Ryan Gander kedileri, saksağanı ve sivrisineğiyle İstanbul’da: İyi sanat ya da sanatın iyi yorumu, suç araştırması yürütmeye benziyor
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Ryan Gander kedileri, saksağanı ve sivrisineğiyle İstanbul’da: İyi sanat ya da sanatın iyi yorumu, suç araştırması yürütmeye benziyor

"Fare küçük çünkü bu iş yüksek sesli seslere neden kulak vermediğimizle ilgili. Etrafımızdaki işaret sistemlerinde, biri bağırdığında ya da parlak neon renklerinde yanıp sönen şeyler gördüğümüzde, bize reklam dilini hatırlatır. Ve hemen sorgularız"

Ryan Gander kedileri, saksağanı ve sivrisineğiyle İstanbul’da: İyi sanat ya da sanatın iyi yorumu, suç araştırması yürütmeye benziyor
Kredi: Fevzi Ondu

Bir duvarın dibinde, minicik bir delikten çıkan fare başını uzatıyor; cılız bir sesle kekeliyor: “I… I… I…” diyor. Bu sahne, eminim sosyal medya akışınıza da düşmüştür. İşte o küçük animatronik fare, aslında büyük bir sanat anlayışının sesi… Britanya’nın en üretken sanatçılarından biri olarak gösterilen Ryan Gander’ın! Paris’teki Pinault Collection’da yer alan bu eser, sanatçının dünyayı nasıl gördüğünün bir özeti niteliğinde. O, yüksek sesle bağıran imgelerin değil, sessizce fısıldayan işaretlerin peşinde… Ve şimdi İstanbul’da.

PİLEVNELİ Dolapdere’de bugün (12 Kasım) ziyarete açılan ve 13 Aralık’a kadar devam edecek olan “Pussies and Places”, Gander’ın İstanbul’daki ilk kişisel sergisi. Düşük tavanlı bir ofis mekânında konumlanan yerleştirmeler, ilk anda insana Harikalar Diyarındaki Alice’in tavşan deliğinden geçmiş gibi bir his veriyor. Serginin merkezinde yer alan The Magpie’s Tale (Life’s a Bite), sanatçının yazdığı eski bir fabldan yola çıkan bir hikâyeyi anlatıyor. Hakkında ne hissedersiniz bilmem ama masalı bir saksağan anlatıyor. Sergideki mermer kediler ise ziyaretçilerin yönünü değiştiriyor. Tıpkı Gander’ın sanatının yaptığı gibi; alışkanlıkları yerinden oynatıyor, bakmayı yeniden öğretiyor.

Modern sanatın gösterişçiliğine karşı ince zekâsıyla direnen Ryan Gander, “İyi sanat ya da sanatın iyi yorumu, bir suç soruşturması yürütmeye benzer,” diyor. Ziyaretçilerden de sergiyi gezerken tıpkı bir dedektif gibi deliller toplamalarını ve detaylara dikkatle eğilmelerini istiyor. Çünkü Gander’ın dünyasında anlam her yerde! Onun İstanbul’a taşıdığı bu özgün evreni ziyaret etmeden önce sizi söyleşimize davet ediyoruz.

Ryan Gander, “The Magpie’s Tale (Life’s a bite)” Sanatçının ve Basement Roma’nın İzniyle, Fotoğraf: Daniele Molajoli

“İyi sanat ya da sanatın iyi yorumu, bir suç araştırması yürütmeye oldukça benziyor”

- Merhaba sayın Gander. “Dünya, işaretler ve sembollerle dolu bir yer. Yeter ki bakmayı bilelim” diyorsunuz. Gündelik hayatın içinde çoğu zaman gözden kaçan şeylere dikkatle bakma, onları fark etme alışkanlığınız nasıl başladı? Bu bakışın ilk kıvılcımı neydi?

Tam emin değilim. Dünyayı başkalarından farklı gördüğümden de emin değilim. Böyle düşünmek biraz kibirli olurdu. Fakat şunu biliyorum. Bir galeriye ya da müzeye girdiğimizde, bizden işaretler, göstergeler ve anlam aramamız istendiği için nesnelerde bunları görürüz. Müzeden çıkıp sokağa döndüğümüzde ya da hayatımıza geri girdiğimizde, artık görmeyiz. Çünkü artık dikkat etmeyiz.

