Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, (AİHM), 3000 günden uzun süredir tutuklu bulunan Gezi hükümlüsü iş insanı ve insan hakları savunucusu Osman Kavala için toplandı. AİHM kararlarına uymadığı için yaptırım süreci başlatılan Türkiye’yi Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın ve kısa süre önce kurulan Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Ali Emrah Bozbayındır savundu. Aydın, Kavala'nın “Anayasa Mahkemesi'ni etkisiz göstermeye çalıştığını“ savunarak, “Başvurucu, farklı fiili durumlardan kaynaklanan farklı hukuki meselelere dayanarak Anayasa Mahkemesi'nin etkisiz olduğu sonucuna varmaya çalışmaktadır“ dedi. Gezi eylemleri için de “Bu, mevcut vakada olduğu gibi, birden fazla eylemin birleşmesi ve birden fazla aktörün katılımı ve etkileşimi yoluyla işlenen kolektif bir suçtur. Suç teşebbüs aşamasında tamamlanmış sayılır" diyen Bozbayındır "Hedefin tam olarak gerçekleşmiş olması mantıksal olarak gerekli değildir; çünkü bu tür suçlarda başarılı olursanız, muhtemelen bu suçu yargılayacak bir hâkim kalmayacaktır" sözleriyle Kavala’nın hükümeti devirmeye teşebbüsten cezalandırılmasının yerinde olduğunu öne sürdü. 'Kavala'nın mahkûmiyetinin sebebinin yeterince öngörülebilir' olduğunu savunan Bozbayındır, “Nitekim yerel mahkemeler mevcut davada başvurucuyu sadece tuzlu poğaça dağıttığı için mahkum etmemiştir“ görüşünü dile getirdi. AİHM gibi uluslararası mahkemelerin ulusal yargılamalara müdahil olmaması gerektiğini savunan Bozbayındır, “Bu dava, uluslararası mahkemelerin ulusal ceza yargılamasının ayrıntılarına girmemeleri gerektiğinin iyi bir örneğidir“ dedi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 25 Mart Çarşamba günü bir kez daha Osman Kavala için toplandı. AİHM'nin temyiz organı olarak görev yapan 17 yargıçlı Büyük Daire'de, Kavala'nın ikinci başvurusunu ele almak üzere yapılan duruşma 2,5 saat sürdü. Duruşmaya AİHM Başkanı Mattias Guyomar başkanlık etti.
Büyük Daire'nin duruşma sonrasında hemen karar açıklaması öngörülmüyor. AİHM Kavala'nın ikinci başvurusunu öncelikli olarak değerlendirmeye aldı. Nihai nitelikte olacak kararın, önümüzdeki aylarda açıklanması bekleniyor. Osman Kavala duruşmada Prof. Dr. Philip Leach ve Prof. Dr. Başak Çalı liderliğindeki bir heyet tarafından temsil edildi. Duruşmada Türkiye'yi ise Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın ve Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Ali Emrah Bozbayındır'ın bulunduğu heyet temsil etti.
Kavala'nın avukatları: Tutukluluk insanlık dışı muameleye ulaştıOsman Kavala’nın avukatları Philip Leach ve Başak Çalı, AİHM Büyük Daire duruşmasındaki savunmalarında, davanın yalnızca önceki AİHM kararlarının uygulanmamasıyla sınırlı olmadığı, 2019’daki ilk AİHM kararından sonra da yeni ve devam eden hak ihlallerinin sürdüğü vurgulandı. Avukatlar, son sekiz yılda Kavala’ya yöneltilen temel iddiaların ve sözde delillerin esasen aynı kaldığını, farklı suçlamalarla tutukluluğun sürdürülmesinin hukukun dolanılması anlamına geldiğini söyledi. AİHM Büyük Dairesi’nin de 2022 kararında bu durumu, aynı olguların yeniden sınıflandırılması olarak değerlendirdiğini aktardı. Başak Çalı da iç hukuk mahkemelerinin AİHM’in önceki iki kararını yok saydığını söyledi. Kavala’nın yargılama boyunca silahların eşitliği ilkesinden yararlanamadığını, telefon görüşmelerinin dökümlerini içeren dijital ses kayıtlarına erişemediğini hatırlatan avukatlar, bu kayıtların doğruluğunu denetleme ve delil niteliğini inceleme imkânı bulamadığını, davada kritik önemdeki tanıkların dinlenmesine de izin verilmediğini belirtti. Hükümetin bugün hâlâ Gezi Parkı protestolarını bir kalkışma gibi göstermeye ve George Soros gibi dış aktörlerle Kavala arasında bağ kurmaya çalışan komplo anlatısını sürdürdüğünü ifade eden avukatlar, bunun hiçbir nesnel kanıtla desteklenmediğini söylerken, Kavala dosyasının önceki AİHM kararlarından sonra da aynı siyasi ve hukuki sorunlar içinde sürdüğünü, bu nedenle iç hukukta etkili bir yol kalmadığını belirtti. |
