Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanın uyarlandığı Netflix dizisi, son bir ayın gündemine oturarak büyük ses getirdi. Yazar Pamuk, ilk kez T24’ten Murat Sabuncu'ya verdiği söyleşide, "Romanıma sadık bir şekilde, onları zorlaya zorlaya, kollarını büke büke romanımı kelime kelime senaryoya çektirttim. Ama diziyi onlar yaptı. Mekânlar dâhil harika yapmışlar. Memnuniyet duygusuyla seyrettim” sözleriyle romanın uyarlamasından mutlu olduğunu ifade etti.
Dizi yayınlandıktan hemen sonra hakkındaki yorumlar da haftalarca gündemden inmedi. Okur ve izleyicinin kimine göre Kemal Basmacı, içinde yaşadığı kuşaktaki aşk anlayışına uygun paralel bir evrende yaşıyordu. Kimine göre aşık değil, takıntılı bir erkekti. Bu ve benzeri yorumların tamamı X’te #MasumiyetMüzesi etiketinde okunabilir.
Peki gerçekten de Füsun’un içtiği 4213 sigaranın izmaritini biriktiren, ruju veya küpeleri gibi onu hatırlatan her eşyayı alıp saklayan ve bunu daha sonra müzeye dönüştüren Kemal’in yaşadığı aşk mıydı, yoksa takıntı mı?
Orhan Pamuk, T24’ye yayımlanan “Masumiyet Müzesi'nde hatırlamaya niyet edilir; eşyaların hatırlatma gücüyle bir müze yaratmak…” başlıklı yazısında, bu durumu şöyle açıklıyor: “Hayatımızın bir döneminde eşyalar, bizim hatıralarımıza karıştıkları için, ister istemez bir hatırlatma gücüne, bir şiirselliğe kavuşur. Bu yüzden bazıları onları hiç atamaz."
Pamuk’un vurguladığı “hatırlatma gücü”nden bakılırsa, belki de herkesin kişisel hikâyesinde yatan bir Kemal Basmacı vardı. Bu noktada, yas alanındaki kıymetli çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, Masumiyet Müzesi’ndeki hikâyeyi, yas perspektifinden ele alarak bambaşka bir yorumla T24’e değerlendirdi.
Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'nde
“Masumiyet Müzesi’nde yaşanmamış bir yaşamın çok katmanlı yası var”
“Kemal’i patolojik aşk hikâyesinden kurmamız lazım”
-Masumiyet Müzesi dizisinin ardından olumlu/olumsuz anlamda pek çok tartışma döndü. Kemal’e yalnızca âşık denilemeyeceği, anlatıda takıntılı bir erkek modeli olduğu da eleştiriler arasındaydı. Ben Masumiyet Müzesi’ni okurken de izlerken de hissettiğim en baskın duygu hikâyede ağır bir yas anlatısı olduğuydu. Siz ne dersiniz, Kemal’in yaşadığı şey gerçekten bir yas mıdır?
Masumiyet Müzesi’nde yaşanmamış bir yaşamın çok katmanlı bir yası var. Kemal Basmacı'nın yaşadığı şey, klasik anlamda ölümle başlayan bir yas değil, daha çok belirsiz kayıp (ambiguous loss) denilen bir deneyime karşılık geliyor. Mevzunun bir patolojik aşk hikâyesine indirgenmesine de üzülüyorum, ancak yadırgamıyorum. Bu yüzden bence Kemal'i oradan kurtarmamız lazım. Böyle konularda kesin bir teknik bilgi ile bakılabilir, ki zaten de öyle oldu dizi vizyona girdiğinden beri. Ancak başka perspektifler olabileceğini söylememiz gerekiyor.
Yas çoğu zaman ölümle ilişkilendiriliyor, ancak aslında yasın başlangıcı her zaman ölüm değildir. Yas, bir bağın kesintiye uğramasıyla başlar. Bu bağ bazen bir insanla, bazen bir hayalle, bazen de bir kimlik duygusuyla ilgilidir. Ölüm bu kesintinin en görünür biçimidir; ama terk edilme, kaybolma, ayrılık, erişilemeyen aşk ya da gerçekleşmeyen ihtimaller de aynı derecede derin bir yas yaratabilir.
“Kemal, üç katmanlı bir yas yaşıyor”
-Peki nasıl bir yas Kemal’in yası, nerede başlıyor ve nasıl ilerliyor?
Kemal’in yaşadığı şey, klasik anlamda ölümle başlayan bir yas değil, onun yası Füsun’un kaybolmasıyla başlıyor. Ardından Füsun ortaya çıkıyor ve sekiz yıla yakın süren bir araya gelme, yan yana olma ama erişememe durumunda da bir yas yaşanıyor. Ve elbette sonunda gerçekten ölümle gelen yas var. Bu nedenle üç katmanlı bir yastan söz etmek gerekiyor. Bu, insanlara çok da yas gibi görünmeyebilir ama bu durum “belirsiz yas”ın bir görünümü. Ve dizide sadece Kemal'in yasına değil, aslında Füsun’un yasına da tanıklık ediyoruz.

