Bilim ve siyaset: (6) Bilimin sesi, direnişin dili
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bilim ve siyaset: (6) Bilimin sesi, direnişin dili

Bugün bilim, sadece merak değil, bir vicdan meselesi, bir etik ısrar, bir hakikat mücadelesidir ve bu mücadelede ısrar eden herkes, farkında olsun ya da olmasın, direnmektedir

Bilim ve siyaset: (6) Bilimin sesi, direnişin dili
Karikatür: Yakup Karahan

Geçen haftadan devam...

Bilim ve siyaset ilişkisi üzerine Psikiyatrist Dr. Oya Saldı Özgür ile söyleşimizin geçen haftaki 5. Bölümünde, “hakikatin politikası” üzerine konuştuk. Bilimsel bilginin siyasetten tamamen ayrılamayacağını kabul ettik, ancak çarpıtmalara karşı etik ilkelerle nasıl sınırlar koyabileceğimizi tartıştık. Platon’un Gigis’in Yüzüğü metaforu ve Lawrence Kohlberg’in ahlak kuramı üzerinden evrensel değerleri ele aldık. Bilimin yönlendirilen değil, yön veren olabilmesi için, bu değerleri içselleştirmiş bireyler yetiştirmenin önemine vurgu yaptık. Meslek örgütlerinin karar süreçlerinde ve kamuoyunu bilgilendirmede daha aktif rol alması gerektiğini savunduk. Bu hafta, bilim insanlarının toplumsal değişimden nasıl etkilendiklerini ve bilimin aslında niye bir direniş olduğunu, araştırma iletişimi perspektifinden tartıştık.

Sözü farklı bir kavrama, araştırma iletişimine getirmek istiyorum. Türkiye’den ayrılmadan bir yıl önce, 21-22 Mart 1992’de, Sevgili hocam Prof. Olcay Neyzi’nin desteğiyle İstanbul’da gerçekleştirdiğimiz, WEBCOM (The Communication Web for Health) öncülüğünde yaptığımız Araştırma İletişimi Çalışma Grubu toplantısı, Türkiye için bir ilkti. Aşağıda çalışma grubunun raporunun kapak görselinin altında, fotoğraftaki katılımcıları sıraladım. Bu tarihsel bir toplantı olduğu için, isimleri anmanın bir borç olduğuna inanıyorum.

Ayaktakiler (soldan sağa) Prof. Dr. Hasan Yazıcı, İstanbul Üniversitesi; Dr. Tuğrul Erbaydar, Halkalı Sağlık Ocağı; Muzaffer Pekmezci, Pasteur Merieux; Doç. Dr. Banu Akatlı Ergöçmen, Hacettepe Üniversitesi; Nuray Fincancıoğlu, İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı; Doç. Dr. Ayşen Bulut, İstanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü; Yrd. Doç. Dr. Ümit Kartoğlu, İstanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü ve WEBCOM (Sekretarya); Dr. Demet Güral, Pathfinder International; Prof. Dr. Türkan Kutluay Merdol, Hacettepe Üniversitesi; Prof. Eric Trell, Linköping Üniversitesi; Alan Brody, UNICEF; Hannu Vuori, WHO EURO; İncila Diker, UNICEF; Prof. Dr. Ayşe Akın, Hacettepe Üniversitesi; Doç. Dr. Osman Hayran, Marmara Üniversitesi; Prof. Dr. Gazanfer Aksakoğlu, Dokuz Eylül Üniversitesi; Doç. Dr. İsmail Üstel, Hacettepe Üniversitesi; (raportör); Prof. Dr. İskender Sayek, TUBİTAK; Yılmaz Zenger, WEBCOM; Dr. Kemal Hoşgeçin, WEBCOM.
Oturanlar (soldan sağa) Mustafa Küçük, Devlet İstatistik Enstitüsü; Dr. Fikri Türkay, Pasteur Merieux; Prof. Dr. Ayten Egemen, Hacettepe Üniversitesi; Mary Scrimshaw; Prof. Dr. Nevin Scrimshaw, United Nations University (Vice-Chair); Prof. Dr. Olcay Neyzi, Istanbul Üniversitesi (Chair); Prof. Dr. Münevver Bertan, Hacettepe Üniversitesi; Gary R. Gleason, United Nations University; Monica Pislaru, Romanian Information Clearing House.

Araştırma iletişimi, araştırma bulgularının, fikirlerinin ve etkilerinin farklı hedef kitlelerle- hem akademik çevrelerle hem de daha geniş toplumla- paylaşılması süreci. Dolayısıyla, teorik olarak araştırma iletişimi araştırma planının en önemli halkalarından biri. Tanık olduğum ya da değerlendirdiğim araştırma önerilerinde bugüne dek araştırma iletişimi planına hiç rastlamadım ben. Hatta, çoğu araştırmanın da bir yapalım da sonra karar veririz nerede yayınlayacağımıza diye başladığını biliyorum. Akademik yayılım anlamında bile bir hedefi olmayan bir araştırmanın araştırma iletişim planı olmasını beklemek saflık aslında.

