T24 Haber Merkezi
T24 Yıllık Konferansları’nın 4'üncüsü "Yeni Dünya, Yeni Ekonomi, Yeni İnsan, Yeni Olasılıklar" başlığıyla düzenlendi. Gün boyu süren konferansta Türkiye’yi etkileyen küresel ve bölgesel krizlerden ekonomik gelişmelere, hukuk krizine karşı olası çözüm önerilerinden Türkiye nüfusunda gözlenen değişimler ve Marmara depremi konusundaki son verilere kadar uzanan bir dizi konuda uzman isimler sunumlar yaptı, panellere katıldı.
Konferans Şirin Payzın, Cansu Çamlıbel, Murat Sabuncu ve Gökçer Tahincioğlu’nun moderatörlüklerinde Hilton İstanbul Bosphorus Konferans Merkezi’nde düzenlendi.
"Gerçekten yakın olalım, gerçeklere yakın olalım, ama yakın olduğumuzu düşünerek uyumayalım da!"
Yıllık Konferans, T24 Genel Yayın Yönetmeni Doğan Akın'ın konuşmasıyla başladı. Akın eylül ayı verilerine göre T24'ün dünyadaki sayıları 200 milyonun üzerinde olan bütün aktif internet siteleri içinde 2 bin 650'nci sırada olduğunu vurgulayarak bazı veriler paylaştı. Akın şöyle devam etti:
"Dünyadaki toplam sayıları 300-400 bin aralığında verilen haber siteleri sıralamasında T24 338. sırada. Türkiye’deki toplam yaklaşık 400.000 aktif site arasında T24. 58. Sırada. Türkiye’deki toplam yaklaşık 4 bin haber sitesi arasında da T24 ilk 15 içerisinde yer alıyor. 16 yılda geldiğimiz nokta bu."
"Gazetecilik, insanlara bilmeleri gereken gerçekleri göstermenin mesleğidir. Gazetecilik bütün dünyada 'gerçekle lanetlenen bir meslek' olarak da icra ediliyor," diyen Akın, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Gerçeğe sadakat duymayan insanlar her şeyi yapabilirler. Ve bunu önce gazeteciliği kullanarak yaparlar. Ya da tersinden söyleyelim; gazeteciliği kullanamazlarsa bunu kolay kolay yapamazlar! Gazetecilik tam da bu noktada toplumlar, ülkeler, insanlar için kelimenin tam anlamıyla hayati bir değer taşır.
Biliyorum, 'bağımsızlık' biraz yalnızlığı da çağrıştıran bir kelime. Bu salona bakarak “Yalnızız” demek gelmiyor içimden. Ama doğrusu yediğimiz ve yiyeceğimiz ayazlar da çıkmıyor aklımdan. Sözün özü gazetecilik sadece gazetecilerin meselesi değildir, toplumun bütün kesimlerinin meselesidir. Flaubert, 'üzerinde uyuduğumuz ama rüyalarımız hakkında hiçbir şey bilmeyen yataklarımızdan' söz eder. Gerçekten yakın olalım, gerçeklere yakın olalım, ama yakın olduğumuzu düşünerek uyumayalım da!"
Ayrıca Akın'ın ardından Yazı İşleri Müdürleri Gözde Yel ve Merve Bavra ile Sorumlu Yazı işleri Müdürü Candan Yıldız konuşmalarıyla konferanstaki katılımcıları selamladı ve T24'ün mevcut medya iklimindeki öneminden bahsetti.
T24 Genel Yayın Yönetmeni Doğan Akın
Yazı İşleri Müdürleri Gözde Yel ve Merve Bavra ile Sorumlu Yazı işleri Müdürü Candan Yıldız
Kuyaş: Milli Mücadele’nin en belirgin özelliği olan
saltanatla parlamento arasındaki üstünlük savaşının
2. Meşrutiyet’le başladığı vurgulanacak
Konferansın açılış sunumu, Galatasaray Üniversitesi'nden Doç. Dr. Ahmet Kuyaş tarafından "Cumhuriyetimiz" başlığıyla yapıldı. Kuyaş, sözlerine "Önümüzdeki yıllarda iki araştırma alanında yenilikler bekliyorum. İlki 2. Meşrutiyet’e olan ilginin yoğunlaşacağı yönünde. Meşrutiyet’le Cumhuriyet arasında kopma değil süreklilik olduğu 'herkesin bildiği bir sır haline geldi'." ifadeleriyle başladı. Kuyaş'ın sunumundan öne çıkanlar şöyle:
"Hâlâ Cumhuriyet biraz gökten zembille inmiş gibi gözüküyor. Türkiye’nin okumuşluk, entelektüelizm seviyesi en yüksek topluluklarından birine konuştuğumun farkındayım. Ama bir üniversite hocası olarak 2. Meşrutiyet’in ne kadar az bilindiğini gördüm. Asıl önemli olan Milli Mücadele’nin en belirgin özelliği olan saltanatla parlamento arasındaki üstünlük savaşının 2. Meşrutiyet’le başladığının vurgulanacak olması. Bugünlerde birçok insanın kabullenmekte zorlandığı bir noktaya getiriyor bizi. Birçok insan, derken kendilerini Atatürkçü, Kemalist sayan, öyle tanımlayan insanlar henüz pek bu söylediğim noktaya gelemedi. Geçmişimizde iki devrim değil, tek bir devrim olduğunun ve bunun 2. Meşrutiyet’le başladığının anlatısına geçmek üzereyiz. Köktencilik açısından ikisi arasında ciddi bir fark olduğunu yadsımıyorum. Tek bir devrim derken gittikçe radikalleşen bir devrimden de bahsettiğimi unutmamamız lazım.