Aydın: Anayasa Mahkemesi'nin etkisiz olduğu sonucuna varmaya çalışmaktadır
Duruşmada Türkiye hükûmeti adına ilk sözü Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın aldı. Kavala'nın iç hukuk yollarının tamamını kullanmadığını savunan Aydın şöyle konuştu:
“Mevcut davaya konu olan şikâyetlerle ilgili iki ayrı bireysel başvuru şu anda Anayasa Mahkemesi önünde derdesttir. Mahkeme, 13 yıldır Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuruyu etkili bir iç hukuk yolu olarak tanımaktadır. Başvurucu, Büyük Daire'yi bu yerleşik içtihattan sapmaya davet etmektedir; böyle bir talep ikna edici kanıtlar gerektirir. Ancak başvurucu, farklı fiili durumlardan kaynaklanan farklı hukuki meselelere dayanarak Anayasa Mahkemesi'nin etkisiz olduğu sonucuna varmaya çalışmaktadır. Oysa rakamlar nettir: Anayasa Mahkemesi tarafından bugüne kadar verilen 4.876 ihlal kararından 4.868'i tam olarak icra edilmiştir.“
Bozbayındır: Bu mevcut vaka, kolektif bir suç
Davada Türkiye hükûmetini savunmak üzere Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Ali Emrah Bozbayındır da söz aldı. Gezi Parkı eylemleri hakkında konuşan Bozbayındır, şöyle dedi:
"Demokrasi doğası gereği kırılgandır bu nedenle de korunması gerekir. Devletlerin, demokratik düzeni ciddi tehditlere, özellikle de milletin hayatını tehdit eden tehlikelere karşı koruma konusunda sadece hakkı değil, aynı zamanda görevi de vardır. Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesi, devletin demokratik kurumları ve kamu düzenini koruduğu hukuki araçlardan biri olarak bu meşru amaca hizmet etmektedir. Madde 312, bir teşebbüsün varlığını gerektiren geleneksel bir devlet koruma suçudur. Devletin varlığını ve seçmen iradesini temsil eden anayasal bir organ olarak yürütmenin kurumsal bütünlüğünü güvence altına alır. Bu, mevcut vakada olduğu gibi, birden fazla eylemin birleşmesi ve birden fazla aktörün katılımı ve etkileşimi yoluyla işlenen kolektif bir suçtur. Suç teşebbüs aşamasında tamamlanmış sayılır."
"Başarılı olunursa bu suçu yargılayacak bir hâkim kalmayacaktır"
"Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesi, hükümeti ortadan kaldırmaya yönelik teşebbüsleri ve daha önemlisi, hükümetin görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye yönelik her türlü teşebbüsü suç saymaktadır. Türk Ceza Kanunu Madde 312, hükümeti devirmeye yönelik cebri eylemler harekete geçirildiği anda uygulanır. Hedefin tam olarak gerçekleşmiş olması mantıksal olarak gerekli değildir; çünkü bu tür suçlarda başarılı olursanız, muhtemelen bu suçu yargılayacak bir hakim kalmayacaktır. İcraya başlanmış olması yeterlidir. Bu durum, devletin direnç göstermiş olmasının cezai sorumluluğu ortadan kaldırmayacağı anlamına gelir. Bu bağlamda Gezi Protestoları bir ayaklanma hareketi teşkil etmektedir."
Haziran 2013'teki olayların zirve noktasında, bu davanın asıl aktörlerinden biri olan Taksim Dayanışması, ülkeyi bir "yangın yeri" olarak tanımlamıştır. Protestoları belirleyici bir güç olarak sunmuş, devletin itibarının sarsıldığını ve bunun sadece bir başlangıç olduğunu iddia etmiştir. Bu beyanlar, şiddeti meşrulaştırmaya çalışmış; hem halka hem de makamlara, devlet otoritesini sarsma girişimlerinin yeterince organize olduğunu ve devam edeceğini işaret etmiştir.
