Yüz yıllık sessiz filmlere ses olan ikili YoJuliet: “Antik taşların arasında çalmak, zamanın içinden geçen görünmez bir akorun parçası olmak gibi”
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Yüz yıllık sessiz filmlere ses olan ikili YoJuliet: “Antik taşların arasında çalmak, zamanın içinden geçen görünmez bir akorun parçası olmak gibi”

"Biz YoJuliet olarak İskandinav tanrıçası Eir’i seçiyoruz. Eir, mitolojide daha az bilinen bir tanrıça ve aynı zamanda bir valkyrie (öldürülenleri seçen savaşçı kadınlar). Şifa ve tıbbın tanrıçası olarak anılması, bizim müziğe bakışımızla güçlü bir bağ kuruyor"

Yüz yıllık sessiz filmlere ses olan ikili YoJuliet: “Antik taşların arasında çalmak, zamanın içinden geçen görünmez bir akorun parçası olmak gibi”
Julia Sandwal ve Yohanna Eek Björnulfson

YoJuliet’in hikâyesi, İsveç’in huş ve çam ağaçlarıyla çevrili Småland ormanlarının ortasında, küçük bir kulübede başlamış. Rüzgârın uğultusu, tren raylarının uzaktan gelen tınısı, göldeki kayığın kürek sesi… Bu küçük ve doğal müzik laboratuvarına zamanla elektronik sesler eklemişler. Önce kısa filmlere müzik yapmaya başlayan ikili zamanda geri gidip İsveç sinemasının altın dönemlerinden sessiz filmlere ses olmaya başlamışlar.

YoJuliet, bu yıl üçüncüsü düzenlenen Uluslararası Mitoloji Film Festivali (UMFF) kapsamında 27 Eylül Cumartesi günü saat 17.00’de Beyoğlu Sineması’nda sahne alacak. İkili, Selma Lagerlöf’ün edebiyatından doğmuş olan ve Mauritz Stiller’in yönetmenliğinde sinemaya uyarlanmış Gunnar Hedes Saga filmine kendi besteleriyle eşlik edecek. Filme kitabıyla ilham veren, Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan ilk kadın yazar Selma Lagerlöf’ü, dünya çapında tanınan Uçan Kazlar hikâyesinden hemen hatırlayacaksınız. İsveç sinemasının ilk altın çağına damga vuran yönetmen Mauritz Stiller, Greta Garbo’yu keşfederek sinema tarihine kazandıran isim olarak hatırlanıyor.

Bu yıl İzmir, Aydın, Manisa, İstanbul ve Çanakkale’de ücretsiz olarak sanatseverlerle buluşan UMFF kapsamında ve İsveç Konsolosluğu desteğiyle gerçekleşecek etkinlik öncesi YoJuliet’e sorularımızı yöneltme imkânı bulduk. 

Julia Sandwall (yaylılar, piyano) ve Yohanna Eek Björnulfson (vokal, vurmalı çalgılar)

- YoJuliet’i ilk kez keşfedecek okurlara tek bir cümleyle nasıl tanımlarsınız?

YoJuliet, vokal, yaylılar ve perküsyonla düşsel ses manzaraları yaratan İsveçli deneysel bir film müziği ikilisidir.

- UMFF kapsamında İzmir’de ve ardından Efeler Belediyesi’nin ev sahipliğinde Tralleis Antik Kenti’nde konser verdiniz. Bugün kadim şehir İstanbul’un en özel yerlerinden birinde Beyoğlu’nda konser vereceksiniz. Ne söylemek istersiniz?

Tüm bunlar bizim için gerçekten inanılmaz derecede çok şey ifade ediyor. Yohanna ile birlikte çalışmaya başlamamız, hayatta yalnızca birkaç kez yaşanabilecek bir şanstı. Bizim yaptığımız şey, müziğin içine kendimizi, ikimizin ruhunu katmaktı. Türkiye’de bu güzel şehirlerde ve mekanlarda konser vermek beklenmedik güzelliklerin yeni bir hatırlatıcısı bizim için. Sanatsal olarak da ayrıca Türk müziği ve kültürünün sunduğu tüm yeni izlenimler, sesler ve özellikle ritimler çok heyecan verici geliyor!

Tralles’teki konserimiz, hem bir duo olarak hem de bireysel müzisyenler olarak şimdiye kadar yaşadığımız en olağanüstü deneyimlerden biriydi. Mekânın güzelliği her şeyin ötesindeydi. Büyülüydü, çok güzeldi ve hem kutsal hem de iyileştirici bir his taşıyordu. Antik taşların arasında çalmak, sanki zamanın içinden geçen görünmez bir akorun parçası olmak gibi.

- Siz bugünün filmleri dışında, özellikle İsveç’in yüz yıllık sessiz sinema mirasıyla bugünün izleyicileri arasında bir köprü kuruyorsunuz. Geçmişin bu özel filmlerine müzik yaparken geleneği korumak ile tamamen yeni bir şey oluşturmak arasındaki dengeyi nasıl sağlıyorsunuz ve bu projelerin modern izleyicide hâlâ karşılık bulmasını neye bağlıyorsunuz?