Doç. Dr. Kuyaş
Milli Mücadele’nin ve giderek Erken Cumhuriyet döneminin yeniden yazılmasına yönelik yoğun bir akademik çabaya ilişkin ikinci beklentim. Büyük bir çoğunluğun tarihimiz olarak bildiği anlatı, büyük oranda 27 Mayıs darbesinden sonra oluşturulan Atatürkçü söylemden oluşuyor. 27 Mayıs sonrası bu ekolü iki tespit yaparak açtı: Demokrat Parti döneminin Cumhuriyet değerlerini zayıflattığı, ikincisi ise karşılarında fazladan bir de sosyalizm tehlikesi tespitleri. Bu iki tespitten birincisine karşılık gelen uygulama Atatürk devrimini gençliğe sevdirmemiz gerekiyor, sonucu. İkincisinin sonucu ise biraz daha sorunluydu. Geçmişimizde bir devrimin iyi bir şey olduğunu anlatırken gelecekteki bir devrimin de iyi bir şey olabileceğini düşündürmememiz gerekiyor, dediler; bunu da daha çok hukukçularımız yaptı."
Konferansın ilk paneli "Jeopolitik | Yeni Dünya, Yeni Türkiye" başlığıyla (E) Büyükelçi Ömer Önhon, Doç. Dr. Arzu Yılmaz, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya tarafından Cansu Çamlıbel moderatörlüğünde gerçekleştirildi.
Önhon: Hem Türkiye’de hem Suriye’de paralel birtakım gelişmeler var; farklı toplumlar, yeni anayasa ve idarî yapı
Panelde ilk konuşmasını gerçekleştiren (E) Büyükelçi Önhon, "Dünyada kural temelli sistemin yavaş yavaş ortadan kaldırıldığını görüyorsunuz. BM fonksiyonunu yitirmiş bir örgüt görünümünde. Gücü olan herkes gücünün ölçüsü dahilinde hedeflerine ulaşmaya çalışıyor; uluslararası camianın bunu durduracak gücü yok," diyerek sözlerine başladı. Önhon'un konuşmasından öne çıkanlar şöyle:
"Orta Doğu’da bir dönüştürme çabası olduğunu görüyorsunuz. Bunun merkezinde İsrail var, bana sorarsanız şekillendirenler de ABD ve İsrail. Bugün İsrail’in yaptıklarını iki sepette görebiliriz: Bir tanesi ülkenin içinde mıntıka temizliği yapıyor, Gazze ve Batı Şeria’yı temizleme ve çevresinde bir güvenlik kuşağı oluşturmak. İkinci sepet ise diplomatik girişimler.
T24 Yıllık Konferansı, Hilton Bosphorus'ta devam ediyor
Türkiye Cumhuriyeti de son yıllarda dönüşüm içinde, bunu gayet net bir şekilde görüyoruz. Dış politikaya baktığınız zaman ilhamını ülkemizin Osmanlı döneminden gelen bölümünden ve İslamî temelden alan bir yönelim var. 2000’den bu yana birçok isim altında anılsa bile dış politikanın temelini oluşturan unsurların başında bu geliyor. Lider odaklı ve ortak akıldan ziyade birkaç kişinin aldığı kararların uygulandığı bir politika yapma tarzını görüyoruz. Bu mekanizma içinde iç politika, dış politikanın üstüne çıkmış durumda yani referans iç politika. İmkan bakımından hedefleri gerçekleştirme konusunda soru işaretleri var. Türkiye bölgede temel güç olma hatta bölge sınırları içinde temel güç olma peşindeyken bölgenin yeniden şekillendirilmesinden doğan ciddi kaygıları var. Türkiye de kendini bir şekilde bu şekilllendirilmenin dışında görmemeyi tercih ediyor, bana göre doğru olarak. Ülkenin kesin bir stratejisi yok, iç politikayla bağlantılı olarak gidiliyor, kervan yolda dizilir deniyor.
Hem Türkiye’de hem Suriye’de paralel birtakım gelişmeler var. İki tarafta da farklı toplumlar konusu var. İkincisi yeni Anayasa çalışmaları var. Bunun dışında idarî yapı meselesi var. Türkiye bölgesel avantajlar elde etme politikalarının yanında yakın tehlikeleri de göğüslemek durumunda. Suriye’de olanlar bize nasıl yansıyacak, sorusu gündemin en başında. Bazı kesimler bu iki konunun birbirinden bağımsız olduğunu düşünüyorlar ama ben öyle düşünmüyorum."
