İmralı ve ötesi
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

İmralı ve ötesi

Sayın Bahçeli ve özellikle İmralı sakini bu gerçekleri bilecek deneyime ve bilgiye sahipler. Bu nedenle gerçekten kalıcı bir barış süreci sağlayıp Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü sağlama almak istiyorlarsa projektörlerinin çevrileceği yer CHP değil iktidardır

İmralı ve ötesi

Resmi adı bile günümüzün Türkiye'si ile çelişen Komisyon’a üye AKP, MHP ve DEM partileri temsilcilerinin kararı ile İmralı’ya giden üç kişilik heyetin raporu herhalde bir şekilde ortaya çıkacak. Ne gibi sonuçlara ulaşıldığını hep birlikte göreceğiz. Ancak en iyi sonuçlarla bile beklenen geniş toplumsal desteğin sağlanması mümkün görünmüyor. MHP dışındaki milliyetçi tabandan gelen partilerin sürece tümüyle karşı görüşlerinin yanı sıra, CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı sürecin bu aşamada toplumsal desteğini zayıflatan bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Uzun yıllardır “Kürt sorununa” en duyarlı parti olarak ortaya cesaretle çıkan ve bu yüzden terörle yan yana getirilen, Kürtlerle kent uzlaşısı altında işbirliği yapan ve özellikle batıdaki kentlerde Kürt seçmenlerden ciddi oy alan CHP’nin bu kararı alması elbette kolay olmamıştır. Ancak gerekçelerine bakıldığında CHP’sine hak vermemek mümkün değildir. Sağduyusu ve vicdanı olan herkes, hukukun göz ardı edilerek CHP’sine yapılan ağır baskıların barış ve demokrasi hedefiyle bağdaşmadığını görecektir. Bu çelişki giderilmeden, hiç değilse iyi niyetli güven arttırıcı adımlar atılmadan İmralı dayatmasının CHP tarafından kabulünü beklemek safdillikle bile açıklanması zor bir tutum olacaktı. Kaldı ki CHP bu koşullarda bile Komisyon’da kalacağını açıklayarak barış yanlısı iyi niyetini göstermiştir.

Bu sürecin mimarı Sayın Devlet Bahçeli’yi çok da eski olmayan tutum ve ifadeleri ile bağlamak istemem. Bu sözleri karşısına çıkarıp bugünkü tutumunu eleştirmeyi doğru bulmam. 23 yıl önce içinde bulunduğu koalisyon hükümetini Öcalan’ın idamı dayatması ile zor durumda bırakan, idam cezasının kaldırılması ve yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis konulmasını içeren Anayasa değişikliğini kabul etmeyen Sayın Bahçeli’deki bu radikal tutum değişikliği henüz tam olarak aydınlığa kavuşmamıştır. Elbette başka nedenler de olabilir ama bana kalırsa Orta Doğu’daki son gelişmeler ışığında stratejik bir karar almış ve Türkiye’nin PKK teröründen arındırılması için Öcalan’ ı muhatap alma gereğini görmüştür. Bunu yaparken de Öcalan’ı taltif eden “kurucu önder” gibi sıfatlar kullanmıştır. Sayın Bahçeli bu girişimine destek olması için ittifak ortağı AK Parti’nin yumuşak karnı olan Cumhur İttifakı’nın sürdürülmesini koz olarak kullanmak yoluna gidebilmiştir., Bu durum Sayın Bahçeli’nin “terörsüz Türkiye” hedefini gerçekleştirme hususundaki kararlığının göstergesi olarak kabul edilebilir. Barış yanlısı bu tutum elbette saygı değerdir.

Ancak konuya sadece Türkiye perspektifinden ve terör bağlamında bakıldığında geçerli olabilecek bu girişimin Orta Doğu coğrafyasının yeniden biçimlendirilmesi planlarını ne ölçüde etkileyebileceği ciddi bir soru işaretidir. Türkiye’nin duyarlı olduğu Suriye’deki SDG yapılanmasının arkasındaki ABD ve İsrail desteği devam etmektedir. SDG’nin lideri konumundaki Mazlum Abdi’ye “General” sıfatını yakıştıran ABD'den başkası değildir. Yine Suriye yönetiminin İsrail ve ABD’ne bağımlı olduğu açıktır. Böyle bir ortamda İsrail ve ABD’nin onayı olmadan Türkiye’nin beklentilerinin karşılanması mümkün gözükmemektedir. SDG’nin daha önce imzalanan mutabakat çerçevesinde Suriye Ordusu'nun bir parçası olması gibi formüller kozmetik olarak cazip görünse de kalıcılığını ve geçerliliğini tartışmak gerekmektedir.