Sanırım hayal gücüne sahip olmanın ya da yaratıcı düşünmenin becerisi dikkat etmekte ve her şeyde anlam olduğunu fark etmekte yatıyor. Bu ister doğal bir işaret olsun ister uzlaşıya dayalı bir işaret. Yani birinin kasıtlı biçimde iletişim kurmak için yaptığı bir işaret olabilir ya da tamamen tesadüfen, hiçbir niyet olmadan, hiçbir “yazar” olmadan ortaya çıkan bir işaret olabilir.

Bende özel bir güç olduğunu düşünmüyorum. Ama çocukken Sherlock Holmes’u çok severdim. Çünkü o, kimsenin fark etmediği ipuçlarından, gizli mesajlardan anlam çıkarabiliyordu. Büyüyüp sanat öğrencisi olduğumda aklıma geldi. Sanırım iyi sanat ya da sanatın iyi yorumu, bir suç araştırması yürütmeye oldukça benziyor.

- Galerideki bir eseri algılayışımızın doğadaki bir şeyi algılayışımızdan farklı olması doğal değil mi? Sonuçta çağdaş sanat, anlamını yalnızca nesnenin kendisinden değil, çevresindeki mekân ve bağlamdan da alıyor. Yine de siz galerinin içinden gündelik dünyaya dikkat kesilmemiz için bir çağrıda bulunuyorsunuz. Bu çağrı, görsel dillerin hiyerarşisini güçlendiriyor mu yoksa onu tersine mi çeviriyor?

İkisini de yapmıyor. Aslında şunu gösteriyor: Anlam her yerde, yeter ki onu almaya açık olalım. Dünyada, niyeti olmayan şeyleri yorumlayabiliriz. Ama galeride, niyet taşıyan şeyleri yorumlarız. Fakat zihnin yaptığı egzersiz tamamen aynıdır. Aynı kas çalışır, aynı endorfin salgılanır, o zihinsel çeviklikten aynı haz duyulur.

Bu soru, tüm sanatın galeride gerçekleştiğini varsayıyor. Oysa sanatın tamamı galeride olmaz. Galeri çoğu zaman dünyada olup biten şeylerin belgelerinin sunulduğu bir arşiv ya da raf gibidir. Sanatın kendisi her zaman galeride ortaya çıkmaz, genellikle sanatın kanıtı galeride bulunur.

Anlamın hiyerarşisine gelince, anlam her yerdedir. Şu anda üzerindeki kıyafetler bile kim olduğunu, nereden geldiğini, kim olmak istediğini, neye özendiğini anlatır. Bu bir göstergebilimdir. Ve bu iletiler, bence bir müzede sergi açan bir ressamın seni bir şeye ikna etmek için kullandığı görsel dilden çok daha etkilidir.

Bir hiyerarşi olduğunu düşünmüyorum. Sadece niyet var. Niyet dediğimiz şey de mesajı oluşturan kişiye göre değerlendirdiğimiz bir şey. McDonald’s reklamına baktığında bile göstergebilim, anlam ve kültürel işaretleri okursun ama bunu önemsememeyi seçersin. Onu anlam hiyerarşisinin en altına koyarsın. Bence bu oldukça gri bir alan. Kimin neyle ilgilendiğine bağlı.

Ryan Gander, “İstanbul” Sanatçının İzniyle, Fotoğraf: Ryan Gander Studio

- The Magpie’s Tale (Life’s a Bite, 2025) adlı yerleştirme, düşük tavanlı, ofisi andıran bu alanın tamamını kaplıyor. Burada, sizin yazdığınız eski bir fablı anlatan bir saksağan beliriyor. Bu hikâyenin ritmini ve tonunu nasıl geliştirdiniz?