(soldan sağa) Çamlıbel, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Kaya,
Doç. Dr. Yılmaz, (E) Büyükelçi Önhon
Yılmaz: Birleşmiş Milletler yerine Birleşmiş Bölgeler göreceğiz
Daha sonra konuşan Doç. Dr. Yılmaz, "Merkezsiz bir dünya halinin ilk aşamalarındayız. Norm temelli uluslararası sistemin çöktüğü kimsenin itiraz etmediği bir durumda ulus devlet olarak Çin ve Hindistan gibi devletlerle yarışmak pek mümkün olmayacak. Dolayısıyla da bu yeni merkezsiz dünyada ulus-devletin üzerindeki baskı altında hayatına devam edip etmeyeceği ciddi bir şüphe. Yeni bir bölgeselleşme trendi ortaya çıkması büyük ihtimal. BM raporlarında bayrak çekildi zaten. Biz artık fonksiyonu olan bir uluslararası kurum değiliz, diye. Spekülatif olacak ama belki ileride Birleşmiş Milletler gibi Birleşmiş Bölgeler üzerinden yeni bir sistemin örgütlendiğini göreceğiz," ifadeleriyle konuşmasına başladı. Yılmaz'ın konuşmasından öne çıkanlar şöyle:
"Orta Doğu’da olanlar aslında çoktan olmaya başladılar. Bu, Gazze savaşıyla ortaya çıkmadı. Irak savaşının başarısızlığının ikrar ve idrak edildiğinden itibaren zaten orada bir yeni yapılanma var. Türkiye’ye Obama döneminde hiç kuşkusuz çok önemli bir rol verilmişti. Yeni durumda düzen yıkılıyor, Türkiye yerini alıyor ama hep Batı’nın yanında yer alıyor. Geldiğimiz aşamada son istasyonda biz yine Amerikan istasyonundayız. Türkiye’nin yeniden Amerikancı olma halinin gereği aslında Türkiye’yi yeniden Orta Doğu’nun merkezine koyan bir şey şey mi? Öyle düşünmüyorum. Merkezsiz dünyada ve bölgeselleşmenin en erken örneklerinden biri olan Orta Doğu’da mimarînin temeli İbrahim Anlaşmaları’yla atıldı.
"Türkiye 2022'den beri çeperinde kaldığı mevzuya dâhil olmak için Kürtlerle teması gündemine aldı"
Biz 2021-22 ile birlikte Türkiye’nin bu mevzuyu idrak edip yeniden sahneye dönüş çabalarını izledik. Kürt meselesiyle ilgili süreç, Gazze’den sonra başlamadı. Türkiye 2022 itibarıyla çeperinde kaldığı mevzuya dahil olma politikalarına başlamasıyla birlikte Kürtlerle yeniden teması gündemine almıştı.
Bugün yine bir misyondan söz edebilir miyiz? Yeniden Amerikancı olma halinin Trump boyutunu açmakta fayda var: Trump yönetimiyle birlikte Türkiye’ye olumsuz bakışın yerini “şans verme” aldı. Bunun son derece kırılgan, Obama döneminde Türkiye’ye biçilen liderlik rolü ben görmüyor, buna ilişkin veri de yok. Türkiye’nin oldukça kırılgan döneminde Orta Doğu’da mevcut koşullarda Türkiye’nin fonksiyon görebileceği alanlarda Türkiye’ye yer açma var.
Doç. Dr. Yılmaz
Hem Erbil’deki hem de Rojava’daki Kürt siyasi aktörlerinin bakışı yeniden kurulmakta olan Orta Doğu’ya bu kez meşru aktörler olarak dahil olmak. Yeni mimarinin her türlü imkanlarını, Suriye ve Irak’ın birer Arap devleti olduğunu düşündüğümüzde bu motivasyon dışında bu iki devletin merkezinde yeniden varlık göstermek, merkez üzerinden yeniden güçlenmek gibi stratejik akıl ve hedefle hareket ediyorlar."
Kaya: İlk çözüm sürecinde oluşan inanç şimdi bir türlü oluşamıyor
Son olarak söz alan Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Kaya, "Bir önceki çözüm sürecinin bunun başarıya ulaşacağına dönük önemli bir inanç vardı. Bunun en temel nedeni, bölge yüz yıl boyunca normal bir yönetime hiç kavuşmadı. 100 yıl boyunca bunu yaşamış bir toplum o çözüm sürecine yaklaşırken o dönemde atılan bazı adımları önemsedi." diyerek konuşmasına şöyle devam etti:
"İşin ekonomisi de o dönem hakikaten herkese dokunur nitelikteydi. İlk defa GSYH neredeyse 1 trilyon dolara ulaştı. Cazibe merkezi kavramı, iş insanlarının bölgeye yatırım yapmaları…
Bu inanç şimdi bir türlü oluşamıyor. Daha güçlü adımlar var. Bir önceki çözüm sürecinde mecliste tam bir mutabakat sağlanmamış olmasına rağmen yüzde 90'a varan meclis çoğunluğu bu işin çözülmesini sağlayacak bir komisyon oluşturulmuş durumda.
Tepede bir mutabakat olduğunu görebiliyorsunuz. Fakat AK Parti'nin kendisinin yarattığı milliyetçi dalga şu an kendisinin kontrol edebileceği bir noktada değil. Toplumda da buna yönelik inanç zayıf."
Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Kaya
Sözüer: Türkiye’de başka bir hukuk var, o da kayıt dışı hukuk
4'üncü Yıllık Konferans'ın ikinci sunumu Bilgi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Adem Sözüer ve Eski AİHM Yargıcı ve Diplomat Rıza Türmen tarafından Gökçer Tahincioğlu moderatörlüğünde yapıldı.
İlk sözü alan ve Tahincioğlu'nun "TCK neydi, neye dönüştü, nereye gider?" sorusuna yanıt veren Prof. Dr. Sözüer, "Bizim ceza hukukumuz fiil ceza hukukudur. Bu şu demek: Yaptığınız fiil nedeniyle cezalandırıldırsınız. Somut fiiliniz neyse o. Bir de bunun karşıtı vardır: fail ceza hukuku. Kişinin kim olduğuna da bakar bu ceza hukuku. Bu Almanya’da icat edilmiştir. Ama bir bakıyoruz ki bir kadın eğlence mekanında dans ediyor ve tutuklanıyor sonrasında. Fiiline bakıyorsunuz, dans etmek. Ya da YouTube programında biri bir şaka yapıyor. Hem şakayı yapan hem de gülen tutuklanıyor" ifadelerini kullandı. Sözüer'in konuşmasından öne çıkanlar şöyle:
"Bir şey olduğu zaman kanuna bakıyoruz hemen. Ama artık başka yerlere bakmak gerekiyor. Fatih Altaylı konuştuğu zaman bu mesele hakkında Dezenformasyon Merkezi açıklama yapıyor. Fatih Altaylı örneğinde yürütme organından 'suyun ısındı' paylaşımı yapıldı 9 saat sonra gözaltına alındı.
Türkiye’de başka bir hukuk var, o da kayıt dışı hukuktur. Burada bu hukukun kime karşı nasıl uygulanacağını bilemezsiniz. Bunun nasıl uygulandığını az sonra anlatacağım. Türkiye’de bir el koyma uygulaması var."
Dr. Türmen ve Prof. Dr. Sözüer (soldan sağa)
Sözüer, sözlerini "Gelecek pozitif hukukta, kanunlarımızda; burada olması gerekenler var, bunları hayata geçireceğiz. Tabii ki avukatlar mahkemelere gidince olan hukuku savunuyorlar ama hakimlik teminatının olmadığı, hoşa gitmeyen kararların verildiği ve kayıt dışı hukukun uygulandığı bir yerde onların işinin ne kadar zor olduğunu tahmin edebilirsiniz. O halde pozitif hukukta haklarımız var, hukuk devleti kişi hak ve özgürlükleri var. Önce bunları ‘ama’sız savunmak durumundayız," ifadeleriyle sonlandırdı.
Türmen: Türkiye'nin AİHM macerası insan hakları hareketi olarak değil bir dış politika meselesi olarak başladı
"Uluslararası hukukla aramızdaki ilişki nereye gidiyor?" sorusunu yanıtlayan eski AİHM Yargıcı Dr. Türmen'in "Adalet terazisini tutan gözleri bağlı kadın teraziyi toplayıp gitmiş, onun yerine kara bakışlı bir adam gelmiş. Onun elinde de bir terazi var ama adalet değil, siyaset terazisi. Adam işine gelmeyenleri o ayağı bozuk terazide tartıp cezaevine gönderiyor," ifadeleriyle başladığı konuşmasının öne çıkanları şöyle:
"Bir terazi daha var, o da AİHM terazisi. 46 devlet bu terazide tartılıyor. Bizim insanımız ise içerideki terazi bozuk olduğundan giderek daha fazla bir şekilde dışarıdakine koşuyor. Umudu, adaleti orada arıyor. AİHM önünde bekleyen dava sayısı 60 bin 350. Bu davaların 20 bin 600’ü ya da 35,8’i Türkiye’ye ait. Türk insanı umudu başka bir yerde arıyor.
AİHM, 2. Dünya Savaşı’nda olan bitenlere bir tepki olarak kuruldu. Bu korkunçluk karşısında savaştan sonra Avrupa’da bir pişmanlık kültürü doğdu. Çünkü sadece Almanya değil buna katılan Fransa, Hollanda ve Danimarka da var. Bu pişmanlık kültürünün itkisiyle bir insan hakları hareketi başladı. Türkiye bunun içinde yok, savaşa girmedi bir kere, soykırıma da ortak olmadı. Bu insan haklarının dışında kalmış oldu. Bu süreçlere karşı Türkiye’de muazzam bir ilgisizlik vardı. Bunu bir dış politika meselesi olarak gördü. Böyle olunca Türkiye’nin AİHM’deki macerasını daha iyi anlıyorsunuz.