Yargıtay'ın Gezi'nin bağlamı ve arka planına ilişkin kararlarında ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, şiddetli ayaklanma hareketlerinden çok önce, 2011'den itibaren belirli hazırlık faaliyetlerinin yürütüldüğü de not edilmiştir. Nitekim bu tür suçlarda önemli olan, eylemlerin gerçekleştiği andaki siyasi ve sosyal bağlamı ve hedeflenen nesnenin önemini dikkate alan vakaya özel bir değerlendirmedir.
"Şimdi bu davanın en önemli tartışma noktalarından biri olan yasallık testine gelmek istiyoruz. Başvurucunun yaklaşımı, Ceza Kanunu'nun genel hükümlerini tamamen göz ardı ettiği için yasallığın kapsamı konusunda temel bir hata içermektedir.
Başvurucu, "yerel mahkemelerce atıfta bulunulan ve kendisinin zor veya şiddet kullandığını kanıtlayan tek bir delil kırıntısı dahi olmadığını" iddia etmektedir. Bu, ispatlanması gereken olgunun yanlış nitelendirilmesidir."
“Başvurucu, müşterek faili" olarak mahkum edilmişti“
"Başvurucunun yaklaşımının temelindeki önerme şu şekilde özetlenebilir: 'Eğer şiddet eylemini bizzat gerçekleştirmediyse, beraat etmelidir'. Buna rağmen, başvurucu şiddet eylemlerini şahsen işlediği için değil, Türk Ceza Kanunu'nun 37. maddesi uyarınca suçun "müşterek faili" olarak mahkum edilmiştir.
Yerel mahkemeler başvurucuyu, ayaklanma hareketinin organizasyonu, planlanması ve liderliğindeki rolü nedeniyle diğer sanıklarla birlikte müşterek fail olarak mahkum etmiştir. Dolayısıyla, başvurucunun eylemleri ve rolü; şiddet ve cebir içeren kolektif isyan eylemi bağlamında değerlendirilmiştir. Nitekim, devlete karşı işlenen suçlara ilişkin klasik doktrin, icra edenler ile yönetenler arasında uzun süredir ayrım yapmaktadır. Liderlik kadrosuna mensup bir müşterek failin, bizzat şiddet kullanmış olması gerekmez. Buna göre, müşterek faillerin şiddet eylemlerini bizzat gerçekleştirmeleri zorunlu değildir.
Bu noktada, Graham'ın bu spesifik hukuki problem üzerine yaptığı çığır açan çalışmasındaki şu gözlemlerine atıfta bulunmak istiyorum:
'Komplolar, isyanlar, ayaklanmalar, casusluk ve sabotajlar grup fenomenleridir; genellikle perde arkasında çalışan ve planın icrasına bizzat katılmayan birkaç yetenekli bireyin ilhamını ve yönlendirmesini gerektirirler. Eğer hukuk, sadece fiziksel şiddet eylemlerine girişen kişilerin yakalanması ve cezalandırılmasıyla sınırlı kalırsa, bu liderler cezadan kurtulacak ve yeniden komplo kurmakta özgür olacaklardır.'"
Yerel mahkeme önündeki deliller; başvurucunun şiddet eylemleri devam eden bir figür olduğunu göstermiştir
"Bu isabetli gözlemler eldeki davanın koşullarına tam oturmaktadır. Nitekim yerel mahkeme önündeki deliller; başvurucunun, başkalarının rehberlik için başvurduğu, maddi ve lojistik destek sağlayan ve şiddet eylemleri başladıktan sonra da bu faaliyetlerine devam eden bir figür olduğunu göstermiştir.
Bir ayaklanmaya altyapı, finansman ve stratejik yönlendirme sağlayan ve bu isyan şiddete dönüştükten sonra da bunu sürdüren bir kişinin, katkısının sahadaki şiddet ve cebirle hiçbir illiyet bağı taşımadığını makul bir şekilde iddia edemeyeceği kanaatindeyiz. Önemli olan, müşterek failin katkısının bir bütün olarak ele alındığında suçun işlenmesiyle illiyet bağı içinde olmasıdır.
Özetle, başvurucunun rolü; şiddetle birleşen sürekli ve kitlesel aksamaların, hükümetin işlevsel kapasitesi üzerinde cebri baskı oluşturduğu koşulları yaratmıştır.