“Sekiz yıl süren tuhaf yakınlık, belirsiz yasın en karmaşık biçimlerinden biri”
-Füsun’la karşılaştıktan sonra sekiz yıl boyunca süren hikâyedeki yası nasıl tanımlarsınız?
Füsun'la yeniden karşılaşma ve sekiz yıl boyunca süren bu tuhaf yakınlık, aslında belirsiz yasın en karmaşık biçimlerinden birine işaret eder. Burada kayıp ne tamamen vardır ne de tamamen yoktur. Karşılaşmalarından sonraki süreç de yine belirsiz yas kapsamına giriyor aslında. Ama burada belirsiz yası ayırmak gerekiyor, o da kendi içinde iki katmanla gerçekleşiyor hikâyede. Kemal'in yaşadığı terk edilme, Füsun'un kayboluşu, ayrılık, erişilemeyen aşk ve gerçekleşmeyen ihtimaller… Aslında bu gerçekleşmeyen ihtimal, Kemal için Füsun'la bir araya gelip bir hayat kurmak da değildi. Bir nişanlısı vardı, onunla evlenecek ve o gizli hayata devam edecekti, Kemal’in kimine göre kurguladığı toksik bir ilişki, kimine göre ahlaki olmayan bir ilişki anlayışı vs vs. Bu şaşırtıcı gelmedi bana; çok tanıdık bir model Kemal için. Çünkü ailesinde de böyle bir hikâye var. Babası ona açıklayıncaya kadar, Kemal aslında babasının da böyle bir ilişki yaşadığını bilmiyordu. Bunları bir kenara koyamayız. Kemal'in ailesinde yaşananlardan farklı bir davranış kalıbı yok.
“Gerçekleşmeyecek ihtimallerin kaybı da Kemal'de bir yas yaratıyor”
Dolayısıyla o bildiği, tanıdığı ya da kurguladığı gerçekleşmeyen ihtimal dersek; yani Sibel’le nişanlılığı ve evliyken de Füsun'la o ayrı bir hayatı sürdürme ihtimali de ayrılıkla beraber ortadan kalkıyor. Ve böylece gerçekleşmeyecek ihtimallerin kaybı da Kemal'de bir yas yaratıyor. Bu, klasik ölümle gelen bir kayıp değil ama neticede bir kayıp var ortada. Ancak bir araya geldiklerinde ise, bu sefer de erişemediği, Füsun’a istediği gibi kavuşamadığı için tuttuğu bir yas var. Bu da belirsiz yas.
“Yas, dışarıdan bakıldığında irrasyonel görünen davranışlar üretebilir”
-En çok da bu yıllarda yaşananlar “takıntı” olarak yorumlanıyor. Neden böyle bir teması sürdürmeyi istiyor?
Kemal'i yalnızca patolojik bir figür olarak okursak, burada bir yas var dediğimizde garip gelebilir. O yüzden bunun yerine yasın derinliğini ve insan ruhunun kayıp karşısındaki kırılganlığını görmezden gelmeyelim diyorum ben de. Yas, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında irrasyonel görünen davranışlar üretir. İnsanlar aynı anıyı tekrar tekrar hatırlar, aynı yerlere gider, aynı nesneleri saklar. İnzivaya çekilir, bir anlamda kayba isyan eder. Bu davranışlar, kaybın yarattığı boşlukla baş etme girişimleridir. Kemal'i anlamak için onu bir “takıntı” figürü olarak değil, kaybın yarattığı boşluğu doldurmaya çalışan bir özne olarak düşünmek gerekir. Bu yaklaşım, yasın patolojikleştirilmesi yerine insanileştirilmesini sağlar.
“Kemal’in bir çaba göstermeyişi de acıyı sürdürmekle ilgili”
Kemal o dönemlerde Füsun’a erişemediği için, kaybının acısını sürdürmenin yolunu böyle buluyor. Bir temas var ama istediği nitelikte bir temas değil. O acıyı öyle sürdürüyor. Kemal'in yası donmuş bir yas. Hareket edemiyor, eyleme geçemiyor. Bütün bunlarla birlikte hem gerçekliğiyle yüzleşemiyor hem de ondan kopamıyor. Yan yanalar, erişemiyor ama aslında kayıp yine devam ediyor. Kemal’in bir çaba göstermeyişi de o acıyı sürdürmekle ilgili. Füsun’un onun için var ama yok, bir nevi kayıp. Çünkü Füsun evli, o da yakınlık kurarak kaybı inkâr ediyor. Erişilemezlik, acısını sürekli canlı tutuyor. Sekiz yıl boyunca evlerine gitmek dışarıdan işkence gibi görünebilir ama Kemal’in acıyı sürdürmesini sağlıyor.

“Kemal sadece Füsun'u kaybetmiyor, kendisini de kaybediyor”
-Kaybın acısını neden sürdürmek ister insan? Acı, tanıdık bir duygu olduğu için mi? Bu tanıdıklık duygusu, insana acının içinden çıkmak istemeyeceği bir konfor alanı da sağlar mı?
Evet, hem tanıdık olduğu için acıyı sürdürmek istiyor hem de bir seçim yapma modeli yok Kemal'in. Tabii ki bu bir konfor alanı. Çünkü bu durum bir seçim yapmasını gerektirmiyor. Hayatını değiştirmeme ve var olan durumu sürdürmeye yönelik bir modelden bahsediyorum. Ailesinden modellediği de bir yaşam biçimi var. Bir seçim yapmanın sorumluluğunu da almıyor. Bunu ne babası yapmış ne annesi yapmış. Dolayısıyla Kemal bildiği bir yerden devam ediyor. Sekiz yıl boyunca o noktada kalması sadece Füsun’a yakın olmakla da ilgili değil, elbette romanın yazıldığı dönemin değerlerini ve kültürünü de düşündüğünüzde, Füsun'un ve Kemal'in ailesinde dürüst olmayan şeyler de var. Onu da atlamayalım. Genç bir kadının iffeti, evli bir kadının iffetine dönüşüyor ailede. Tek bir insan bu durumun sürmesine sebep olmuyor değil mi?
Tekrar acının sürdürülmesine gelecek olursak, süreklilik hissi ile ilgili. Herhangi bir şey yapmadan, sadece Füsun'un orada olması ona güven veriyor. Ve aslında Füsun'dan o ilk ayrılığında bir şey daha ortaya çıkıyor; Kemal sadece Füsun'u kaybetmiyor, kendisini de kaybediyor. Dolayısıyla burada bir çaba da var. Hem acıyı sürdürüyor hem de acıyı sürdürürken aynı zamanda Füsun'la birlikte olduğu hâlinin de peşine düşüyor. Onu tekrar yaşamaya, hissetmeye çalışıyor. Aslında bütün roman boyunca bunu yapıyor. Yani tuhaf ama çok da anlaşılabilir kayıp ve yas bağlamında.
Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, T24 Ankara Bürosu'nda sorularımızı yanıtladı
“Sibel, Füsun'un varlığında bir anlam taşıyordu”
-Judith Butler, yas sürecini anlatırken birini kaybetmemizin aslında “ben”i, yani kendimizi kaybetmemiz anlamına geldiğini söylüyor. O zaman Kemal, bu hikâyede sadece Füsun’u değil, kendini de aramaya çalışan bir insan.
Evet, bu kendimizi bulma çabası. Yas yalnızca tek bir kişiyi kaybetmekten ortaya çıkmıyor. Aynı zamanda süreklilik hissimizi, güven duygumuzu ve kimliğimizin bir parçasını kaybederiz. Bir yandan eski kendimize bakarız ama onun bir daha buraya, gelmeyeceğini biliriz. Şimdiki âna getiremeyiz ve yeni bir kendilik peşine düşeriz. Bu yeniden doğmak gibi bir şeydir. Bu yüzden yas, kaybedilen kişiyi değil, onunla birlikte olduğumuz hâli arama çabası. Romanda da bunun peşine düşüyor karakter. Kemal’in de o inzivası, aslında bir isyan, kayba, kaybın hayatını değiştirmesine. Ve bir yeniden doğma sancısı. Füsun’suz bambaşka bir kimliği görüyoruz o sırada. Füsun yokken Sibel’le de olamamasının nedeni bu. Çünkü nişanlısı da kendisi ve kendiliği açısından Füsun'un varlığında bir anlam taşıyordu. Ama Füsun yokken mevcut dünyası tamamen değişiyor.