Bu maceraya baktığınız zaman iki dönem var. 1987’ye kadar olan dönem ve sonrası. Neden 1987? Çünkü o zamana kadar bireysel başvuru hakkı yok. Bugün AİHM’e yapılan başvuruların yüzde 98’i bireyseldir, Türkiye bunu sonuncu kabul eden ülke oldu. Bu, Cumhuriyet tarihinin önemli dönüm noktalarından biridir. Türkiye kendi bireylerinin devlete dava açmasını kabul etmiş oldu. Bu geleneksel Türk düşüncesine aykırı bir şeydi. Hep devletin çıkarlarının bireyin haklarının üzerinde tutulduğu, devletin bireye karşı korunduğu Türk düşüncesinde bireyin devlete dava açma hakkı bence çok büyük bir dönüm noktası.
Türkiye niye bu kadar geç kabul etti? Çünkü başına gelecekleri biliyordu. Güneydoğu’da yaşananlarla ilgili çok sayıda başvuru oldu. Tanıklar dinlendikçe Türkiye’nin bu dosyalarla ilgili doğru beyan vermediği ortaya çıktı. Türkiye’nin insan hakları profili bakımından kötü bir tablo yarattı. Güney Kıbrıs davaları da korkunç bir yığın haline geldi, Türkiye bunlara muazzam paralar ödedi."
Türmen: Hukukun ihlalinden çok hukuksuzluk var
Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve insan hakları savunucusu, iş insanı Osman Kavala davalarına atıfta bulunan Türmen, "Yanlış bir statüko doğdu. Bakanlar komitesi 3 ayda bir toplanıyor. Türkiye’nin kararlara uymamasından dolayı endişe belirtiliyor. Fakat Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş içeride yatmaya devam ediyor. Burada yapılması gerekenler var bakanlar komitesi tarafından. Türkiye’nin süreçlere tabi tutulup Avrupa Konseyi’nden ihraca götürebilecek süreçlerin işletilmesi gerekiyor. Bu durum aslında AİHM’in in inandırıcılığının meselesi" dedi.
Türmen, Kavala davasına ilişkin olarak, "Buradaki durum infial yaratabilecek boyutta bir hukuksuzluktur. Ortada olmayan bir hukuk vardır. Hukukun ihlalinden çok hukuksuzluk vardır" dedi.
Yaltırak: Özne değil nesneyiz; depremler gerçeğin kendisi
"Riskten Ranta Deprem Dersinde Neredeyiz?" başlıklı panelde Prof. Dr. Cenk Yaltırak ve Prof. Dr. Seda Kundak'ın katılımıyla, Cansu Çamlıbel'in moderatörlüğüyle gerçekleşti.
Prof. Yaltırak, konuşmasına, "Depremler aslında hayatın kaynağı. Bu gezegende hiç deprem olmasaydı bu gezegen dümdüz bir su gezegeni olurdu. Bu gezegenin hayatta olmasının tek nedeni depremler. İnsan da buna yaklaştıkça hem en değerli şeyleri elde etmeye çalışıyor hem de giderek daha kırılgan hale geliyor. İnsan tüketmeye, çoğalmaya devam ettikçe doğadaki bütün olaylarla karşılaşmaya başlıyor. Bunlara kötü bir isim vererek 'felaket' diyor, bunlar gerçeğin kendisi" ifadeleriyle başladı.
Yaltırak, şöyle devam etti:
"Gezegenin üzerinde var olan her şeyi sanıyorsunuz ki kendinizin eseri. Özne değil nesnesiniz. Tek yapabileceğiniz, tek üstünlük onu anlamak. Gezegeni anladığınız zaman onunla çok kolay oynanmayacağını, gezegenin dengesi olmadığını anlıyorsunuz. Makineyi anladığınız zaman direnişin beyhude olduğunu da anlıyorsunuz. Direnmeden gezegeni anlamanın bir yolu var, onun da tek aracı bilim.
Prof. Cenk Yaltırak, "Her fayın kendine has bir geometrisi olduğunu" söyledi
"Her depremin kendine has bir karakteri var"
Her depremin kendine has bir karakteri var. Hepsi aynı şekilde davranmıyor. Tek depreme göre çözüm yapmışsınız, aynı anda 3-4 deprem oluyor. Bununla ilgili hiçbir bilginiz yok.
Asrın en ilginç olayı, diyorsunuz. Marmara Depremi 45 saniye sürdü, normalde o kadar uzun olmamalıydı, büyüklüğüne bakınca maksimum 30 saniye olmalıydı. Halbuki aynı anda iki deprem daha oldu. Veri arttıkça doğada kurguladığımız birçok şey yanlış; yaptığımız haritalar, üzerine ürettiklerimiz yanlış. Her şeyin değiştiğini görüyoruz veri arttıkça. Her fayın kendine has bir geometrisi olduğunu, üstündeki sürtünmelerin standart sayılarla ifade edilemediğini, yüzlerce kilometre uzaklıktaki evlerin yıkılabildiğini, mühendislik bilgilerimizin inşaata teslim edildiğini, yer bilimcilerin dışlandığını görüyoruz."
İBB’nin haritasında bütün binalar aynı ilaca tabiler. Ama kimisi yıkılacak, kimisi yıkılmayacak. Hepsini yıkalım o zaman, diyorlar. Ne kentin tarihi ne dokusu, ruhu kalsın... Biz aynı veriden başka bir harita yapabiliyoruz.
