Manifest, teşhircilik ve kamusal alanda öpüşüp koklaşma
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Manifest, teşhircilik ve kamusal alanda öpüşüp koklaşma

Bir kişinin uluorta soyunması ya da cinsel ilişkiye girmesi, kamusal yaşamın asgari kuralları gereği müdahaleye açık bir durum olabilir. Fakat bu düzeye varmayan, insanların birbirine sevgi gösterdiği yakınlaşmalar, sarılmalar ya da öpüşmeler özel hayata saygı hakkının bir gereğidir. Bu pratiklerin sanatsal bir performansın içinde gerçekleşmesi hâlinde denkleme bir de ifade özgürlüğü girer

Manifest, teşhircilik ve kamusal alanda öpüşüp koklaşma
Manifest grubu

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Manifest grubunun 6 Eylül’de Şişli KüçükÇiftlik Park’ta verdiği konser sırasındaki performansını “hayasızca hareketler” suçu kapsamında görmüş ve resen soruşturma başlatmış.

Sonrasında, grup üyeleri hakkında yurt dışına çıkış yasağı kararı verilmiş.

Ben bu gruptan haberdar değildim, şarkılarını da bilmiyordum. Ama haberi okuyunca, soruşturmaya konu olan performanslarını izledim.

Ortada net biçimde Anayasa’ya aykırı bir uygulama var.

Öncelikle, konser performansı ile suç arasında uyum sorunu var. Hayasızca hareketler suçu Türk Ceza Kanunu’nda “alenen cinsel ilişkide bulunan veya teşhircilik yapan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” (md. 225) şeklinde düzenleniyor.

Ortada alenen cinsel ilişki olmadığı için belli ki soruşturma “teşhircilik” yönünden açılmış. Gelgelelim grubun yaptığı şey teşhircilik suçuna uymaz.

Teşhircilik suçu, bir kimsenin cinsel organını veya vücudun cinsel nitelik taşıyan beden bölgelerini açıkça göstermesi durumunda gündeme gelir. Fakat bu gösterme, makul sınırların ötesinde ve belli bir anayasal hakkın kullanımının dışında gerçekleşmelidir.

Bu değerlendirme için zaman ve mekânın dikkate alınması çok önemlidir. Örneğin bir bikininin plajdaki anlamı başkadır, bir cenaze töreninde başkadır. Keza bazı davranış biçimlerinin bir konser veya diğer bir sanat etkinliğindeki bağlamı başkadır, pazar yerinin ortasında bambaşka…

Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama bu performansın ifade özgürlüğü (sanat özgürlüğü) kapsamında olduğu çok nettir. Hâl böyleyken 18 yaşından küçük kişilerin girmesinin mümkün olmadığı ve bilet karşılığı izlenen bir konserdeki performansların teşhircilik suçu kapsamında olmadığı açıktır.

Dolayısıyla soruşturma aslında ifade özgürlüğüne bir müdahaledir.

Keza, grup üyelerinin, kaçma veya delilleri karartma olasılığı bulunmadığı için karar bu yönden de Anayasa’ya aykırıdır.

Sosyal medyadaki ahlak polisleri

Bu tür soruşturmalar artarsa Türkiye’de İranvari “ahlak polisleri”nin peyda olacağını söyleyebiliriz.

Bunun laiklik açısından büyük bir tehdit olduğunu akılda tutmak gerek.

“Ahlak polisi” demişken, bunun sosyal medyadaki temsillerine de değinmek gerekiyor. Son zamanlarda kamusal alanda öpüşen ya da yakınlaşan çiftlerin gizlice kaydedilip paylaşıldığını görüyoruz. Bu görüntülerin altı, adeta bir öfke ayini gibi yorumlarla doluyor. Çiftlerin izni olmadan çekilen videolar, “ahlak kalmadı” nidaları eşliğinde dolaşıma sokuluyor.

Bu tür “ahlak polisi” heveslileri yeni değil. Fark yaratan, artık herkesin cebinde bir kamera olması ve bu yolla beğeni toplamanın bir takıntıya dönüşmesi.