“Kayıp ve yas gidenin değil, geride kalanın hikâyesidir”
-Peki kayıp ve yas, gerçekte kimin süreci?
Her zaman söylüyorum; kayıp ve yas gidenin hikâyesi değil, yas süreci, geride kalanın hikâyesi. Çünkü yeni bir kendilik hikâyesi yaratmanın peşine düşüyorsunuz. Eski kendiliğinizi arıyor, bulmaya çalışıyorsunuz. Ama onu geri getiremeyeceğinizi biliyorsunuz. Gidene ulaşmaya çalışıyorsunuz. İnsanlar bazen yanındaymış gibi hissederler kaybettikleri kişiyi. Bir yandan da hafızamız var. O kadar bütünleşiriz ki sevdiğimiz kişiyle, o kaybolduktan sonra zihniniz hafızanızdaki ten teması, koku, anılar gibi her şeyiyle onu geri getirmeye çalışır ve bazen yanınızda gibi hissedersiniz. Bu kadar ikircikli şeyin içinde, geçmişteki kimliğinizin de -yani kaybettiğiniz andan önceki kimliğinizin de- peşine düşersiniz ama onu bir türlü yakalayamazsınız. Bir yandan da yeni bir kimlik inşa etmek zorunda kalırsınız, yasın en zorlayıcı tarafı budur.
“Yası bildiğimizi sanıyor, tanımlayamıyoruz, ‘takıntı’ dediğinizde bir anda patolojikleşiyor”
-Yas, bu kadar zor ve zorlayıcı olduğu için mi kolay tanımlanamıyor? O yüzden mi Kemal’in yaptığı her şey sadece takıntı olarak görülüyor?
Evet, yası bildiğimizi sanıyoruz ancak çok fazla tanımlayamıyoruz bence, o yüzden de “takıntı” dediğinizde bir anda patolojikleşiyor. Kemal'in yaşadığı süreç, bir takıntıdan çok, bitmeyen farklı görünümlerle yaşadığı belirsiz bir yasın zamansal olarak askıda kalmasıdır. Bu tür durumlarda kişi, kaybı kabullenmek yerine onun etrafında bir hayat kurar. Önce Füsun’un ortadan kaybolmasıyla ayrılık sonrası bir yas başlıyor. Öldü mü, hayır ölmedi ama ortada yok. Sonra ortaya çıkıyor ama bu sefer de erişemiyor. Bu durumda o yas askıda kalıyor. Çünkü donma hâli var, bir kesinlik yok. Bu tabii ki insanın eyleme geçmesini zorlaştıran da bir durum. Kemal'in sekiz yıl boyunca aynı ritüelleri tekrar etmesi, aslında bu askıda kalmış yasın bir düzen yaratma çabası. Seçim yapmıyor, zaten buna dair bir anlayışı yok, kayıp net ama bunu kabul etmeyi göze alamıyor. Yasın son aşaması olarak geçer kabul bazen olur, bazen olmaz. Kaybını kabul de edemiyor, tâ ki Füsun ölünceye kadar.

“‘İstifçi’, ‘patolojik figür’ dediğimizde yasın derinliğini konuşmaktan uzaklaşırız”
-Sizin belirsiz yas dediğiniz bu süreçte, Kemal'in nesnelerle kurduğu bağı da izlemeye başlıyoruz. Füsun’un içtiği 4213 sigaranın izmaritini biriktirmesi, onu hatırlatan her eşyayı alıp saklaması takıntı kadar “istifçilik” olarak da görülüyor. Yasla bu nesnelerin bağı nedir?
“İstifçi”, “patolojik bir figür” dediğimizde yasın derinliğini konuşmaktan uzaklaşıyoruz. Demin biraz bahsettik, yas yaşarken, bazen dışarıdan baktığınızda patolojik ve irrasyonel görünen davranışlar sergilersiniz. Bunun birçok örneğini de güncel hayatta görüyoruz değil mi? Herkes yargılamaya başlıyor kaybı olan insanları. Şunu kabul edelim; böyle dediğimizde, kayıp karşısındaki insanın o kırılma halini göz ardı etmiş oluyoruz. Çünkü orada bir kırılma var, yarılma var. Kimliğiniz yarılıyor. Önceki insan olmuyorsunuz ve dışarıdan patolojik, irrasyonel görünen şeyler sergiliyorsunuz. Bu kadar net. Sadece boşluk oluşmuyor, bir değişim hâli söz konusu oluyor. Ve bu değişim öyle razı olduğunuz, “Tamam, hadi olsun” dediğiniz bir değişim değil. Ve insanların çoğu birini kaybettiklerinde önceleri kaybettikleri kişi gibi davranmaya çalışırlar. Onun kurduğu cümleleri kurmaya, onun sevdiği yemekleri yemeye ya da o yemeklerden kaçmaya, birlikte gidilen yerleri tekrar ziyaret etmeye ya da onlardan uzak durmaya çalışırlar. Ya da bazı nesneleri saklarlar.