Şişli’de, Beşiktaş’ta, Kadıköy’de, Sarıyer’de bildiğiniz Latin işgali var. Müteahhitler ve ev sahipleri. Birlik olmuşlar, kenti dümdüz ediyorlar. Hepsi de çok sosyal demokratlar, hepsinin gözünde dolar işareti çıkmış vaziyette. Ne ağaç ne yol ne çevre var....
Yerli bir gemi şirketi, deprem gemisini Ruslara satıyordu. Yalvar yakar bu geminin fiyatını 550 bin dolardan 350 bin dolara indirdim. Kapı kapı gezdim, bütün iş adamlarına, 5 milyon Euro'yu bir vazoya veren adama kadar gittim. 350 bin dolar veremediler… En sonunda Aziz Yıldırım, bir arkadaşımın da vasıtasıyla 15 dakikalık bir konuşmadan sonra kabul etti. Bir tek şartı vardı; 70 bin dolar KDV’yi ben ödemem, dedi. Ben de dedim ki “Bizim karı koca bütün birikimimiz 70 bin dolar, ben öderim”. Yani düşünün Türkiye’de iş adamlarının veremediği parayı, bir öğretim üyesi bütün servetiyle verdi. Bu ülke böyle bir yer."
Prof. Seda Kundak
Kundak: Kentler, binaların toplamından büyüktür
Prof. Kundak da "Kentler, binaların toplamından büyüktür. Siz kenti 1 milyon yapı olarak gördüğünüz sürece bunun üstesinden gelemezsiniz. Riskli bina sorununu riskli sistem sorunu olarak tanımamamız gerekiyor. Şehirler, binaların toplamı değildir. Daha farklı bir sistem bütünüdür. Bunu kavrayabildiğimiz aman belki kentsel planlama anlayışına da bu bilgiyi, bu bakış açısını entegre edebiliriz" diye konuştu.
Yorulmazer: 19 Mart'ta dolar 2 saat içinde 42 TL'ye çıkıyor
Daha sonra Koç Üniversitesi'nden Prof. Dr. Tanju Yorulmazer, 'Türkiye ve Dünya Ekonomisi İçin Riskler ve Olasılıklar' başlıklı sunumunu yaptı.
Türkiye'nin son yıllardaki düşük faiz - yüksek enflasyon çizgisinden bahseden Prof. Yorulmazer, 2023 seçimlerinin ardından Merkez Bankası'nın sıkı para politikasına geçtiğini hatırlattı.
Enflasyonun yüzde 33'lere düştüğünü hatırlatan Yorulmazer, şöyle devam etti:
"Merkez Bankası bu süreçte dolar toplayarak rezervlerini 78 milyar dolara kadar çıkarıyor. Bunların hepsi başladığımız noktaya göre çok olumlu ama ne kadar olumlu olursa olsun her ekonomide olduğu gibi bizde de kırılganlıklar ve riskler var... Ve bunlardan bir tanesi, 19 Mart 2025’te sadece 1-2 saat içinde dolar 36,77’den 42 seviyelerini görüyor. Tabii ki piyasalara müdahale, dolar satışı, faizin artırılışı gibi yöntemlerle dolar dizginleniyor. Ama Merkez Bankası rezervleri kısa sürede 80 milyar dolardan 30 milyar dolara düşüyor ve bizim bunu yerine geri koymamız ancak bu ayın eylülünde oluyor... Aynı şekilde biz faizleri düşürme trendine girmişken bu olay yüzünden yüzde 46’ya çıkarmak zorunda kalıyoruz, keza başladığımız yere dönmemiz eylülü buluyor. Olumlu gelişmeler olmakla beraber çok önemli riskler de bizi bekliyor.
Bugünün konusu eylül ayındaki enflasyonun beklenenden yüksek çıkması. Bu çok önemli... Çünkü bu beklentileri, programın sürdürülebilirliğini, faizlerin tutulup tutulamayacağını belirleyen önemli şeylerden biri...
Prof. Dr. Tanju Yorulmazer
"Beklentiler kalmadığı sürece enflasyonu düşürmek daha da zorlaşıyor"
En önemli parametrelerden biri de enflasyonla insanlara sorduğunuz enflasyon arasında çok büyük fark var. Bu da gıda, barınma, eğitim gibi insanların paralarını en çok harcadıkları kalemlerdeki çok yüksek enflasyondan geliyor. Bu beklentilere de etki ediyor... Beklentiler kalmadığı sürece enflasyonu düşürmek daha da zorlaşıyor."
Abdula: Sofraya birlikte oturuyoruz ama aramıza ekran girmiş gibi
Yorulmazer'in sunumunun ardından "Türkiye Sofraları Araştırması ve Türkiye Mutfağı" başlıklı sunum FutureBright Grup Başkanı Akan Abdula ve Seraf Restaurant ortağı, şef Sinem Özler tarafından Şirin Payzın moderatörlüğünde gerçekleştirildi.