Ritmi ve tonu ödünç aldım, ya da belki sahiplendim desem daha doğru olur. Nasıl ki yanık toprak rengini bir anlamı, geçmişi ve mirası olduğu için kullanırsan, ben de bu anlatının tonunu ve ritmini o şekilde kullandım. Bu ritmi ve tonu Grimm Kardeşler’in masallarında, başka halk hikâyelerinde ya da benzer folklorik anlatılarda bulabilirsin. Bu, eski bir fablın ritmi ve tonudur. Bu tür hikâyeler yazıya geçirilmez, sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Şarkılar nasıl kullanılıyorsa, fabllar da anlamı ya da mesajı iletmek için kullanılırdı. Çoğu zaman sonunda bir öğüt olurdu, hikâyenin sonunda ahlaki bir sonuç gibi. Birçoğu dine dayanırdı, bir kısmı ise toplumsal kuralları pekiştirerek saldırganlıktan uzak, istikrarlı bir düzen kurmayı hedeflerdi. Çocuklara öğretmek ve bilgiyi bir nesilden diğerine aktarmak için anlatılırdı. Yani biçim tamamen ödünç alınmış durumda. İçerikse bana ait, o hikâyeyi ben yazdım.

“Bir sanat eserinin tek bir yorumu varsa o iyi bir eser değildir”

- Bu hikâyenizde şunu merak ediyorum. Türk kültüründe saksağan hem dedikoducu bir kuş hem de kötü ruhları uzaklaştırdığına inanılan bir figür. Siz bu kuşu anlatıcı olarak neden seçtiniz? Sizin dünyanızda saksağanın neyi temsil ediyor?

Saksağanla ilgilenmemin nedeni bu; farklı kültürlerde çok farklı anlamlara gelmesi. İngiliz kültüründe batıl inançla ilişkilendirilen, açgözlü, kendine düşkün, parlak nesneleri çalan bir kuştur. Yüzeye takıntılıdır, derinliğe değil. Anlama, duyguya ya da emeğe değil, zenginliğe ve kazanca yöneliktir. Bunun dışında batıl inançla ilgili tekerlemeler de vardır, kaç saksağan gördüğüne göre şansının iyi mi kötü mü olacağını ya da kaç çocuğun olacağını söylerler.

Saksağanı ilginç kılan şey, her ülkede farklı biçimde yorumlanması. Bu da onu esnek ve değişken bir gösterge hâline getirir. Böylece bir sanat eserinin yorum çeşitliliğini artırır. Benim düşünceme göre bir sanat eserinin tek bir yorumu varsa o iyi bir eser değildir, çünkü bu yalnızca iletişimdir, sanat değildir. Eğer bir eser, ona bakan her kişi kadar farklı anlam taşıyabiliyorsa o zaman olağanüstü bir eserdir. Yorumları severim. Hiçbir işimin tek bir anlamı yoktur. Hatta yorumları o kadar severim ki onları biriktiririm. Bu yüzden saksağan, bir sanat işinde kullanılabilecek çok açık, değişebilir ve olumlu bir gösterge. Ama bundan da önemlisi, henüz kedilerden söz etmedik. Bence kedi, bildiğimiz tüm gösterge sistemleri içinde en çok farklı biçimde yorumlanan hayvan.

Kamusal görünen, elit bir alan

- İşte bu da bir sonraki soru… Galerinin her tarafında mermer kediler ziyaretçileri karşılıyor, hareketlerini mekân boyunca yönlendiriyor. İstanbul kedileriyle tanınan bir şehir. Bu işi burada görmek, sanki doğal yerine dönmüş gibi hissettiriyor. Bu kediler mi bizi yönlendiriyor, yoksa biz mi onların alanına giriyoruz? Kimin yolundan geçiyoruz? Ve tekrar, kedilerin kullanımından söz edersek, bu işle ilgili eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Umarım insanlar bu işi farklı şekillerde okur, çünkü bağlam her zaman çok şey belirler. Bu işi altı ya da yedi yıldır yapmak istiyordum. Buraya özel olarak tasarlanmadı. Şehirdeki kedi kültürünün farkındaydım, ama bu iş dünyadaki herhangi bir şehre ait olabilir. Burada daha çok sosyopolitik, sosyolojik fikirler. İçeriden biri olmanın, dışarıdan biri olmanın, yerli olmanın, yabancı olmanın, toplumun içine bakan bir birey olmanın ya da dışarıdan topluma bakan biri olmanın ne anlama geldiğiyle ilgili. Toplumsal anlamda kamusal ve özel olanla, aynı zamanda kapitalist anlamda kamusal ve özel olanla ilgili. Sanat dünyası hayal gücünde bile kamusal bir yer değildir. Kaç tane müze yöneticisi öyle olduğunu iddia ederse etsin, öyle değildir. Kapsayıcı değil, dışlayıcıdır. Seçkincidir ve bütünüyle kapalıdır.