Araştırma iletişimi derken, makalenin yayımlanması ya da bilimsel konferanslarda sunulmasının yanı sıra kamuya yönelik anlatımı, politika yapıcılarla paylaşımı, diğer araştırmacılar, topluluklar ya da endüstri ile bilgi üretimi ya da uygulama süreçlerine katılım gibi farklı boyutlarından söz ediyoruz. Bu plan, doğal olarak ortak bir sorumluluk gerektiriyor. Araştırmacının kendisi birincil derecede sorumlu aktör olmakla birlikte, üniversiteler, araştırma kurumları, bilim iletişimcileri, gazeteciler, fon sağlayıcı kuruluşlar, politika yapıcılar, sivil toplum kuruluşları, halk ve diğer ilgili topluluklar farklı rollerle devreye giriyor.

Dr. Oya Saldı Özgür’e, araştırma iletişiminin, tıbbın (ve genelde bilimin) gündemi yönlendirebilir olmasının en önemli bileşenlerinden biri olup olmadığını soruyorum.

Oya, konuya bambaşka bir yerden yaklaşacağını söylüyor. “İnsanın, doğanın belirsizliğine karşı düzen arayışı ile yarattığı şeylere kültür diyoruz. Ancak, tarih boyunca gözlediğimiz gibi, kültür endüstrisi yapay ihtiyaçlar da üretiyor. Düşünsene, bugün Kafka gibi kokan mumlar satılıyor… İnsan doğasında ifrat ve tefrit arasındaki bu salınım hemen her alanda var.”

Franz Kafka gibi kokan mumlar - Franz Kafka’nın narin kokusunun duyularınızı sarmasına izin verin, sizi sıcaklık ve rahatlıkla doldursun

“Modernitenin akılcı arayışları postmodern çağ ile birlikte akışkanlığın, kayganlığın arttığı, formsuzluğun hüküm sürdüğü bir evren yaratıyor.”

“İşte bu yeni dünya anlayışında birey, kelebek etkisi denilen etkinin kendi aksiyonları üzerinde rol oynadığına inanıyor, sorumluluklarından azade kendini toplumsal değişimde kelebek gibi aciz bir konumda da hissediyor.  Eylemlerinin hiçbir şeye etki etmeyeceğini düşünüyor. Onun tek sorumluluğu kendini acıdan kurtarıp mutlu olmak. İsterse başaracağına inandırılmış, bunun yaşadığı çevre, doğa ve hatta dünya ile topyekün olacağını unutmuş bir sinik olarak mücadeleden, yaratıcılıktan, anlam arayışından vazgeçiyor. Evden çalışmanın ona getirisine kapılıyor ama bu koşulların onu nasıl yalnızlaştırdığını tartamıyor.”

“Eh, birey buna dönüşünce otoritenin ona yüklediği anlamlara teslim, persona yoğun bir yaşam sürmeye meyli oluyor. İşte burada yaşamdaki insanın kendini, kendi otantik kimliğini yakalama, bu kimlik ile toplum içinde var olma amacı yerine onu en kısa yoldan dayatılmış amaca yöneltecek kurnaz yolar devreye giriyor. Ve üretimleri ‘dostlar alışverişte görsün’ üretimlerinden öteye gidemiyor.”

Aslında araştırma iletişiminin içselleştirilebilmesini, kişiyi araştırmaya iten nedenlerde aramak gerekir diye düşünüyorum. İlkin insan, doğası gereği merak eder. Evreni, doğayı, toplumu ve en çok da kendini anlamaya çalışır. Bilimsel çalışma, bu arayışın sistemli ve sorgulayıcı biçimidir. Bilinmeyeni bilinir kılmak, yalnızca zihinsel bir tatmin değil; aynı zamanda insanlığın ortak bilgisini büyütmek değil mi?

Bilim, sadece bilgi üretmekle kalmaz; sorunlara çözüm arar. Bilim pratiği içindeki yaşamsal sorunlar, bilimsel çalışmanın doğrudan hedefidir. Bu yönüyle bilim, hayatın ta kendisine dokunur.

Bilimsel çalışma, aynı zamanda etik bir sorumluluktur. Özellikle tıp, eğitim, çevre gibi alanlarda bilim insanının görevi, yalnızca doğruyu bulmak değil, onu savunmak ve paylaşmaktır. Bu süreç, çoğu zaman yalnızlıkla, dirençle hatta baskıyla karşılaşsa da hakikate sadakati içeriyor bence.