“O nesneler, hissetmek için bağ kurabilen tek şey olur”
Bu davranışlar hem boşlukla baş etme girişimi hem değişimi anlama girişimleridir. Kaybettikleri kişiyle aynı şeyleri deneyimlemek istiyor insanlar. Onu hissetmek için, o nesneler, bağ kurabildikleri tek şey oluyor. İşte burada bence Kemal patolojik biri değil, kırılgan biri olarak görülse daha iyi olacak gibi geliyor bana. Kayıplardan sonra “eşyaları kaldır” diye üzerimizde kurulan baskıyı bir düşünelim. “Hemen organize ol, odasını düzenle, eşyaları tutma” denir. Bunu yaptırmak için sizin önünüze “Hayır” diyemeyeceğiniz bazı gerekçeler konulur. “Ruhu huzur bulmaz, orada üzülür” gibi soyut, mantık içermeyen ama kafanızı karıştıran ve neye dayandığını çok çözemediğiniz birtakım normatif, kültür dayatmalarıyla gelindiği için bir an önce o eşyalardan kurtulmanız gerektiğini düşünürsünüz. Tersini yaptığınızda da patolojik olarak tanımlanırsınız, “istifçi” ya da “takıntılı, hasta” olarak görülürsünüz.
“Nesneler sadece hatırlatma işlevi görmüyor, kaybın boşluğunu da düzenliyor”
Vamık Volkan, bunu “bağ kurucu nesneler” (linking objects) dediği literatüre geçen bir kavramlaştırmayla tanımlıyor. Ve şöyle söylüyor; nesneler, eşyalar kaybedilen kişi ile duygusal, içsel bir köprü kuruyor aramızda. Sadece nesneyi görüyoruz ama onun bizim kaybettiğimiz kişiyle aramızda kurulan bağla nasıl bir köprü oluşturduğunu seçemiyoruz. Muhteşem bir tanımlama bu bence. Örneğin Füsun’un küpeleri… Bir küpe bir nesne ama o küpe pek çok şeyin de sembolü oluyor sonra. Bu nesneler sadece hatırlatma işlevi görmüyor. Eğer bağ kuran nesneler diyorsak, bunlar hem kaybın yol açtığı boşluğu düzenliyor hem de duygusal bir süreklilik ve sakinleşme sağlıyor.

“Kemal'in nesneleri toplaması, kaybettiği Füsun’la ilişkisini sürdürmenin bir yolu”
-Eşyaların unutmamak için toplandığı zannediliyor, oysa hep hatırladığın bir şeyi unutamazsın ki… İnsan, kaybetmeden önce nasıl hissettiğini de hatırlamak istemez mi?
Tabii ki. İnsan dokunabildiği, koklayabildiği, gözünün önüne getirebildiği “şeyler” aracılığıyla o bağı hissedebiliyor. Aksi, kurulan bağı çok basite indirgerme olur. Unutmamak için tutmazsınız eşyaları. Kemal'in nesneleri toplaması, takıntı ve kaybı inkâr etmesinden çok, kaybettiği Füsun’la ilişkisini sürdürmenin bir yolu. Başka türlü sürdüremeyeceğini bilen biri ancak böyle sürdürebileceğine karar veriyor.
“Yas bir süreç ve yaşam boyu devam ediyor”
-Sizin kitabınızın ismi de “Yas - Uzun Bir Veda.” Herkesin kendi kişisel hikâyesinden bakarsak, yas; bugün başladığı yerdeki gibi devam eden bir süreç değil. Öğrenilen ve öğretilen bir şey de değil.
Asla. Dönüşerek devam eden bir şey yas. Düz bir çizgide ilerlediğiniz bir durum değil, bir spiral aslında. Bir yandan da çok güdüsel olarak gerçekleşiyor. Kendimizle, bizimle ilgili çünkü. Bir başkasına bakıp da “Böyle de oluyor” diyebilirsiniz. Ama hep sizin kendinizle ve yaşadıklarınızla ilgilidir. “Süreç demeyelim” diyenler de oluyor ama hayır, yas bir süreç ve yaşam boyu devam ediyor. Tabii ki, nesneler kaybın acısını ortadan kaldırmıyor ama kişiyi hissetmenizi sağlıyor. Çünkü kaybettiğimiz kişiyi hissetmeyi, o acıyı taşınabilir kılmak için isteriz aslında. Hafifletmek değil de taşıyabilir hale gelmekten bahsediyorum. Bu nedenle nesneler, o acıyı taşıyabilir hale getirmemizi sağlıyor.