- New York kedileri & İstanbul kedileri: Bakımlı, özgür ve biraz küstah

Bu fikir benim için ilginç. Çünkü bu kediler sokak kedileri. Başıboş kediler. New York’taki kedilerden esinlendim. Oradaki kediler çok zayıf, çünkü onlara ne bakılır ne de yemek verilir. Bu yüzden İstanbul’daki kedilere hiç benzemezler. Buradakiler bakımlı, hatta şımartılmış ve lüks görünümlü. Dün gece bunu düşündüm. Bu da bana çok ilginç geliyor. Çünkü ev kedisi diyoruz, öyle değil mi? Bu hem evcil hem evde yaşayan anlamına gelir. Oysa bu kediler için ikisi de doğru değil. Ev kedisi insan tarafından sahiplenilmek üzere yetiştirilmiştir. Yüzyıllar boyunca insanların ilgisini çekmek, onların bakımını kazanmak için çeşitli davranış özellikleri geliştirmiştir. Evcil derken aslında kedinin insanı etkilemek için geliştirdiği özelliklerden söz ederiz. Buradaki kedilerse bunu bir adım öteye taşıyor. Artık insanın ilgisini memnun ederek değil, ilgilenmeden kazanıyorlar. Bir evde yaşamıyorlar, ev kedisi değiller, insanla ilgilenmiyorlar, ona arkadaşlık etmiyorlar. Şehrin içinde özgürce dolaşıyorlar, umursamaz görünüyorlar, yemek ve bakım görüyorlar, sonra yine kendi yollarına gidiyorlar. Bu yüzden bu kediler bana biçim olarak güzel ve şehre görsel bir katkı sunsalar da dürüst olmak gerekirse biraz küstah görünüyorlar.

Hiçbir Şeyi Boyamak Üzerine…

- Yer adlarını taşıyan resimlerde babanızın eski slayt kartlarından ilham almışsınız. Solmuş renkler, ışık izleri, zamanın bıraktığı küçük kusurlar... Bu slaytları ilk gördüğünüz anı hatırlıyor musun? Onlar sizde nasıl bir zaman duygusu uyandırdı?

İlk kez on yaşındayken gördüm. Babam projeksiyon cihazını kurmuştu, bana ve kardeşime Amerika’da annemle birlikte yaşadıkları dönemin slaytlarını gösterecekti. İlk gördüğümde kartın üzerinde “Washington D.C.” yazıyordu. Amerika’da bir yolculuk yapıyorlarmış. Gittiği yerlerin isimlerini iğneyle film üzerine kazımış, onları slayt makarasına yer işareti olarak koymuş. Film yüzeyine iğneyle kazıdığında üzerinde tam bir kontrolün olmaz. Böyle mikro ölçekte yapılan bir şeyi büyüttüğünde her kusuru görürsün. Şimdi onlara resim olarak baktığımda inanılmaz canlı ve soyut görünüyorlar; sanki sanat dünyasının beklediği türden, sergilenmeye hazır soyut tablolar gibiler.

İlk gördüğüm zamanı hatırlıyorum. O dönemde ışık yayan teknoloji çok azdı. Projektörün parıltısı ve fanın sesi neredeyse dini bir deneyim gibiydi. Projektör ya da 16 milimetrelik film cihazı açıldığında bu çok heyecan verici bir andı. O slaytlar bana çok gelişmiş, yüksek teknoloji ürünü gibi görünmüştü, gerçekte hiç öyle olmasalar da… Sanırım o büyü ışığındaydı.

Bu resimlerde sevdiğim şey, aslında bir kelimeyi ya da yazıyı boyamıyor oluşum. Bir imgeyi de boyamıyorum. Aynı anda hem bir fikri hem de o fikrin herkesin zihninde aldığı biçimi resmediyorum. Ve o fikir, bakan herkes için tamamen farklı. Bir yandan da hiçbir şey boyamıyorum, çünkü bu kelimeler film tabakasının kazınmış yerlerinden oluşuyor. Yani filmdeki eksiklik ışığın geçmesine izin veriyor. O yüzden “hiçbir şeyi” boyadığımı ya da “ışığı” boyadığımı söyleyebilirsin. Ya da insanların bir yeri kendi yaşam deneyimlerinden hatırlayıp düşünmeleri için bir katalizör boyadığımı da söyleyebilirsin.