Hükümet, Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesi ve ilgili genel hükümlerinin, Sözleşme'nin 7. maddesinde korunan 'kanunsuz suç ve ceza olmaz' ilkesini tam olarak karşıladığını savunmaktadır."
“Başvurucu, mahkemeyi bir temyiz mahkemesine dönüştürmek istemektedir“
"Ancak başvurucu, Mahkeme'yi bir temyiz mahkemesine dönüştürmek istemektedir. Hükümet, Mahkeme'yi bu konuda özellikle ihtiyatlı olmaya davet etmektedir.
Mahkeme'nin, ulusal bir mahkemeyi bir kararı diğerine tercih etmeye iten vakaları bizzat değerlendiremeyeceğini vurguluyoruz. Aksi takdirde Mahkeme, bir ilk derece mahkemesi gibi hareket etmiş olacak ve kendi rolüne getirilen sınırları ihlal edecektir.
Yerel mahkemelerin 312. maddenin unsurlarını doğru tespit edip etmediğini belirlemek için delillerin incelenmesi, Sözleşme'nin 7. maddesini bir yasallık garantisi olmaktan çıkarıp delilleri yeniden değerlendirme aracına dönüştürecektir."
“Bir delilin gerçek ispat değeri, ancak diğer tüm koşulların bağlamı içinde ortaya çıkar“
"Bu noktada, başvurucunun delillere yaklaşımının da temelden yanıltıcı olduğunu vurgulamak isteriz. Başvurucu her bir eylemi yalıtmakta ve bunları önemsizmiş gibi göstermektedir.
Oysa ceza kanıt değerlendirmesinin temel bir ilkesi, tüm esaslı olguların birlikte değerlendirilmesidir. Hiçbir delil tek başına değerlendirilmemelidir. Bir delilin gerçek ispat değeri, ancak diğer tüm koşulların bağlamı içinde ortaya çıkar.
Bu durum, delillerin ağlara yayıldığı, zaman içinde geliştiği ve koordineli faaliyetleri yansıtarak kuşkusuz çok karmaşık olduğu mevcut vaka gibi kolektif davranış içeren karmaşık davalarda özellikle önemlidir.
Soru her zaman şudur: Eylemler birlikte ele alındığında, davranışın bütünlüğü neyi ortaya koymaktadır?"
“Başvurucu, sadece tuzlu poğaça dağıttığı için mahkum edilmemiştir“
"Nitekim yerel mahkemeler mevcut davada başvurucuyu sadece tuzlu poğaça dağıttığı için mahkum etmemiştir.
Onu mahkum etmişlerdir çünkü Yargıtay’ın metodolojisinin gerektirdiği şekilde deliller bir bütün olarak değerlendirildiğinde, tutarlı bir operasyonel yönelim ortaya çıkmıştır.
Sonuç olarak, başvurucunun iddialarının aksine, suçun yasal unsurları ve mahkumiyetin temeli yeterince öngörülebilir durumdadır.
Poğaçalar şiddetli kargaşa sırasında koordinasyon noktalarında dağıtılmıştır. Toplantılar, gerilimi tırmandırmak için yapılan planlama seanslarıydı. Telefon görüşmeleri, diğer suç ortaklarına ve aracılara verilen talimatlardı."
“Bu dava, uluslararası mahkemelerin ulusal ceza yargılamasının ayrıntılarına girmemeleri gerektiğinin iyi bir örneğidir“
"Hükûmet, bu görüşlerde yer alan hiçbir hususun Sözleşme’nin sağladığı korumanın önemini zedelemek amacıyla sunulmadığını vurgulamak istemektedir. Hayır, biz böyle bir şey söylemiyoruz. Bununla birlikte, bu dava, uluslararası mahkemelerin ulusal ceza yargılamasının ayrıntılarına girmemeleri gerektiğinin iyi bir örneğidir. Nitekim, dava dosyalarına ve delillere erişimi olmayan bir uluslararası mahkeme, yargılamanın belirli bir aşamasında hangi tedbirlerin gerekli olabileceğini değerlendirmek için çok uzaktadır."
“Protestocular için malzeme temini konularındaki görüşmeler kaydedilmiştir“
Bozbayındır, şöyle devam etti:
"Bu bağlamda Hükümet, başvurucunun kalkışmadaki rolünü tespit eden ve yerel mahkemelerce dayanılan doğrulanabilir kanıtlara Büyük Daire'nin dikkatini çekmek istemektedir.