"Eşyalar, bütün o kayıpların yerine geçen simgesel bir temas alanı sağlıyor”
-Peki nesnelerle, “şeylerle” kurulan bu bağ, Kemal’in o eşyaları tek tek toplaması bir tür tamamlanma arzusu da olabilir mi? Eşyaları, nesneleri toplayarak bir şekilde tamamlanıyor olabilir mi?
Hem öyle hem de bir uzvunuzu kaybetmiş gibi oluyorsunuz. Bir süre sonra o kaybın acısı da size bir ağırlık olarak geliyor. Bir yandan o ağırlığı da taşımaya çabalıyorsunuz. Bu anlamda eşyalar, evet belki de o tamamlanmayı sağlayabilir ama bütün o kayıpların yerine geçen simgesel bir temas alanı sağlıyor. Psikanalist Winnicott da, “Burası potansiyeli yüksek bir temas alanı” diyor. Yani gerçekle, içinizde hissettikleriniz arasında kurduğunuz alan bir geçiş alanı. Köprü benzetmesi gibi. Belirli bir bakış açısıyla bakarsanız, o zaman bu simgesel alanı oluşturan herkes patolojik olur. Bütün bunları konuşabilmemizi sağladığı için hem diziye hem romana kişisel olarak minnettarım.

“Orhan Pamuk da nesnelerle kurulan bağa 'şeylerin tesellisi' ile açıklık getiriyor”
-Orhan Pamuk da buna “şeylerin tesellisi” diyor. Pamuk’un T24’e yazdığı yazısına göre Kemal, Füsun’a özellikle istediği kadar yakınlaşmadığı zamanlarda onu hatırlatan nesnelere sahip olmanın ve onlara dokunmanın acılarını azalttığını keşfetmişti: “Kemal, şeyleri aşk acısını dindirmek, teselli olmak için topluyordu.” Pamuk, “şeylerin” bizi teselli edebilmesi için onlara belirli bir şekilde yaklaşmayı, duyarlılıkla saklamayı ve hatta sergilemek gerektiğini söylüyor.
Vamık Volkan’ın “bağ kurucu nesneler” (linking objects) kravamı gibi, Orhan Pamuk da romanda nesnelerle kurulan bağa muazzam bir kavramla açıklık getiriyor ve “şeylerin tesellisi” diyor. Başka bir araştırmacı da nesneler de dahil birçok şeyin teselli kaynağı olduğunu söylüyor ve bunu “teselli eksenleri” olarak kavramlaştırıyor. diyor. Bir kere “teselli” kavramı çok yüzeysel bildiğiniz bir şey. Açıkçası dünyada da bu konuda yapılan araştırmalar çok sınırlı. Teselli çok tanıdık, günlük bir deneyim gibi görünüyor, insanlar hem teselli etmeyi hem de teselli bulmayı bildiklerini düşünüyorlar. Ama onun çok katmanlı yapısını bence bilmiyoruz.
“Teselli, acıya dayanmamızı sağlıyor; Kemal’in nesneleri toplaması da şeylerin tesellisi”
Groningen Üniversitesi'nde, Christophe Jedam tarafından yapılan bir çalışma var; tesellinin beş ekseninden bahsediyor. “Teselli, sadece acıyı azaltan bir şey değildir, kayıptan sonra kişinin sürecin içinde kalmasıyla ilişkili işleyen bir alan da sağlar” diyor. Ben bunu çok muazzam buldum. Bu eksenlerden biri “dayanıklılık’’ ekseni. Acıya dayanmamızı sağlıyor teselli. Peki ama nasıl? Kemal'in nesneleri toplaması bir kaçınma ya da takıntı değil, içsel dayanıklılığını koruma çabası. Tam da Orhan Pamuk’un söylediği “şeylerin tesellisi” bu. Kaybın yarattığı yıkıcı etkiyi ortadan kaldırmıyor ama onu taşınabilir bir düzeye çekiyor.

“Acının kontrol edilemezliğini, anlamı olmayan nesnelerle azaltmaya çalışıyor; rende gibi”
-Dayanma gücü diyebilir miyiz buna?
Evet, dayanma gücü sağlıyor ve bir tür duygusal destek sağlıyor. Eylemsiz bir şey. Düşünün, kayıplar karşısında sosyal destek sağlarız, yanımızda insanlar olsun deriz. Ya da bir şeylere dayanmamız için insanlar bize bunu sağlamaya çalışır. Ama o nesne durduğu yerde, hiçbir eylem olmadan bize o duygusal desteği sağlıyor. Muazzam bir şey. Bir diğer eksen de “duyguyu düzenleme...’’ Önce dayanıklılık sağlıyor ve o nesnenin varlığını bilmek bizim duygumuzu düzenlememize katkı sağlıyor. Kemal'in, Füsun'un evine her akşam düzenli bir şekilde gitmesi acayip bir duygu düzenleme yolu örneğin. Ve bir ritüel dönüştürüyor böylece. Kleptoman gibi görünüyor, gittiğinde çaktırmadan eşyaları alıyor ama bu şekilde, erişememekten dolayı çektiği acıyı, belirsiz yasını düzenliyor.
Hatta bunun bence çok egzajere örneği, 12 Eylül dönemi sokağa çıkma yasağı sırasında arabada askerlerle yan yana geldiklerinde yanındaki rendenin şaşkınlık yaratması. Bu çok ciddi bir göstergedir, duygusunu düzenlemeye çalışıyor. Neden? Çünkü Füsun onunla bir şeyler yaptı, Füsun ona dokundu. Ve Füsun’un birebir dokunduğu bir şeyi yanında götürmek istedi. Bu onun acısını, oradaki duygusal dalgalanmasını düzenleme isteğiydi. Acının kontrol edilemezliğini hiçbir anlamı olmayan bir nesne ile azaltmaya çalışıyor.
-Oysa “Nedir bu rende?” diye sorduklarında bir cevap veremiyor, adını bile söyleyemiyor.
Veremez, çünkü farkında olmadan yapılan bir şey bu. Acının kontrol edilemezliğini sınırlayan bir obje o rende. Muazzamdı izlediğimde.