Başka bir deyişle, tek bir tabloda bin imgeyi birden boyuyorum. Bu, o yere gidip gitmediğine, o yerle ilgili klişelere ya da anılarına sahip olup olmamana bağlı. Eğer orada yaşamışsan, o yerle kurduğun ilişki bambaşkadır. Benim gibi görselden çok bilişle ilgilenen kavramsal bir sanatçı için bunlar belki de yapılmış en kusursuz peyzaj resimleri.

- Tabii bazı resimlerinizdeki yerler, örneğin Herul, gerçek bir yer değil.

Evet. Bence zihinde tasarlanan, gözle belgelenmeyen yerleri resmetme fikri, yaptığım işlerin çoğunun hayali yerlerden oluşmasıyla tekrar eder. Gerçek olmayan, kurgusal yerler bunlar. Bu nedenle yalnızca hayal edilebilirler. Ancak dolaylı kanıtlarla var olabilirler. Bu yerleri gidip belgelemek ya da doğrudan deneyimlemek mümkün değildir.

“Fare küçük çünkü bu iş yüksek seslere neden kulak vermediğimizle ilgili”

- Şu anda Bourse de Commerce’te sergilenen ikonik işiniz I…I…I (The White Mice)’te, duvardaki küçük bir delikten animatronik bir fare başını uzatıyor ve kızınızın sesiyle kekeliyor. Neden bir fare ve neden bu kadar kırılgan bir ses? Bu iş, İstanbul’da karşılaştığımız saksağan ya da mermer kediler gibi “kenarda konuşan küçük anlatıcılarla” nasıl ilişkilendirilebilir?

Onlarla ilişkili değil. Bu, sanatın güzelliği. Tek bir tema, konu ya da üslup izlemek zorunda değilsin. Pek çok sanatçı bunu yapar, çünkü kolaydır. Ama benim için sanatın amacı ilerlemektir; zorlayıcı, öğrenmeni sağlayan işler yapmak. Başlangıçta sonucu tahmin edemediğin, seni başka bir yere götüren işler. Bu anlamda, o eserlerle doğrudan bir bağ yok. Bağ varsa o da benim yapmış olmamdır. Fare küçük çünkü bu iş yüksek sesli seslere neden kulak vermediğimizle ilgili. Etrafımızdaki işaret sistemlerinde, biri bağırdığında ya da parlak neon renklerinde yanıp sönen şeyler gördüğümüzde, bize reklam dilini hatırlatır. Ve hemen sorgularız. Neden bu kadar dikkat çekmeye çalışıyor, diye düşünürüz. O yüzden o mesajları genelde reddederiz, uzak durulması gereken bilgi olarak görürüz.

“Ceketimin cebinde ne olduğunu görmek ister misin?”

Sanat dünyasında da aynı şey geçerli. Orası yüksek sesli, yüzeysel, dikkat çekmeye çalışan ama anlamı, derinliği, titizliği çok az işler ile doludur. Görsel olarak eğlenceli, ama sığ ve öğretici olmaktan öteye geçmeyen işler. Ve bu giderek artıyor. Hepimiz farkındayız. Eserler artık gerçek bir sanat işi olmaktan çok, sanatın motifine ait bir hatıra nesnesine dönüşüyor.

Fareler, yani o küçük fare ailesi, bunun tam tersini yapıyor. Birine yere yakın, küçük, gizlenmiş, alçak sesle konuşan bir şey sunduğunda, dikkat çekmek yerine ilgiyi farklı bir biçimde uyarırsın. İnsanlar eğilmek zorunda kalır, yaklaşır, çevresindekileri susturur, sesi duyabilmek için odaklanır. Bu fiziksel bir katılım yaratır. Böylece söylenen söz ya da verilen mesaj onlar için daha anlamlı hâle gelir.