Kanıtlar; doğrulanmış zaman damgalı iletişim kayıtlarını, fiziksel gözetlemeyi ve Yargıtay ilamında belirtilen belge kayıtlarını içermektedir. Hükümet bu kanıtları zamansal bir sırayla sunmaktadır; çünkü bireysel eylemler kronolojik bağlamda, eş zamanlı şiddet eylemleriyle birlikte yeniden kurgulandığında, operasyonel kontrolün örüntüsü açık hale gelmektedir.
30 Mayıs 2013 tarihinde, Gezi Parkı'nda polis memurlarına yönelik ilk saldırıların gerçekleştiği gün, iletişim kayıtları başvurucu ile diğer sanıklar arasında bir banka hesabı açılması, fon yatırılması ve protestocular için malzeme temini konularındaki görüşmeleri kaydetmiştir. Bu, şiddetin ilk gününde gerçekleşen lojistik bir koordinasyondur.
1 ve 2 Haziran 2013'te şiddet tırmanmış, çevik kuvvet araçları hedef alınmıştır. 2 Haziran'da iletişim kayıtları, başvurucunun protestocular için masa, sandalye, ses sistemleri ve yemek koordine ettiğini göstermektedir. Şiddetin zirve yaptığı 11 Haziran 2013'te başvurucunun, 'Gaz maskesine ihtiyacımız var, standart altı olanlar bile olur' diyen O.D. ile konuştuğu tespit edilmiştir.
"Başvurucu bunların temini konusunda rehberlik etmiştir. 10, 20 ve 24 Haziran 2013'te başvurucu, Türkiye'ye göz yaşartıcı gaz satışına uluslararası ambargo uygulanmasını tartışırken kaydedilmiştir.
Bu, devletin kamu düzenini sağlama kapasitesini zayıflatmak için tasarlanmış somut bir eylemdir.
Sözleşme'nin tüm yapısı, kamu makamlarının iyi niyetle hareket ettiği genel varsayımına dayanır."
“Yargılama hukukîydi; aksini iddia etmek, hükümeti devirmeye çalışırken insan haklarını savunduğunu iddia edenlere sınırsız yetki vermek anlamına gelir“
"Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi olarak hükümet bu ilkeyi tam olarak desteklemektedir. Bununla birlikte, başvuranın yaklaşımı ispat yükümlülüğünü tersine çevirerek, güvenliğini koruyan bir devleti kötü niyetli eylem suçlamasına maruz bırakacak ve bu durum Sözleşme’nin ruhuna açıkça aykırı olacaktır. Bu nedenle ispat yükü, hem fiilen hem de hukuken başvuru sahibinde kalmalıdır.
Merabishvili bu yüksek standardı genişletmiş, ancak yine de yüksek bir ispat standardını muhafaza etmiştir: 'Yüksek bir ispat standardını muhafaza etmek iyi bir hukuk uygulamasıdır. İspat standardı daha düşük olsaydı, Mahkeme her yüksek profilli davada ihlal tespit etmek zorunda kalırdı.'
Ülkenin son dönemdeki en geniş çaplı ayaklanmasının önde gelen figürlerinden biri olan başvurana yönelik soruşturma ve ceza yargılaması gerekli ve hukuka uygundu. Aksini kabul etmek, meşru hükümeti devirmeye çalışırken insan haklarını savunduğunu iddia edenlere sınırsız yetki vermek anlamına gelir. Diğer iddialara gelince, başvuru sahibi, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiası ile yargılama sonucu arasında somut bir bağlantı olduğunu kanıtlayamamıştır. Umarım hükümet, Mahkeme’nin, gerçekler ile hukuk arasındaki ayrımı bulanıklaştırma ve ilk derece mahkemesi rolünü üstlenme yönündeki başvurucunun ısrarlı çağrısına direnmesini umuyordur; zira bu sonuç, Sözleşme’de yer alan yetki ikamesi ilkesine doğrudan aykırıdır.“
17 yargıç, müzakereye çekildi
Duruşmada tarafların beyanlarını ardından AİHM yargıçlarının sorularına geçildi. Yargıçların taraflara soruları ve verilen cevapların ardından duruşma sona erdi. Büyük Daire'yi oluşturan 17 yargıcın müzakereye çekildiği bu süreçte yargıçlar arasında bağlayıcı olmayan, ancak sonuçta verilecek kararın yönünü belli edebilecek 'izhari oylama' yapılacak. Öncelik verildiği için sonbaharda açıklanması beklenen karar öncesinde 'yazım komitesi' kurulacak, bu aşamada resmî-bağlayıcı oylama da yapılarak sonuca ulaşılacak.