“Sadece Kemal'in değil, müzeyle beraber Füsun'un yasının otobiyografisi de var”
-Peki, rendeye kavuştuğunda yaşadığı mutluluğu nasıl açıklarsınız?
Evet, çünkü acısı hafifliyor. İnanılmaz bir şey bu. Teselli bir diğer ekseni de burada bir “otobiyografi’’ olması. Ben bu eksenin romanın merkezi olduğunu düşünüyorum. Ve sadece bir yas otobiyografisi var burada. Sadece Kemal'in yasının otobiyografisi değil, müzeyle beraber Füsun'un yasının otobiyografisi de var. Bu çok önemli bence. Üç katmandan söz etmiştik; Füsun'un yokluğu, Füsun'un var olduğu ama erişemediği ve gerçekten de öldüğünde kaybettiği zamanki yas. Kemal yalnızca Füsun'u hatırlamıyor bu müzeyle, onu yeniden yazıyor aslında. Orhan Pamuk kendi deyişiyle “diorama” diyor müze için. Bence çok kıymetli bir şey. Orada müzenin inşasında, müzenin içindeki objelerde bir anlatı var. Kaybın ardından, o kaybın gerçekleştiği zamana kadar ki hem Kemal'in hem Füsun'un yaşam öyküsü var. Hem kendisini hem de dolaylı bir biçimde Füsun'u kalıcı hâle getiriyor.
“Kemal'e hep ‘patolojik, hasta’ diyoruz ama bu bir iyileşme şekli”
Bir diğer eksen ise “dünya görüşü’’ teselli anlamında. Kemal'in hayatı ve hayatın anlamını algılama biçimi kökten dönüşüyor. Şimdi anlam arayışı denir ya; yasın son aşaması olarak eklenmiştir. Burada o anlam dönüşüyor, evet kayıptan sonra hayat onun için farklılaşıyor ama anlatı sayesinde de bir teselli ortaya koyuyor Kemal. Yani Kemal'in hikâyeyi yeniden kurması, onun için kaybı ve hayatı anlamlandırmasını sağlıyor. Acayip bir teselli bu da. Ölümün iyileştirici bir dünya görüşüyle kabul edilmesi var burada. Muazzam bence. Hem kaybının hem yaşadığı hayatın iyileşmesini sağlıyor müzeyle. Çok anlam yükleyebiliriz. Kemal'e hep “patolojik, hasta” diyoruz ama bu bir iyileşme şekli. Onu da görmemiz ve takdir etmemiz lazım.

“Füsun ve Kemal kalıcı oluyor, kişisel acıdan çıkıp toplumsal hafızaya yerleşiyor””
Ve son eksen o da “topluluk’’; yani kolektiflik ekseni. Bence yine en çarpıcı boyutlardan biri bu. Bu eserin, teselli eksenlerine her haliyle oturması çok çarpıcı. Ben çok etkilendim bağdaştırdığımda. Kemal aslında müzeyi kendi bireysel yasını iyileştirmek, Füsun’un yaşamının izleri için kurmuş gibi değil mi? Ama bu müze aynı zamanda bir tanıklığa da yol açtı. Müzeyi açtığınız andan itibaren de kolektif bir tanıklık sağlıyorsunuz. O bireysel acı, kamusala açılmış oluyor ve kolektif hafızaya geçiyor. Ziyaretçiler aracılığıyla da Kemal'in acısı paylaşılıyor ve kişisel bir acı olmaktan çıkıp toplumsal hafızaya yerleşiyor. İşte böylece hem Füsun hem Kemal kalıcı hale geliyorlar. “Şeylerin tesellisi” değil sadece, tesellinin işleyen bir yapısal mekanizması hâline geliyor. Acayip bir şey gözlemledim, bence Masumiyet Müzesi’nin bu boyutunu daha çok konuşmalıyız.
ORHAN PAMUK YAZDI - Masumiyet Müzesi'nde hatırlamaya niyet edilir; eşyaların hatırlatma gücüyle bir müze yaratmak...
“Kolektif hatırlama alanlarından politik olarak korkutuluyoruz, bunun adı yas rejimidir”
-Örneğin, Sivas katliamında yakınlarını kaybeden aileler, yıllardır bu nedenlerle müze talep ediyor.
Bizde böyle müzelerin yadırganmasının en önemli nedeni şu; biz kolektif hatırlama alanlarından politik olarak korkuyoruz ve korkutuluyoruz. Çünkü bir kalkışma aracı mekânı olarak damgalıyor devlet. Siyaseten kolektif hatırlama alanlarını o yüzden istemiyoruz, bunu tehlikeli buluyoruz. Çünkü bunu inşa edersek kalıcı bir şey ortaya çıkacak, o kalıcı şeyi o zaman hatırlayacaksınız ve hatırlanmasını istemiyoruz. Bunun adı “yas rejimi.” Bu bir yas rejimi; bu topraklardaki yas rejimi, acıları kolektif hafızaya alırsa o acıların tanınacağını, "Evet, bunlar oldu" deneceğini biliyor ve bu yüzden kolektif hafızayı kurmuyor. Dolayısıyla kolektif hafıza mekânları sakıncalı görülüyor.
Bunca aydın katledilen bir ülkede siz bunun kolektif hafızasını yaratamıyorsunuz. Niye bizim bir aydınlarımıza ait, onları göreceğimiz, onları tanıyacağımız bir müzemiz olmasın ki? Oradaki kayıplara ve ardından yaşanan acılara tanıklık oluşturacağımız, onu hafızaya kaydedeceğimiz bir alanı oluşturmuyoruz. Bunu ne deprem için yapıyoruz ne Sivas katliamı için yapıyoruz ne gar katliamı için yapıyoruz. Ne o ne bu... Neyiz biz? İnsanın doğasına aykırı bir şeyden bahsediyorum burada. Biz hafızası olan varlıklarız ama siz onu reddediyorsunuz, dönüştürmek istemiyorsunuz. Bunun adı yas rejimi.