Bir başka yeni etken de ekonomik kriz. Arkadaşına iki bira ve bir patates kızartması ısmarlamak bile lüks haline geldiği için öğrencilerin çoğu ayrı eve çıkamıyor, kalabalık yurt odalarına sıkışıyor. Böyle olunca geriye köşe başlarında ucuz bira içmek, gizlice öpüşüp sarılmak kalıyor. Kimi sakince yaşıyor, kimi göze batıyor.

Gerçek şu ki ortada belirgin bir sınıfsal boyut var.  Keza coğrafi olarak da Avrupa’da sıradan görülen davranışlar, memleketimizde riskli bir serüvene dönüşüyor.

Kamusal alanda cinsellik

Kamusal alanda cinsellik ya da çıplaklık meselesi, insan hakları hukukunun da tartışma alanlarından biridir. Bu nedenle benim ilgi alanıma giriyor.

Konu giyim kuşam olduğunda dikkatler genellikle burka veya türban gibi örtünme biçimlerine ilişkin kararlara yoğunlaşsa da madalyonun öteki yüzünde çıplaklık bulunur. Bu açıdan mesela Gough / Birleşik Krallık kararı dikkat çekicidir. Burada sorun, bir kişinin kapanması değil açılmasıdır. Kendini “nudist” olarak tanımlayan başvurucu, felsefi dünya görüşü gereği insan bedeninin doğal hâlinin zararsız olduğunu, çıplaklıktan korkulmaması ve ahlaki dayatmalardan kurtulunması gerektiğini savunur. Özellikle eski Doğu Bloku ülkelerinde bilinen bu yaklaşımı benimseyen kişi, İskoçya’da kamusal alanda kıyafet giymeyi reddettiği için sürekli gözaltına alınır, hakkında davalar açılır ve nihayetinde hapis cezası alır.

AİHM, olayın bir düşünce açıklaması niteliği taşıdığını kabul etmiş, “çıplak serseri” olarak tanınan Stephen Gough’un topluma bu tartışmayı başlatma hakkı bulunduğunu belirtmiştir. Ancak Mahkeme, her özgürlüğün sınırları olduğunu vurgulamış, kamusal çıplaklığın aynı zamanda ahlak ve kamu düzeniyle ilgili meseleler doğurduğunu hatırlatmıştır. Dolayısıyla yalnızca beyan düzeyinde kalmayan, fiilî çıplaklık eylemlerine karşı devletin sınırlama yetkisinin daha geniş bulunduğunu ifade edilmiştir. Yani Gough’un olayında cezanın doğrudan hapis yerine kademeli artması ölçülü bulunmuş; her yerde ve her zaman “çıplaklık hakkı” olamayacağı sonucuna varılmıştır.

Fakat tam çıplaklık veya cinsel ilişki düzeyine varmayan davranışlarda tablo farklıdır.

Kamusal alanda öpüşüp sarılma

Az önce bahsettiğim vaka çırılçıplak gezmek ve alenen cinsel ilişkiyle ilgiliydi. Fakat bu düzeye varmayan durumlarda sonuç farklıdır.

Bugün Batı’da, özellikle büyük şehirlerde sokakta ya da toplu taşımada öpüşen çiftlere rastlamak sıradandır. Bizdeki gibi tepkilere yol açmaz. Ancak bu konuda da tartışma yaratan durumlar vardır.

Homofobinin yaygın olduğu yerlerde eşcinsel çiftlerin benzer davranışları tepkiyle karşılanabilmektedir.

Bu mesele insan hakları yargısına da yansımıştır. Amerikalılararası İnsan Hakları Mahkemesi’nin Olivera Fuentes v. Peru davası bunun örneğidir. LGBTIQ+ hakları konusunda uzun süredir aktivist olan Olivera Fuentes, 2004 yılında sevgilisiyle Lima’daki Isabel süpermarketinin kafeteryasına gider. Orada birbirlerine sevgi gösterisinde bulunurlar. Olivera’nın anlatımına göre bu, “fiziksel temas, sevgi dolu bakışlar ve şiir okumadan” ibarettir. Süpermarket yönetimi ise mahkemeye “okşama, sarılma ve öpüşme” olduğunu bildirir.