Ne olmuştu?Sivil toplum alanındaki çalışmalarıyla tanınan iş insanı Osman Kavala, 18 Ekim 2017'de gözaltına alınmış, 1 Kasım 2017'de de tutuklanmıştı. Tutuklamanın odağında 2013'teki Gezi Parkı eylemleri yer alıyordu. Kavala 2020 yılında bu davadan beraat etti ve hakkında tahliye kararı çıktı. Aynı gün "anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs" suçlamasıyla devam eden dava kapsamında tekrar gözaltına alındı ve tutuklandı. Bu dava kapsamında Kavala hakkında, Yargıtay tarafından da onanan, "Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs" suçlamasıyla verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası bulunuyor. Kavala ise suçlamaları reddediyor ve "masumiyet karinesinin çiğnendiği, temelsiz iddiaların, yalan beyanların kullanıldığı bir yargılama süreci yaşadığını" söylüyor. İlk karar 2019'da açıklandıKavala'ya ilişkin yargı süreci başından bu yana AİHM'nin gündeminde önemli yer tutuyor. AİHM, Kavala'ya ilişkin ilk kararını 10 Aralık 2019'da açıkladı. Bu karar, tutuklama ve yargılama öncesi gözaltı süresine ilişkindi. Mahkeme, kararında Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen beşinci maddesini ve haklara getirilecek kısıtlamaların sınırlanmasına ilişkin 18. maddesini ihlal ettiğine karar verdi. AİHM'nin kararında, "yargı makamlarının tutuklama kararı verirken ileri sürülen şüpheyi somut deliller ile gerekçelendirmediğine ve mevcut kanunları Osman Kavala'yı susturmak ve diğer insan hakları savunucularını caydırmak amacıyla kullandıklarına" hükmedilmişti. Aynı kararda, kararların bağlayıcılığı ve infazına ilişkin 46. madde bağlamında, Türkiye'nin Kavala'nın tutukluluğuna son vermek ve derhal serbest bırakılmasını sağlamak için gerekli tüm tedbirleri alması gerektiğine de hükmedildi. Mahkeme, Kavala tarafından açılan ilk davada, ilgili mevzuatın makul olmayan şekilde yorumlanması ve uygulanması nedeniyle Kavala'nın hukuka aykırı ve keyfi olarak özgürlüğünden mahrum bırakıldığına kanaat getirerek derhal serbest bırakılmasını talep etti. Türkiye'nin, AİHM kararının gereklerini yerine getirmemesi üzerine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, bu durumun tespiti için konuyu mahkemeye sevk etti. AİHM, 11 Temmuz 2022'de aldığı kararda, "Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme'nin verdiği kesinleşmiş kararlara uymayı taahhüt ederler" ifadelerinin yer aldığı AİHS'nin 46. maddesinin birinci fıkrasının ihlal edildiğine hükmetti. Kavala'nın ikinci başvurusuKavala, 18 Ocak 2024'te yaptığı ikinci başvuruda, 10 Aralık 2019 tarihli kararın ardından kendisine karşı alınan tüm tedbirleri AİHM önüne taşıdı. Bu çerçevede AİHS'nin yedi maddesinin Türkiye tarafından ihlal edildiği tezi işleniyor. Başvuruya konu olan ve ihlal edildiği savunulan AİHS maddeleri şunlar:
Normalde, "Kavala 2" olarak da adlandırılan bu başvurunun yedi yargıçtan oluşan bir AİHM dairesi tarafından değerlendirilip karara bağlanması öngörülüyordu. Süreç bu şekilde başlamış olsa da ilgili daire, 16 Aralık 2025'te, yetkisinden Büyük Daire lehine feragat etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan AİHM kararları hakkında ne demişti?Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2021 yılında "Avrupa Birliği'nin Kavala'yla, Demirtaş'la, şununla, bununla ilgili aldığı kararları tanımıyoruz. Olay bu kadar basit. 'Yok' farz ediyoruz. Bizim indimizde bunlar yok hükmündedir" demişti. |