“Bizim yas rejimimiz sorumluluk almamak için yüzleşmekten kaçıyor”
-Bu kolektif hafızanın oluşturulması, acıların tanınması için öncelikle bir yüzleşmeye ihtiyaç olması gerekmez mi? Masumiyet Müzesi’nden örnek vereyim. Kemal aslında, Füsun'un ölümünden sonra evinde eşyalara bakarken kaybolan küpeyi fark ediyor. O an gerçekle yüzleşiyor ve sonra da müzeye giden süreç başlıyor.
Evet, aslında bütün mesele bu; yüzleşmek. Bizim yas rejimimiz yüzleşmekten kaçan bir yas rejimi. Yüzleşirse sorumluluk almak gerekecek çünkü. Yasın etik kısmı burada başlıyor işte. Yasın bir etiği var. Biz Kemal'in özelinde, -bunu yas rejimi için de konuşabiliriz-, sevdiğimiz birini hatırlarken biz onu gerçekten yaşatır mıyız, yoksa kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda yeniden mi kurarız onun hayatını? Bu bir etik ikilemdir. Yasın etik ikilemidir. Ben her ikisini de yaptığımızı düşünenlerdim. Yani hem hatırlamak hem de onu kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda yeniden inşa etmek… Bunun ikisini birden yapıyoruz ama bunu yas rejimi kapsamında yaptığımızda etik davranmıyoruz. Onu yaşatmak istemiyoruz. Gideni yaşatmak için sadece hatırlamayı seçiyoruz ama toplumun ihtiyaçları doğrultusunda orada bir yeniden inşa etme sürecine girmiyoruz. Toplumun ihtiyacını görmezden geliyoruz. Biz sadece hatırlamaktan ve bazılarını hatırlatmaktan yanayız. Bunda da seçiciyiz.

“Kemal, Füsun’u hatırlayarak ‘Ona ait bir yaşam vardı’ demenin sorumluluğunu aldı”
-Bu yas rejimi, aynı zamanda toplumda da bir dayatmaya neden oluyor mu? “Ruhu huzur bulmaz, o eşyaları at”, “Sekiz sene boyunca o eve gidiyorsan takıntılı manyağın tekidir” gibi… Bu, hatırlamaya ve hatırlatmaya da bir karşı duruş sanki.
Evet, bu da politik bir yaklaşım. Yasın etiği sorumluluk almayı gerektiriyor. Kemal'in sorumluluğu neydi? Kemal müzeyi inşa ederek, “Füsun’u hatırlayarak, ona ait bir yaşam vardı” demenin sorumluluğunu aldı. Ama biz, yas rejiminin içinde “Bu insanlar vardı” diyebileceğimiz ortak mekânlar yaratmıyoruz. Çünkü sorumluluk alırsak hem duygusal hem onarıcı adaleti işletmek zorundayız. O yüzden sorumluluk almıyoruz. Yas rejimi adaletle ilgilidir ama adaletin farklı formlarını gerçekleştirmek istemiyoruz.
“Yas geçmişe değil, şimdiki zamana ait ve becerebilirsek geleceğe taşıdığımız bir şey”
Yas yaşayan insanları değersizleştiriyoruz. Burada da yine etik ikilem var. Yasını yaşayan kişiler kaybettikleri kişinin de önüne geçiyorlar bazen. Oradaki de etik bir ikilem. Ama bunu farkında olarak yapmıyorlar. Bilinç dışı yapıyorlar. Aslında bu da bizim bilgi eksikliğimizden kaynaklanıyor. Biz yasla bağ kurabilen bir toplum değiliz. Bunun eğitimini sağlayamıyoruz. Yasla ne yapacağız? Erken çocukluktan itibaren verilmesi gereken bir eğitim bu. Evet, yası tanımlayamıyoruz. Yas geçmişe ait bir şey değil, şimdiki zamana ait bir şey. Ve eğer becerebilirsek geleceğe taşıdığımız bir şey. Burada beceri sözcüğünü özellikle kullandım. Şimdiki zamana getiremezsek geleceğe taşıma şansımız olmuyor zaten.

“Füsun, yıllardır yaşayamadığı hayatı, hayallerin, kendini yasını tutan bir kadın”
-O zaman burada Füsun’dan bahsetmek gerekiyor. Orhan Pamuk, “Zeynep Günay'a Füsun'un hikâyesini gösterebildiği için çok teşekkür ediyorum” dedi. Romanda ve dizide, Füsun'un sadece görünmeyen bir yası değil, görünmeyen bir hikâyesi de var. Odasındaki kuşu kâğıda çizerken, özgür bir kuş olması için kafessiz çiziyor. Kemal, “Gerçekten isteseydin seni oyuncu yapardım “diyor. Füsun’un cevabı ise “Gerçekten istedim” oluyor.
Görünmüyor ki Füsun. Füsun’un sınıfsal travması var öncelikle. Önünde çok fazla sınıfsal engel var. Yıllardır yaşayamadığı hayatının, erişmek istediği ama gerçekleşmeyen her şeyin yasını tutan bir kadın Füsun. Yaşayamadığı bir hayat var Füsun'un. Sınıfsal konumu, gençliği, kırılganlığı, pek çok şey içinde bunun. Ama Füsun’un yasının içinde de başkaldırıları, isyanları var. Araba kullanmak onun için çok önemli, bir tür baş kaldırı ve güçlenme demek. Vize alma sırasında sergilediği tavır… Kendisine “dulsunuz, nasıl yaşayacaksınız?” dendiğinde hayatıyla yüzleşiyor; Kemal bir çıkış yolu değil. Ama yine de ona bağımlı olmak zorunda olması ile yüzleşiyor, öfkeleniyor. Dolayısıyla burada görünürlüğünü, özgürlüğünü, hayatının ihtimallerini, hayallerini kaybeden bir kadın var ve kendi yasını tutuyor. Küpelerinin fark edilmemesi; o küpeler görünmezliğinin sembolü.