Bir müşteri şikâyeti üzerine çift, çalışanlar tarafından dışarı çıkarılır. Daha sonra açılan davalarda tarafların “fiziksel yakınlık” tanımı farklıdır. Başvurucu, bunu zarif ve edebi bir etkileşim olarak nitelerken, işletme yönetimi öpüşme ve yoğun temas olduğunu ileri sürer.

Bu ayrıntıların ötesinde, Mahkeme’nin yaklaşımı önemlidir. Özel hayat yalnızca dört duvar arasındaki mahremiyetle sınırlı görülmemiştir. İnsanların arkadaşlık, aile veya romantik ilişkiler kurma hakkı özel hayatın özüdür ve bu ilişkilerin yaşanması kadar toplum önünde ifade edilmesi de koruma altındadır.

Dolayısıyla özel hayat, sadece gizli saklı yerlerde diledin gibi yakınlaşma özgürlüğü değil, bireyin varlığını ve ilişkisini topluma nasıl yansıtacağına kendisinin karar verme hakkı olarak da tanımlanmıştır.

Başka bir deyişle, öpüşmek ve sarılmak bu özgürlüğün bir parçasıdır. (Ayrıca şu soru da gündeme gelmiştir: Başvurucu heteroseksüel olsaydı aynı muameleyle karşılaşır mıydı? Bu açıdan ayrımcılık yasağı ihlali sonucuna varılmıştır.)

Yaşam tarzı dayatmaları

Şöyle toparlayalım: Bir kişinin uluorta soyunması ya da cinsel ilişkiye girmesi, kamusal yaşamın asgari kuralları gereği müdahaleye açık bir durum olabilir. Fakat bu düzeye varmayan, insanların birbirine sevgi gösterdiği yakınlaşmalar, sarılmalar ya da öpüşmeler özel hayata saygı hakkının bir gereğidir ve bu konuda bir müdahale kolay kolay haklı çıkarılamaz. Bu pratiklerin sanatsal bir performansın içinde gerçekleşmesi hâlinde denkleme bir de ifade özgürlüğü girer.

Bu alanlar arasındaki denge kurulmadığında mesele, yaşam tarzı dayatmasına dönüşür.

Türkiye’de bu tepkilerin arkasındaki dinamiği de görmezden gelemeyiz.

Adını koyalım: Türkiye’de radikal İslamcıların kendi yaşam biçimlerini topluma dayatma çabası gereceği var. Kendi doğrularına uymayanlara hoşgörü göstermedikleri gibi fırsat bulduklarında saldırıya yöneliyorlar.

Salman Rushdie’nin dediği gibi:

“Köktenci, bizim hiçbir şeye inanmadığımıza inanır. Onun dünyasında kesin doğrular vardır; biz ise sefahat içinde debeleniyoruzdur. Ama onu haksız çıkarmak için önce onun haksız olduğunu bilmemiz gerekir. Hangi şeylerin önemli olduğunda uzlaşmalıyız: kamusal alanda öpüşmek, domuz pastırmalı sandviçler, fikir ayrılıkları, en uç moda, edebiyat, cömertlik, su, dünyanın kaynaklarının daha adil paylaşımı, sinema, müzik, düşünce özgürlüğü, güzellik, aşk. Bunlar bizim silahlarımız olacak. Onları savaş açarak değil, korkmadan seçtiğimiz yaşam biçimiyle yeneceğiz.

Terörizmi nasıl yenersin? Korkutulmamayı öğren. Hayatını korkunun yönetmesine izin verme. Korksan bile.”

Rushdie aslında bize şunu söylüyor: Yaşamı güzelleştiren şeyler aslında çok sıradan görünüyor. Birlikte gülmek, sokakta sevgiline sarılıp bir öpücük kondurmak, arkadaşına bira ısmarlamak, bir şiir okumak ve konser vermek… Bunları yasaklamaya ya da ayıplamaya çalışanlara en iyi yanıt, tam da bu basit sevinçleri yaşamaya devam etmektir.

Devam ediniz…

İlgili İçerikler