Film analizinde çok titiz davranıyoruz; müziği oluşturmadan önce tüm karakterleri ve ayrıntıları iyice tanımaya özen gösteriyoruz. Bu aşama tamamlandığında ise müzik adeta kendi kendini yaratıyor; gelenek ve yeniliğin ötesine geçen bir yolculuğa çıkıyoruz. Geleneğe saygılıyız ama kuralları yıkmaktan da çekinmiyoruz. En önemlisi, müziğin filmle kusursuz biçimde bütünleşmesi. Eğer insanları etkileyebiliyorsak, film tarihini bugüne yeniden kazandırıyoruz demektir. Seyircilerimiz sık sık “bu bambaşka bir şey” diyerek deneyimi benzersiz buluyor. Canlı müzik bestelemek ve icra etmek bizim için bir tür zaman yolculuğu; bu duygu seyirciye de geçiyor. Yüz yıllık bir film, yeni müzikle birleştiğinde yeni bir eser haline geliyor. Sessiz filmin siyah-beyaz ve yavaş temposu ise bugünün hızlı tüketim alışkanlıklarından tamamen farklı. Belki de bu yüzden içimizde dingin ve huzurlu bir yanı uyandırıyor; yeniden temas etmemiz gereken bir yanı…

- Bu yıl UMFF’nin teması “Mitoloji ve Kadın”dı. Bestelerinizde mitolojik ögeler kullanan bir ikili olarak sizin mitolojik kahramanınız kim?

Biz YoJuliet olarak İskandinav tanrıçası Eir’i seçiyoruz. Eir, mitolojide daha az bilinen bir tanrıça ve aynı zamanda bir valkyrie (öldürülenleri seçen savaşçı kadınlar). Şifa ve tıbbın tanrıçası olarak anılması, bizim müziğe bakışımızla güçlü bir bağ kuruyor. Biz de müziği yalnızca bir sanat formu değil, aynı zamanda iyileştirici bir güç, kalplere dokunan bir ritüel olarak görüyoruz. Eir’in merhameti, özeni ve iyileştirmeyi temsil eden varlığı, müziğimizin taşıdığı ruhu da yansıtıyor.

- İsveç ve Türkiye’nin çok farklı mitolojileri, tarihleri ve müzik gelenekleri var. Sizce müzik bu kültürler arasında nasıl bir ortak zemin yaratabilir?

Ah, bu büyük ve önemli bir soru. Bizce yeni ve farklı bir şey duyduğunuzda, çoğu zaman onun arkasındaki kültürü de tanımak istersiniz; bu yönüyle müzik, diyaloğun ve bağın kapısını aralayan bir araca dönüşüyor. Bizim kendi geçmişlerimiz de çok farklı; ben klasik müzik eğitimi aldım, Yohanna ise Rio karnavallarında perküsyoncu olarak adeta sokakta yetişti. Müziğimizde keman ve Brezilya surdolarından tren seslerine ve hatta kazma kürek darbelerine kadar farklı geleneklerden enstrümanları bir araya getiriyoruz. Bu, köken ne olursa olsun ortak bir zemin yaratmanın ne kadar kolay olduğunu gösteriyor.

- İstanbul’a geliyorsunuz. Şehri görmek için vaktiniz olacak mı?

Evet, İstanbul’da konserlerimiz öncesinde birkaç serbest günümüz olacak. Bu zamanı şehri keşfetmek için değerlendirmeyi çok istiyoruz. Özellikle büyük pazarlardan birini gezmek bize çok cazip geliyor; renkler, sesler ve hareketlilik bizce ilham verici olacak. Topkapı Sarayı da görmek istediğimiz yerlerin başında geliyor; tarihi atmosferiyle bize çok şey hissettireceğine inanıyoruz. 

- Konseriniz sonrası dinleyicilerin hangi hisle ayrılmasını istiyorsunuz?

Bir düşünceden ziyade bir duygu ya da bir imge. Müziğimizin, zihinsel olandan çok daha soyut bir düzeye hitap ettiğini düşünüyoruz.

- Eğer YoJuliet’in “soundtrack’i” olsaydı, hangi şarkılar ya da ruh halleri mutlaka içinde yer alırdı?

Rio’dan bir karnaval sambası, bir yaylı dörtlü ve belli bir doz rock’n roll. Film müziği bestecisi Cristobal Tapia de Veer ve David Bowie mutlaka içinde olurdu. Ve güçlü, ritimli ve dokunaklı bir eklektizmin atmosferi…

- İkili olarak sahneye çıkmadan önce gerçekleştirdiğiniz herhangi bir ritüeliniz ya da alışkanlığınız var mı?

Yohanna’nın dans çalma listesini açıyoruz ve birkaç şarkıya dans ediyoruz. Sonra hazır oluyoruz!

- Sizi heyecanlandıran yeni projeleriniz neler?

Hepsi! Şu anda İsveç’te sonbahar için bir turnemiz ve bir albüm kaydımız var, bu bizi oldukça heyecanlandırıyor. Bir de uluslararası sessiz film festivali… Ayrıca yeni film iş birlikleri üzerinde de umutluyuz; özellikle yeni bir uzun metraj film için müzik bestelemek istiyoruz.

İlgili İçerikler