“O küpeler koca bir hayat; görülmeyen kadınların yasına dair muazzam bir metafor olmuş”
-“Bir küpe bunlara mı neden olur, nedir bir küpe dediğin” diyenler de oldu. Peki o sadece bir küpe midir bir kadın için?
Değil. O küpeler koca bir hayattır. Nereden baktığınıza bağlı. Füsun ona koca bir hayat olarak bakıyor. Küpelerini takarak Kemal’e gitmesi çok özel bir şeydi ve Kemal o küpeleri görmedi. Aslında Füsun’u görmüyor. Kendi acısına ve o acıyı dindirmeye odaklı bir hayatı var Kemal'in. Küpe her ikisi için de farklı anlamları olan bir simge. Füsun’un yasıyla birlikte, Füsun’un kendinin de görülmemesi görülmeyen kadınların yasına dair muazzam bir metafor olmuş son kısımda. Bir yandan da müze ve roman, Füsun'un görünmeyen hayatına ve görünmeyen yasına tanıklık etmemizi sağlıyor. Sanki iade ediyor Füsun’a yasını. Hoş geldin kolektif hafıza diyorum çünkü Füsun'u hepimiz görüyoruz. Ben bu yüzden müze fikrini çok anlamlı ve saygı değer de buldum.

“Masumiyet Müzesi, ‘yasın haritası’nı gösteren bir topografya da oluşturuyor”
Müze bir anlamda ayrıca iç içe pek çok yasa dair bir topografya oluşturuyor aslında. Ben Yas Uzun Bir Veda’da onu “yasın haritası” diye anlatmıştım. Yasın duygusal, fiziksel, sosyal ve sanal boyutları olan bir topografyası var. Müze bunların sanal olanı dışında sanırım, gerçi görmedim müzeyi belki sanal boyutunu da içeriyor olabilir, bu topografyanın bütün boyutlarını oluşturuyor. Müze Füsun'un görünmez hayatını görünür kılıyor, Kemal'in yaşamını ve yasını görünür kılıyor ve bir mekân hafızasını ortaya koyuyor yasın. Burada topografya diyerek yasa dair coğrafi bir metafor oluşturuyoruz. Yasın, görünürlüğünü sağladığı için müze, yasın iç içe geçen fiziksel, duygusal ve zamansal mekânını taşıyor. Dolayısıyla bir topografya ortaya çıkıyor. Burada kayıp ve yas hem sabitleniyor hem de dolaşıma açılmış oluyor. Sadece bir yas mekânı değil bu nedenle, aynı zamanda da bir aidiyet ve tanıma alanı. Masumiyet Müzesi de hem Kemal'in yasının hem Füsun'un yasının aidiyet bulduğu yer oluyor.

“Kemal’in Füsun’a aşkıyla kurduğu bir hatıra dünyası var, o bu dünya ile mutlu”
-Kemal Basmacı, hikâyenin sonunda "Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım" diyor. Bütün bu anlattıklarınıza bakarsak, gerçekten de mutlu bir hayat sürmüş müdür?
Kemal’in bu ifadesi derin bir yas paradoksu. “Kemal’in yine de mutlu bir hayat yaşadım’’ demesi, yaşadıklarını, acısını inkâr etmesi değil. Sevmenin, bağ kurmanın insan hayatına kattığı derinliğin ifadesi bence. Farklı bir aşk, sevgi yaşamış birinden bahsediyoruz. İstediğiniz kadar patolojik deyin, ortada bir aşk var, bağ var. Kemal’in hikâyesinde Füsun’a olan aşkıyla birlikte kurduğu bir anlam ve hatıra dünyası var. Kemal bu dünya ile mutlu. Eğer, insan acısını taşıdığı bir ilişkiye, hayatına bakıp bunu söyleyebiliyorsa; bu benim kulağıma her şeye değer olarak geliyor. Ne mutlu ona...
|
Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu kimdir? 1986 yılında Ankara Üniversitesi’nden mezun oldu, 1989 yılında yüksek lisansını, 1996 yılında doktorasını tamamladı. TÜBA Bursu ile 1997 yılında ABD Purdue Üniversitesi Kadın Çalışmaları Programı’nda misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. 1998 yılında Doçent, 2005 yılında Profesör oldu, 2008 yılında Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde kurucu Bölüm Başkanlığı, 2008-2015 yılları arasında Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde Dekanlık yaptı. 2016-2019 yılları arasında Lefke Avrupa Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölüm Başkanlığı, 2019-2022 yılları arasında Lefke Avrupa üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanlığı görevlerini sürdürmüştür. 2015 yılında Hablemitoğlu Ankara Enstitüsü’nü kurmuş, burada ağırlıklı yas çalışmaları bağlamında, süpervizyon ve uygulayıcı eğitimleri, bireysel ve kurumsal gelişim odaklı modüler eğitim programları, atölyeler düzenlemekte, çeşitli projelere danışmanlık yapmakta; aile ve yas danışmanı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Bugüne kadar yayımlanmış çok sayıda makalesi ve kitabı bulunmaktadır.
Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk’un hem yazdığı bir roman hem de yaptığı bir müze. Pamuk 1990’lardan itibaren romanı ve müzeyi baştan beri birlikte düşündü. 1974 ile 2000’lerin başı arasında geçen aşk romanı, biri zengin diğeri orta halli iki aile üzerinden geçmişe dönüşler ve hatıralarla birlikte 1950-2000 arası İstanbul hayatını anlatıyor. Müzede ise romanda anlatılan kahramanların kullandığı, giydiği, işittiği, gördüğü, biriktirdiği, hayal ettiği şeyler dikkatle düzenlenmiş kutu ve vitrinlerde sergileniyor. Roman 2008 yılında yayımlandı, müze ise 2012 baharında açıldı. |

Masumiyet Müzesi hakkında

