “ekonomide devletçi” CHP yanında, liberal politikaları geliştirerek ülkede dengeli kültürel, sosyal ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştirecek oluşumları desteklemiştir. Unutmayalım ki, Türkiye’de Cumhuriyet kurulurken dünya 1929 ekonomik buhranından çıkmakta, I Dünya Savaşı her yeri kasıp kavuruyor, II Dünya Savaşının koşulları ısınıyordu. Nitekim Atatürk’ün devletçi CHP’si, 1950 seçimleriyle iktidarı devralan Demokrat Parti’nin doğuşuna yol açmış, CHP’den ayrılan milletvekilleri tarafından kurulmuştur.
Fizik saldırılar
Ancak Cumhuriyetin kuruluşundan beri muhalif tavrını saklamayan çevreler karşıtlıklarını aynı uygar ölçülerle göstermek yerine, sertliği tercih etmiştir. 1950’li yılların sonuna doğru artan enflasyonla birlikte ülke yönetiminde kontrolü zayıflayan, liberalleşmeyi yönetemeyen Demokrat Parti içinden çıktığı CHP kültürü yerine hem yeni yasalarla, hem de bunların uygulamasındaki tercihleriyle bunu, yani sertliği öne çıkartmıştır. Hasım her zaman CHP olmuştur çünkü devlet CHP demektir, isyan edilecek, beğenilmeyen “baba” odur. O denli ki 1 Mayıs 1959 günü CHP Genel Başkanı İsmet İnönü Uşak’ta trende taşlı saldırıya uğramıştır.
Bunun hemen ardından barışçı kimliğini kimsenin tartışmayacağı Bülent Ecevit, 1 Mayıs 1977’de İstanbul’da Taksim Meydanı’nda yine taşlı ve silahlı saldırıyla karşılaşmıştır. Kanlı Pazar’da hayatını kaybedenlerin sayısı kayıtlarda 34-42 ölü, 126-220 yaralı olarak gözükmektedir.
CHP düşmanlığı bununla bitmemiş, Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı olarak Ankara Çubuk’ta 21 Nisan 2019 günü katıldığı bir şehit cenazesinde fiziki saldırıya uğramış, partililerin, halkın ve güvenlik güçlerinin yardımıyla sığındığı köy evinde yakılma tehdidiyle karşılaşmıştır.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in 3 Mayıs 2025 günü Sırrı Süreyya Önder’in cenaze töreni sırasında uğradığı saldırı şimdilik son husumet göstergesi olmuştur.

CHP İstanbul İl Merkezine saldırı, Özgür Özel ve 3 Mayıs saldırısı. Muhalefet her demokraside doğal olan bir davranıştır ama bir nedeni, içeriği, kalitesi olması gerekir. Ne lafta ne edimde şiddet hiçbir zaman kabul edilemez. Son yıllarda gördüğümüz, işittiğimiz muhalefet tarzı ve bunun ülkenin lideri olmak iddiasındaki kişilerden gelmesi, toplumu germekte, düşünce ve onu ifade kabiliyetini aşağı çekmektedir. Gençlik yıllarımda rahmetli İsmet İnönü’nün konuşmalarındaki üslup hepimize örnek olur, onun kurduğu cümleler özenle incelenirdi. Rahmetli Adnan Menderes’in üslubu da ondan geri kalmazdı. Elbette o dönemde de siyaseti geren “kelime, konuşma silahşörleri” vardı Bugün ise siyasi konuşmaların çocuklarımızın kulağına gitmemesi için çalışıyoruz.
CHP nefretinin arkasındaki neden nedir? Nedir ki 20 küsur yıldır bu nefret CEHAPE zihniyeti olarak tanımlanmaktadır? Konu mevcut iktidar partisinin tutumuyla sınırlı değildir. İttifak ortağı olan parti buna dahi tenezzül etmemiş, saldırıya uğrayan CHP Genel Başkanının adını anmayarak, kendisinden “bir siyasi kurumun başkanı” olarak söz etmiştir
Devrim olgunlaşmalıdır
Nedir bu CHP nefretinin arkasındaki düşünce? Çeşitli önemli iş adamları tanıdım, hiçbir koşulda CHP’ne oy vermeyeceklerini söylerlerdi. Neden? Bir “neden“in, baba algısının altını çizdim. Buna ek olarak, özellikle İstanbul’da eski aileler, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Anadolu’ya “küçümseyerek” bakmışlardır. Onlar için uygarlık demek, müziğiyle, yaşam alışkanlıklarıyla Batı demekti. Buna karşılık CHP devlet, Ankara, Anadolu demektir, o Ankara ki, Osmanlı yönetimini sonlandırmıştır. Öyle aileler tanıdım ki, Osmanlı’nın son dönemindeki İngiliz ve diğer işgal kuvvetlerinin yönetimini imrenerek, özlemle anarlardı. Son 20-30 yılda seçimlerde CHP’ye oy vermeyi, daha parti programına bakmadan reddeden, önemli şirketlerin başkanı iş adamları tanıdım.