DEM Parti’nin Öcalan’a olan bağlılığı ve bağımlılığı tartışılmayacak kadar açıktır. Öcalan’ın akıbeti ve açık siyasete dönüşü onlar için varoluşsal bir zorunluluk olarak görünmektedir. Halihazır DEM yönetiminin Öcalan’dan bağımsız hareket etme kabiliyeti sınırlı kalabilmektedir. Buradan hareketle DEM’in İmralı ziyaretini dayatmış olmasını anlamak mümkündür. Haklı oldukları bir diğer önemli nokta da pratikte PKK üzerinde sadece İmralı’nın söz etme yetkisine sahip olduğu gerçeğidir. Ancak gerek Sayın Bahçeli’nin gerek DEM yetkililerinin İmralı ısrarı, zamanlama ve koşullar bakımından sorgulanmaya değerdir.

Bir insana “sağlıklı bir yaşam mı yoksa eziyet içinde ölüm mü” diye sorsanız alacağınız yanıt ile “terörsüz Türkiye” söylemine alacağınız yanıt hemen hemen aynıdır. Bir konuda birlikte olmak her şeyde birlikte olmak anlamına gelemez.40 yılı aşkın süredir devam eden terörü barışçı yollardan bitirmek ciddi bir uğraş gerektirir. Geniş bir toplumsal desteği sağlamadan, diğer ülkelerdeki çözüm süreçlerinden ders çıkarmadan, adalet ve barış kavramlarının içini doldurmadan atılacak adımlar ne yazık ki yeni bir hüsranın kapılarını zorlayabilir.

Sayın Bahçeli ve özellikle İmralı sakini bu gerçekleri bilecek deneyime ve bilgiye sahipler. Bu nedenle gerçekten kalıcı bir barış süreci sağlayıp Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü sağlama almak istiyorlarsa projektörlerinin çevrileceği yer CHP değil iktidardır.

Önümüzdeki dönemde İmralı ziyaretinin sürece etki ve katkısı ülkenin genel gidişatından ve Suriye gelişmelerinden soyutlanamaz. İçerdeki düğümün çözülmesi öncelikle iktidarın ana muhalefet partisine ilişkin tutum ve davranışı ile yakından ilgili olacaktır. Ancak görünen husus iktidarın CHP’sine olan tutumunu gözden geçirme, daha da öte Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bağlayıcı olduğu açık seçik belli kararlarını uygulama niyetinin bulunmadığı yönündedir. Tam tersine daha baskıcı bir siyaset izleneceğine ilişkin emareler artmaktadır. Böyle bir ortamda kapsayıcı bir barış ortamının nasıl sağlanabileceği belli değildir. Bu nedenle MHP ve DEM’in bu aşamada temel hedefi siyasi ağırlıklarını ortaya koyarak iktidarı gerçek bir hukuk düzenine yönlendirmek outlook.com olabilir.

Öte yandan Suriye’deki gelişmelere kozmik açıdan değil gerçekçi bir biçimde bakılması gerekir. Suriye Kürtleri, PKK’nın da katkısı ile ülke içinde tarihlerinde ilk kez çok güçlü bir konuma gelmişlerdir. Nüfuslarının çok ötesinde bir alanı kontrol ettikleri, su ve petrol gibi temel kaynakların başında durdukları ve Suriye Ordusu'na kıyasla çok daha iyi eğitim almış ve silahlandırılmış bir güce sahip oldukları için bu imtiyazlı konumlarını herhalde kolay kaybetmek istemeyeceklerdir. Dolaysıyla Türkiye’nin Suriye rejimi ile tüm yakınlığına rağmen bu gerçeği de gözetmesi gerekmektedir. Mazlum Abdi ve arkadaşlarının Öcalan hayranlığının da bir sınırı olabilir.

İmralı ziyaretinden bağımsız olarak düşünmemiz gereken, teröre de gerekçe olarak ileri sürülen “Kürt Sorunu"nu demokrasi ve hukuk içinde, ülkenin birliğini ve bütünlüğünü bozmadan nasıl çözeceğimizdir. Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini içselleştirdiği dönemde atılan adımlar ve yapılan anayasa değişiklikleri ,tabu olarak kabul edilen pek çok alanda değişime yol açmış ve eskiden karşımıza çıkarılan bazı sorunları ortadan kaldırmıştır. Şimdi de yeniden Kopenhag kriterlerine dönüş bizlere bir atlım imkanı sağlayabilir. Gerçek “Terörsüz Türkiye" hedefine ulaşılmasının yolu demokrasiden ve yeni bir siyaset ikliminden geçmektedir.

İlgili İçerikler