Akademik dünyada, yayın yapmak, atama almak, unvan kazanmak için de bilimsel çalışma şart, yani bazen itibar, kariyer ve maddi karşılık için de yapılır çalışma. Unutmamak gerekir ki bu motivasyon, merak ya da etik gibi içsel nedenlerle çatışabilir.

Kimileri için bilim yapmak kariyer, kimileri için anlam arayışı. Kimi bilmek için, kimi fayda sağlamak için çalışıyor. Ama hangi yoldan gidilirse gidilsin, bilimsel çaba, insan aklının sınırlarını zorladığı bir yolculuktur. Ve bu yolculukta her yeni bilgi, bir öncekinin üzerine konulan taş gibidir.

Bilimsel yayınların konularına baktığımda, daha önce de dedim ya, oldukça sığ bir durumla karşılaşıyorum. Bu çalışmaların çoğu ne yeni bir bilgi üretiyor ne başka bir şey, yani bir öncekinin üzerine konan bir taş yok ortada. Böyle olunca, bu çalışmalarda iletişim planından söz etmek anlamsızlaşıyor.

Bilim, insan olmanın en soylu eylemlerinden biridir. Gerçekten de bugünün dünyasında bilim yapmak, artık sadece merakla bilgi üretme süreci değil, bir tür direniş sayılmalı. Bilim yapmak, merakla başlasa bile artık öyle kalamıyor. Çünkü bugün bilimsel bilgi; siyasi çıkarlarla eğilip bükülüyor, ekonomik kaygılarla sansürleniyor, toplumsal cehaletle itibarsızlaştırılıyor. Bilim insanı artık sadece araştıran değil; gerçeği savunan, yalanla mücadele eden, susturulmaya direnen kişi.

Oya’nın konuya bambaşka yaklaşımından yola çıkarak, bilim insanlarının bu toplumsal değişimden nasıl pay aldıklarını soruyorum. “Doğal olarak bilim insanları da bu toplumsal değişimden paylarını alıyorlar” diyor, Oya. “Birey toplumla birlikte refaha ulaşacağını düşünmediğinde o toplum için sorumluluklarını da yitiriyor. Adanmış bir bilim insanı personasından kaçarken, sembolleştirilmiş bir kimliğin pençesine düşüp, kendini en kolay yoldan zirveye taşıyacak çalışmalar için ter döküyor. Bu çalışmalar gerçek bir merak ve ödevden kaynaklanmadığı için de ne kendisi ne toplum için çok şey ifade etmiyor. Yani temelde bilim adamının bu araştırmaları ne sunası var ne de toplumun bu araştırmalara merakı. Zaten toplumun ihtiyacı da bu kaygan zeminde daha genel geçer bilgilerden öteye geçmiyor. Çağımız, gerçekliğini sorgulama şansımız olmayan, popülerlik peşindeki sözde bilim insanlarının paylaştığı anlatı kirliliğine mahkummuş gibi. Sap ve samanın birbirine karıştığı bu sistemde bireyin kendi yaşamında etkin rol oynayacağı inancının tekrar geri gelmesi ancak bilimin inanmak değil bilmek ile ilerleyeceğini anımsaması ile mümkün.”

Oya, bir araştırmaya neden olan ana sorunun ele alınışındaki samimiyetin ve merakın yaşanan toplumdan koptukça, politika yapıcılar gerçek veri tabanlarını ve kamu yararına olacak fizibilite çalışmalarını bilim adamları ile paylaşmadıkça, bunlara çözüm üretmemizin zor göründüğünü söylüyor. “Kanımca bu konudaki planlamalar konusunda en büyük sorumluluk üniversitelere düşüyor. Tıpkı sanat sanat için mi sanat toplum için mi tartışmasında olduğu gibi, fon sağlayıcı kuruluşların araştırma fonlarını Maslow’un ihtiyaçlar piramidini en hakkaniyetli şekilde dağıttığını hepimiz öğrensek fena mı olur? Neyin araştırılacağından, araştırmanın nasıl ilerlediğine ve sonuçlandığına dair tüm soru ve sorunların şeffaflıkla paylaşılması aşamasında basın ve bilginin paylaşıldığı tüm iletişim kurumları aynı derecede sorumlu değil mi? Bireyin öne çıkarma vaadiyle kandırılıp aynı zamanda yalnızlaştırılarak bedel ödetildiği postmodern dünyanın bir sonrasında umarım bizleri tüm kurumların toplum için gereken sorumluluğu aldığı bir çağ bekliyordur.”  