Abdula, bireyselleşmenin sofralara yansıdığına vurgu yaparak "Bildiğimiz anlamda bireyselleşme değil ama arada bir yerdeyiz," dedi. Abdula'nın sunumunun öne çıkanları şöyle:
"Yapayalnız değiliz ama eskisi gibi bir bir aradalık da yok. Ekranlarla birlikteyiz. Sofraya birlikte oturuyoruz ama aramıza ekran girmiş gibi. Sofrada ekran kullanımında yüzde 31 oranı var. Bir aradayız ama konuşmuyoruz. Artık herkes sofraya kendi ekranıyla geliyor. İki ana metafor var; bağlantı ve kutsal. Bağlantı artık sofrayla değil kendimizle. Bağlantı artık aramızda değil kendi özümüzde. Sofrayı hâlâ kutsal görüyoruz. Orası tek güvence çünkü oradan çıkınca şehir var.
Türkiye’ye “tadı” sorduk; yüzde 36 'acı' dedi.
Türkiye’nin mutfağı bir baharat olsa diye sorduk, pul biber yanıtını aldık. Bibersiz Türk mutfağı ruhsuz ve yavan görünüyor. Karasal yerden geliyor tatlarımız, pulbiber bunun taşıyıcılarından bir tanesi.
Mutfağın üç silahşörleri salça, baharat ve biraz et. Salçayla baharatların kombinasyonu kritik hale geliyor. Et refah demek ama erişim düştükçe bir salça ülkesine dönüştük."
Sinem Özler ve Akan Abdula
TÜİK rakamlarının üç katı kadar, Türkiye'nin yüzde 40'ı alkol kullanıyor. Alkol çoğunlukla özel organizasyonlarda kullanılıyor, evdeki sofraya şarap dâhil içki getirilmiyor.
Bize 2001'den beri kalan bazı içgörüler var. Bunlar çok geleneksel kodlardan geliyor. Bugün bize görünen, aşağıdan gelen hayat tarzlarının farklı talepleri olacak. Herkesin buna hazırlıklı olması gerekiyor. Yukarıdan gelen söyleme göre aşağıdan gelen çok daha farklı. Buna bakınca bir muhafazakârlaşma görmüyor. Türkiye çok kolektiftir, dayanışmacıdır, laflarının da geçerli olduğunu görmüyorum"
Özler: Yeni jenerasyonun etle ve alkolle ilişkisi sağlıklı yaşam kaygısı nedeniyle azalmaya başladı
Abdula'nın ardından söz alan Özler, "Yeni jenerasyonun etle ilişkisi azalmaya başladı. Bu mesafe yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sağlıklı yaşamla ilgili. Aynı şekilde alkolde de böyle bir durum var. Artık alkolü haftada bir iki tüketen kesimin haftada bire düşürdüğünü görüyoruz. Bu da yine siyasi değil sağlıklı yaşamla ilgili," diyerek sunumuna başladı.
Özler'e göre yüksek sayıdaki bir restoranda en zor şeylerden biri pilavı lezzetli yapabilmek
Güncel problemler hakkın da konuşan Özler, “Az önce zeytinyağı sağlayıcımla konuştum. Zeytinyağımız yok dedi. En büyük korkumuz bence bu olmalı. Son 10 yılda zaten azalarak ancak son yılda kesin bir çizgiyle kötüye gidiyor. İspanya’da tohum bankaları gibi farklı yatırımlar yapılıyor. Yakında biz de bu konuda yatırım yapmaya geçmezsek sıkıntıya düşeceğiz. Şu anda ancak kendimize yeteceğimiz kadarını üretiyoruz. Biz yemek yemek üzerine üretim yapıyoruz" ifadeleriyle sözlerini noktaladı.
Koç: Değişen kent yaşamının da etkileriyle jenerasyonlar arasında ciddi bir kopukluk var
Türkiye’nin nüfusunun demografik yapısı hakkında konuşan Prof. Dr. İsmet Koç, “Değişen kent yaşamının da etkileriyle jenerasyonlar arasında ciddi bir kopukluk var. Bu tabii doğurganlık hızını da etkiliyor. Türkiye’de hedeflenen çocuk sayısı insanlar araasında aslında 3 civarındaydı ancak gördüğümüz üzere 1,5 olarak gerçekleşebiliyor. Burada aileleri, ekonomik çalışma şartları olarak siz refaha doğru iterseniz ancak hedeflediklerinize ulaşabilirsiniz. Ancak evlilikten hızlı bir uzaklaşma var. Gençlerin yüzde 69'u evlilik düşünmediklerini söylüyorlar.” dedi.
Türkiye'deki göç politikaları hakkında konuşan Koç, "Türkiye'de ciddi bir Suriyeli nüfusu var. Özellikle Suriye'deki yönetimin de değişmesiyle ülkesine dönen Suriyeli sayısı 1 milyonu aştı. Türkiye'deki Suriyeli nüfusunun da Suriyelilerin yüzde 5'ten fazla doğum oranına göre. Biz bu nedenle Türkiye'deki Suriyeli nüfusunun yüzde 10'u geçmeyeceğini düşünüyoruz" ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. İsmet Koç
Kömürcü: Toplumun elinde olan tek şey aslında anonim olarak bir kabine girip oyunu kullanabilmek
Türkiye’deki siyasal katılım hakkında konuşan Doç. Dr. Derya Kömürcü, “Türkiye’de birisinin oy verme motivasyonu bir partiye destek verdiği için değil bir görüşe karşı olduğunuz için gerçekleşiyor. Bu toplumun elinde olan tek şey aslında anonim olarak bir kabine girip oyunu kullanabilemek. O kadar da karamsal olunacak bir toplumda yaşadığımızı düşünmüyorum. Ülkeyi bu karamsarlığın ötesine taşıyabileceğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Türkiye’de kadınlar ağırlıklı olarak 2 partiye oy veriyor. AKP ve CHP. Ev kadınları daha çok AKP’nin oy deposu hâline gelmiş durumda” ifadelerini kullandı.