Bu, gümüş tepside sunulan bir şeyle, birine “Ceketimin cebinde ne olduğunu görmek ister misin?” demek arasındaki fark gibidir. Ne olduğunu bilmez, ama merak eder. Bu, izleyicinin dikkat süresini artırmak için kullanılan sanatsal bir sergileme aracı.

Asıl mesele, izleyicinin fareyle empati kurması. Onu koruma isteği duyarsın, bu da hemen bir ilişki kurmanı sağlar. Bu yüzden o ses, o kırılganlık, aslında bir bağ kurma biçimi.

Ödev: Okların peşine düş!

- Son soru, eğer bize gündelik hayatta rastladığımız şeylere farklı bakabilmemiz için küçük bir görev verecek olsaydınız, bu ne olurdu? Şehrin gürültüsü içinde, yarın farklı görmeye başlamak için bakışımızı nereye çevirmeliyiz?

Desen tanıma. Gelişmiş bir desen tanıma yetisi otizmin avantajlı özelliklerinden biridir. Kendine bir proje belirlemeni isterdim. Bir gününü buna ayır. Bir fotoğraf makinesi al ve tüm gün ok işaretlerini fotoğraflamaya çalış. Sonra okların desenini fark ettiğinde, o seni bir sonrakine götürecektir. Sonraki gününü ise şeylerin arasındaki bölünmeleri fotoğraflamaya ayır. O zaman da başka bir sistem göreceksin. Ya da şehirde yürürken ortaya çıkan başka bir kentsel anlatı. O anlatıyı izle, onun peşine düş.

* * *

Belki de sanat dediğimiz şey, o minicik fareyle kurulan sessiz bir göz teması kadar basit. İnsan bazen bir sergide değil de bir metrobüs hattında, bir market rafında, otobüs camında, bir kedinin bakışında buluyor o anlamı… Ryan Gander’ın işlerinde ukalalık yok. “Bunu da anlamıyorsan senin suçun.” havası hiç yok. Aksine “Eğil biraz ve bak şuraya!” diyor ve biz onun gibi düşünmediğimizde daha mutlu oluyor. Gander’ın dediği gibi, iyi sanat biraz dedektiflik gibi. Galiba hepimiz biraz Sherlock olmalıyız; kim bilir, belki bir gün o ok işaretleri bizi kendi hikâyemize götürür.


Not: Gündelik yaşamın gözden kaçan detaylarını ele alan ve izleyiciyi kendi anlatılarını yaratmaya teşvik eden “Pussies and Places” sergisini, 12 Kasım – 13 Aralık 2025 tarihleri arasında, Salı’dan Cuma’ya 10.00 – 17.00, Cumartesi 11.00 – 17.00 saatleri arasında PİLEVNELİ Dolapdere’de ziyaret edilebilir.

Ryan Gander kimdir?

Ryan Gander, heykel, film, yazı, grafik tasarım ve performans gibi farklı disiplinlerde üreten çağdaş bir sanatçı. Gündelik hayatın gözden kaçan ayrıntılarını felsefi bir mercekle yeniden yorumluyor; izleyiciyi pasif bir seyirden çıkarıp, kendi bağlantılarını kurmaya ve çok katmanlı hikâyeler oluşturmaya davet ediyor. Gander’ın işleri çoğu zaman bir bilmece ya da birbirine geçmiş anlam ağları gibi çalışıyor; tek bir cevabı değil, çok sayıda olasılığı açığa çıkarıyor.

Manchester Metropolitan University’de Etkileşimli Sanatlar eğitimi aldıktan sonra Amsterdam’daki Rijksakademie ve Maastricht’teki Jan van Eyck Akademisi’nde çalışmalarını sürdürdü. University of Huddersfield’da Görsel Sanatlar Profesörü olarak görev yaptı; Manchester Metropolitan University ve University of Suffolk tarafından fahri doktora unvanına layık görüldü. 2017’de çağdaş sanata katkılarından dolayı Britanya İmparatorluk Nişanı (OBE) aldı, 2022’de ise Kraliyet Akademisi üyeliğine seçildi. Eserleri Tate Modern, Chicago Çağdaş Sanat Müzesi ve Viyana Modern Sanat Müzesi koleksiyonlarında yer alıyor. Gander, çalışmalarını Suffolk ve Londra’da sürdürüyor.

(Fotoğraf: Jay-Russell)

 

İlgili İçerikler