UNICEF saha araştırması – Otomatik kilitleme mekanizmasına sahip enjektörlerde kilit mekanizmasının devreye girme zamanlamasının risk değerlendirmesi, sağlık çalışanlarıyla veri toplama sürecine entegre edilmiş araştırma iletişimi, Ouagadougou, Burkina Faso, 2019 (Fotoğraf: Gençer Yurttaş)

Yalnız kediler değil, araştırma verileri de dokuz canlıdır. Tek bir veri seti, birçok farklı hedef kitle ve kullanım amacı için farklı biçimlere girebilir (girmelidir de). Bir araştırmanın sonuçlarının bilimsel bir dergiye yazıldığında kullanılan grafik, basına yönelik ya da çalışmanın yapıldığı toplumla paylaşılırken aynen kullanılamaz. Veriler, aynı bilgiyi paylaşma hedefiyle bile farklı kılıklara büründürülmek zorundadır. Çalışmanın sonuçlarının bilimsel bir kongrede aktarılırken kullanılan PowerPoint sunumu, basına yönelik bir iletişim içine girildiğinde aynı etkiyle çalışmayacaktır. Yani araştırmanın sonuçlarının, olası kullanım yollarına bağlı olarak, önceden belirlenmiş olası kullanıcılara farklı araçlarla ulaştırılması gerekecektir. Araştırma iletişimi, işte bunlar göz önünde bulundurularak, araştırma sonuçlarının tüm detaylarıyla kime, niye, nasıl (hangi araçlarla) ve hangi bütçeyle ulaştırılacağının bilimidir. Planlama sürecinde, veriye yönelik talep, veri toplama, işleme, sunum, yayma, kullanım ve yeni veri taleplerinin her aşamasında, kanıtlanmış örgütsel, kişilerarası, kitle ve özel medya modelleri ile teknikleri uygulanır.

Araştırmalara destek veren kuruluşların, araştırma iletişimi planının, öneri dosyasına girmesini şart koşmaları gerekiyor. Aynı şart, üniversitelerde de olmalı.

Piyasa mantığı, yayın baskısı ve akademik rekabet içinde bilim, çoğu zaman hızla tüketilen bir gösteriye dönüşüyor. Bu düzende hala derinlikli, etik ve kamusal faydayı önceleyen bilim üretmek; sistemin dayattıklarına karşı bir duruştan başka bir şey değil. Otoriter yapılarda bilimin sesinin kesilmesi, liyakatin yok sayılması, uzmanlığın değersizleştirilmesi sıradanlaştı. Böyle bir ortamda bilim yapmak, yalnızca bilgi üretmek değil; adaleti, aklı ve kamusal sorumluluğu savunmaktır. Yani bugün bilim, sadece merak değil, bir vicdan meselesi, bir etik ısrar, bir hakikat mücadelesidir ve bu mücadelede ısrar eden herkes, farkında olsun ya da olmasın, direnmektedir.

Yapılan bu direnişin hakkını vermek gerek; o da yapılan çalışmanın potansiyel kullanıcılarına (hedef kitlelerine) ve üretilen bilginin kullanım yollarına odaklanan araştırma iletişiminden geçiyor.


Teşekkür

Bu proje benim için baştan sona öğretici ve keyifli bir yolculuk oldu; hem zihnime hem kalbime dokunan.

Bu yolculukta yanımda olan herkese gönülden teşekkür ediyorum. Keyifli söyleşisiyle yazılara bambaşka bir derinlik katan sevgili arkadaşım Oya Saldı Özgür’e… Bayıldığım çizgileriyle her satıra görsel bir ruh kazandıran, üstelik beni Oya’yla tanıştıran sevgili arkadaşım Yakup Karahan’a… Sağlık Araştırmaları bölümünde, küresel sağlığa damga vuran çalışmalarıyla ilham kaynağım olan sevgili hocam Ayşe Akın’a… Ve yazı dizisinde her satırı dikkatle okuyup metin düzeltme ve düzenlemelerini üstlenen, “yanlış kuşum” sevgili dostum Bilal Güneş’e…

Her biri, bu yazıların hem ruhunda hem de satır aralarında kendi izini bıraktı; ben de bu izleri, okuyan herkesle paylaşmaktan büyük mutluluk duydum.

 Altı bölüm süren söyleşinin tamamının yer aldığı PDF dosyası için tıklayın.

 

Bilim ve siyaset: (1) E pur si muove (Ama yine de dönüyor)

Bilim ve siyaset: (2) Sağlık araştırmaları ve güç kontrolü

Bilim ve siyaset: (3) Toplumsal, kültürel ve politik bağlamda bilim

Bilim ve siyaset (4) | Halk sağlığı: Sessiz felaketlerin bilimi

Bilim ve siyaset: (5) Hakikatin politikası

 

İlgili İçerikler