Doç. Dr. Derya Kömürcü
Türkiye’nin nüfusunun geleceği hakkında konuşan Kömürcü, "Türkiye’nin geleceğini kadınlar belirleyecek. Yüzde 10’lardan Yüzde 22’lere çıkan bir istihdam oranları gördük kısa süreler içerisinde o yüzden benim umudum yüksek açıkçası gelecek anlamında” dedi.
Hotamışlıgil: Dünya bir taraftan yaşlanırken diğer taraftan şişmanlıyor
Harvard Üniversitesi'nden Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, ABD'den yaptığı uzaktan bağlantıyla "Yaşlanma ve Genetik | İnsan Bedeninde Neler Oluyor?" başlıklı sunumunu gerçekleştiriyor.
Hotamışlıgil, "Dünya bir taraftan yaşlanırken diğer taraftan şişmanlıyor," diyerek sunumuna başladı. Yaşlanma ve şişmanlanmasının etkilerinden söz eden Prof. Dr. Hotamışlıgil'in konuşmasından öne çıkanlar şöyle:
"Bütün insanlığı ilgilendiren bu iki büyük değişiklik beraberinde birçok risk faktörünü beraberinde getirdiği için pek çok kronik hastalığın tetikleyicisi olarak karşımıza çıkıyor. Diyabet, kardiyovasküler rahatsızlıklar, karaciğer rahatsızlıkları bir yanda; demans, felç, inme ve kanser gibi üç büyük grup sağlık probleminin hepsi bu iki şeyle tetikleniyor. Hayal ettiğimiz şey ona küçük bir katkıda bulunup sağlıklı kısmın oranını biraz yükseltmek."
Prof. Dr. Hotamışlıgil, Yıllık Konferans'a ABD'den canlı bağlantıyla katıldı
'FABP4' isimli bir genden bahseden ve 30 senelik araştırmalarında bu genin yokluğunda yaşlanma ile şişmanlamanın önlenebildiğini keşfettiklerini anlatan Hotamışlıgil, "Hücrenin içinde olan ve çok sıradışı bir molekül olan FABP4 konusunda karşımıza yaşlanma sırasındaki biyolojiyi incelerken ilginç bir tablo çıkıyor. 35 sene önce bulunan FABP4 geni, hep hücrenin içerisinde faaliyet gösteren bir molekül olarak algılanmış. FABP4 geni nasıl çalışıyor? Bu protein yalnızca hücre içinde var olan bir protein değil aynı zamanda vücutta salınan bir hormon." dedi ve güncel çalışmalarının bu genin engellenmesine odaklandığını ifade etti.
Cem Yılmaz sahnede
Konferans'ın son oturumu, karikatürist, komedyen, oyuncu, senarist ve yönetmen Cem Yılmaz'ın "Gülmenin Psikodinamiği ve Önyargının Kinetiği" başlıklı sunumuyla sona erdi.
Cem Yılmaz, T24 Yıllık Konferansı'nda
T24 Yıllık Konferansı’nın tam programı şöyle:
|
Konferans: Yeni Dünya, Yeni Ekonomi, Yeni İnsan, Yeni Olasılıklar Moderatörler: Şirin Payzın, Cansu Çamlıbel, Murat Sabuncu, Gökçer Tahincioğlu 09.00-09.30: Karşılama ve Kayıt 09.30-09.40: Açılış Konuşması | Doğan Akın 09.45-10.15: Açılış Sunumu | Cumhuriyetimiz Konuşmacı: Doç. Dr. Ahmet Kuyaş 10.20-11.20: Jeopolitik | Yeni Dünya, Yeni Türkiye Ömer Önhon, Doç. Dr. Arzu Yılmaz, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya 11.20-11.35: Kahve Arası 11.35-12.20: Hukuk, Adalet, Gelecek 12.20-13.30: Öğle Yemeği 13.30-14.15: Riskten Ranta Deprem Dersinde Neredeyiz? 14.20-15.05: Türkiye ve Dünya Ekonomisi İçin Riskler Olasılıklar 15.05-15.20: Kahve Arası 15.20-16.05: Türkiye Sofraları Araştırması ve Türkiye Mutfağı 16.10-16.55: Yaşlanma ve Gençlik | Türkiye Nüfusunda Neler Oluyor? 16.55-17.10: Kahve Arası 17.10-17.55: Yaşlanma ve Genetik | İnsan Bedeninde Neler Oluyor? 18.00-18.45: Gülmenin Psikodinamiği ve Önyargının Kinetiği 18.45: Kapanış
|