Her siyasal akımın, kuruluşun destekçisi de vardır, karşıtı da yaşlı bir hukukçu dostumun ifadesiyle CHP’nin desteklenmesi için en sağlam gerekçe, moral, ahlaki değerlere, hukuka verdiği önemdir ve ekonomik alanda yanlışlar yapılsa da bu yeterlidir. Hoş son haftalarda CHP karşıtları bunu da lekelemeye, CHP’ne hayali suiistimaller yakıştırmaya çalışıyorlar. Siyaset yapmak aşağılamak, hakaret etmek, tuzak kurmak değildir, olmamalıdır.
Dünyada sağ nasıl-neden büyüyor?
Siyaset bir ideolojiyi iktidara getirmeyi, bazı değerleri yüceltip korumayı hedefliyor. Sağ partiler sermayenin, “serbest teşebbüsün”, ki o da tartışmalı bir kavram, savunuculuğunu yapıp onun önünü açmayı hedeflerken, bu geçen yüzyılda Almanya’da faşizmin evrilmesine, II. Dünya savaşına ve felakete yol açtı. Günümüzde bu damar ülkelerin izlediği politikaların, farklı ekonomik zenginleşmeye yol açması sonucu doğan göç dalgalarıyla alevlendi.
Sağın yeniden güçlenmesinin arkasındaki gerçek neden bu mudur? Sağın gelişmesi ABD’den, AB’ye, Hindistan’a, Kore’ye, Japonya’ya ve diğer Uzakdoğu ülkelerine kadar her ülkede görülüyor. ABD ve AB’de, ülkemizde göç bunun önemli etkenleri. Küreselleşme ve ekonomi alanında karar süreçlerinin hükümetlerden bireylerin eline geçmesi bazı grupları rahatsız ediyor. Onlar şirketler, üreticiler dışında kalan, çalışanların da içinde bulunduğu “organizasyonları, korporasyonları” tercih ediyor. Stalin, Truman, Edgar Hoover (FBI) döneminin, II. Dünya Savaşının izleriyle yaşayanlar hala antikomünist duygulardan etkilenerek ve onu sadece bir tehdit unsuru olarak görerek, kurtuluşu sağ ve aşırı sağda buluyor. Hollanda, Avusturya, Kuzey Avrupa, Donald Trump, İngiltere’de Nigel Farrage’ın liderliğinde Reform Party, önümüzdeki on yıllarda yaşanacak siyasal istikrarsızlığın habercisi.
Nigel Farrage, bugüne kadar görülmemiş hakaretlerle, siyasi provokatör olarak tartışmaların kalitesini aşağı çekmenin örneklerini veriyor. Winston Churchill’in, Osman Bölükbaşı’nın ve tabii İsmet İnönü’nün hitabet örneklerini kitaplarda bulabiliyoruz. Onlar rakiplerini iğnelemez miydi, hem de nasıl, ama kendi kültürlerini yansıtan kaliteyi koruyarak.
Türkiye’ye ve CHP husumetine geri döneyim. Son günlerde yayınlanan romanları incelerken Aziz Gökdemir adlı yazarın “İmparator’a Veda” adlı romanının girişinde şöyle bir ifade gördüm, “kıyafet devrimiyle ne kadar çağdaşlaştıysa…” Bu soru ülkemizde de sık sık ve harf devrimiyle ilişkili olarak sorulur. Sorunun karşı sorusu ise değerlendirilen ülke neresi ise “kıyafet devrimini algılayacak, hazmedecek kadar çağdaşlaşmış mıydı? Kendisini yazıyla ifade edecek kültüre ulaşmış mıydı“ olmalıydı. Türkiye’de harf devrimi sayesinde, gayet basit bir değişiklikle, bir gecede okur yazar oranı önemli ölçüde yükseldi. Eğitim tabana yayıldı. İnsanlar dünyayı izleyebilecekleri en önemli aracıya, batı dillerine, onun alfabesine kavuştu.
Madeleine Albright ve RTE
Madeleine Albright, Bill Clinton döneminde dört yıl süreyle ABD Dışişleri Bakanıydı. 2020’de yayınlanan” Faşizm, Bir Uyarı” adlı kitabında 1937’de Prag’da doğduğunu, daha sonra ailenin İngiltere’ye göçtüğünü ve Avrupa’da esen faşizm rüzgarının nasıl evrildiğini anlatıyor. M. Albright kitapta “Muhteşem Erdoğan” bölümünde Dışişleri Bakanlığı yaptığı dönemde Erdoğan ve onun yönetiminde Türkiye’nin ve bölgenin neler yaşadığına 16 sayfa ayırmış. M. Albright’ın şu satırları bu yazı bağlamında bana ilginç geldi: “Onların neslinin tek bir canlı Atatürk hatırası yoktu ve Türkiye ideali olarak görmeleri beklenen Avrupa Kültüne hiçbir doğal yakınlık beslemiyorlardı.”
Müktesebat uyumu
Müktesebat kavramı AB bağlamında gündeme geldi. İfade edilmek istenen, AB’nin en önemli giriş kriteri mevzuatı ile, ama onun yanında sosyal alışkanlıklarıyla, kültürüyle ama onun yanında sosyal alışkanlıklarıyla, kültürüyle bütün üye ülkeler ve onların vatandaşları tarafından bilinmesi, benimsenmesiydi. Elbette üye ülkelerin de kendi kültürü, sosyal alışkanlıkları, inançları vardı. AB’nin amacı, kurucuların düşünceleri, AB’yi oluşturan bütün toplumların, egemen ülkelerin, bu AB müktesebatı ilkeleri temelinde kaynaşmasıydı.
Türkiye’nin AB üyeliği hiçbir zaman gereken ciddiyetle ele alınmadı. Burada değindiğim “müktesebat” kavramı konunun önemini göstermektedir. Söz konusu olan neredeyse Çin, Türk, İslam, uygarlıklarıyla birlikte dünya uygarlığının, aydınlanmanın temeli olan Avrupa ile birleşmekti. Hükümetler bunu sadece bir serbest seyahat, ticaret, yerleşme kolaylığı olarak ele aldılar ve topluma sundular. Hükümetler bunun için mevzuatın Türkçeye çevirerek TBMM’den geçirilmesinin, böylece T.C. mevzuatı haline getirilmesinin yeterli olacağını zannettiler. O yıllarda gerek DEİK gerek ERT (European Rountable of Industrialists) bağlamındaki ilişkilerim bana bu gelişmeleri yakından izleme imkanını veriyordu.
AB tarafı ise temelde farklı sosyal alışkanlıklara, inanç sistemlerine sahip bir ülke olan Türkiye’de müktesebatın benimsenmesinin neredeyse olanaksız olduğunu bilerek, görüşmeleri yavaşlattılar. T.C. hükümetleri de bu sorunu düşünmeden veya doğrudan doğruya ihmal ederek “AB bizi oyalıyor” demeyi tercih ettiler ve hâlâ konuyu seyahat serbestisi olarak değerlendirip iş alemine yeşil pasaport, göç etmek isteyenlere gri-hizmet pasaportu vermek gibi hukuken yanlışlar yapmayı sürdürüyorlar. Hukuken yanlış ama çareyi göçte, kaçmakta bulan seçmen tuhaf değil mi?
Yazının başındaki soruya geri dönerek CHP’ye duyulan ve zaman zaman vahşi şekilde dillendirilen karşıtlığın nedenlerini bu mantıkla araştırmak yani ülkemizde siyasetin kalitesini, siyasi partilerin “müktesebatını” sorgulamak yerinde olacaktır. Bu ülkede demokrasinin patinaj yapmasının sürmesine belki engel olabilecektir. CHP müktesebatı aydınlanma esaslarına dayanan laik, sosyal hukuk devletini yansıtmaktadır ve bunlardan sapmamalıdır. CHP liderliği helalleşmek ve benzeri şirinlikler yerine kendi esaslarını çağın ihtiyaçlarına uydurup programını, profilini geliştirmelidir.
Atatürk’ün CHP’si bir moral değer bütününü temsil etmektedir. Zaman içinde karşılaşılan çeşitli engeller, bu değerin aşınmasına izin vermemelidir. Bunun için hepimiz çalışmalıyız. Bu seçim kazanmaktan daha önemlidir, değerlidir.


