CHP’ye yönelik “mutlak butlan” süreci, bir parti içi iktidar kavgası ya da yargının siyasete müdahalesinin çok ötesinde. Ortada partinin kendi seçim mekanizmalarının yok sayılması, üye ve delege iradesinin askıya alınması, yargı eliyle siyasal alanın yeniden düzenlenmesi gibi çok ağır bir tablo var. Ancak bu tabloyu asıl önemli kılan şey, Türkiye’de rejimin geldiği yeni eşiği göstermesi.
19 Mart sonrasında Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, belediyelere ve CHP’li aktörlere dönük operasyonlar, Türkiye’nin rekabetçi otoriterlikten hegemonik bir otoriterliğe doğru ilerlediğine dair önemli işaretler barındırıyordu. Çünkü burada, seçimlerin hâlâ yapıldığı ve muhalefetin tüm eşitsiz koşullara rağmen kazanma ihtimalini koruduğu bir düzenden, muhalefetin seçim kazanma kapasitesinin sistematik biçimde daraltıldığı, sembolik varlığa ya da kontrollü/sadık muhalefet konumuna itildiği yeni bir safhaya geçiş söz konusu. Bu nedenle, ülkenin seçim kazanma ve muhalefeti organize etme kapasitesi en yüksek aktörü olan CHP’ye yönelik polis baskını ve seçilmiş genel başkanın değiştirilmesi, bu dönüşümün devamında açılan keskin bir fay hattı olarak görülebilir. Bu okumaya katılmakla birlikte, Türkiye açısından bu sürece eklemlenen daha derin bir boyut olduğunu düşünüyorum: yeni kurucu anlatının, eski kurucu mirası yeniden düzenleme girişimi.
Bu yazıyı mutlak butlan sürecinden önce düşünmeye başlamıştım. Ardından Kılıçdaroğlu’nun bayram mesajı ve Bülent Kuşoğlu’nun T24’te Cansu Çamlıbel’e verdiği mülakat geldi. Kılıçdaroğlu, attığı adımın olası sonuçlarıyla da kurduğu iktidarın kopyası söylemle de Erdoğanizm’in ikinci aşamasındaki “yeni devlet koalisyonuna” eklemlendiğini gösteriyordu. Kılıçdaroğlu ile hayli yakın çalışmış bir isim olan Kuşoğlu’nun mülakatında ise siyaset, bildiğimiz rekabet alanı olmaktan çok “devletin sürekliliği”, “Erdoğan sonrası kontrollü geçiş”, “kaosun önlenmesi” ve “büyük resim” üzerinden tarif ediliyordu. Bu dil, Türkiye’de Erdoğanizm’in ikinci aşamasını anlamak açısından önemli bir işaret. Bir süredir dış politika, jeopolitik belirsizlik, küresel düzenin çözülüşü ve “devlet aklı” vurgusu, içeride siyaseti daraltan ve muhalefeti yeniden hizaya sokan bir kaldıraç işlevi görüyor. Muhalif aktörlerin bir kısmı ise bu anlatıya eklemleniyor.
Erdoğanizm’in ikinci aşaması
Erdoğanizm’in ilk aşaması, eski seçkinlere karşı “gerçek halkın” iktidara yürüyüşü anlatısıydı. Ak Parti’nin kuruluş anlatısı vesayetçi devlet elitlerine, askeri müdahalelere, başörtüsü yasaklarına, yargı müdahalelerine ve toplumsal dışlanmışlıklara karşı kurulmuştu. Bu anlatıda CHP, çoğu zaman eski merkezin, statükonun ve devletçi vesayetin sembolü olarak kodlandı. Bu söylemin toplumsal karşılık bulmasının nedeni sadece propaganda gücü değildi. Türkiye’nin yakın tarihinde gerçekten devlet eliyle üretilmiş dışlanmalar, eşitsizlikler ve mağduriyetler vardı. Öte yandan, Türkiye sağının yakıtı da bu tarihsel CHP karşıtlığı idi. Ak Parti bu hafızayı iktidarı boyunca siyasal sermayeye dönüştürdü. Üstelik CHP de eylem ve söylemleri ile zaman zaman isteyerek veya farkında olmadan bu anlatıyı körüklemişti.
Bugün başka bir aşamadayız. Erdoğanizm artık kendisini seçkin elitlere karşı halkın temsilcisi olarak değil, yeni merkezin kendisi olarak kuruyor. Savunma sanayii, milli teknoloji, güvenlik mimarisi, yeni anayasa, jeopolitik güç, “terörsüz Türkiye”, kontrollü normalleşme hamleleri ve “Türkiye Yüzyılı” söylemi tek tek politika başlıkları değil; birlikte okunduğunda yeni bir kurucu anlatının parçalarıdır. Bu anlatının temel iddiası şudur: Eski Cumhuriyet’in eksik, vesayetçi ve kriz üreten mirası aşılmış; onun yerine daha güçlü, daha merkezi, daha güvenlikçi, daha iddialı bir devlet aklı kurulmuştur.
Bu iddia yalnızca bugünü değil, Erdoğan sonrasını da kurmaya yöneliktir. Çünkü uzun süre iktidarda kalan yönetimler için mesele bir noktadan sonra yalnızca seçimi kazanmak değildir. Devleti, milleti, tarihi ve meşruiyetin sınırlarını yeniden tanımlama iddiası başlar. Kim halktır, kim devletin meşru parçasıdır, kim içeridedir, kim dışarıdadır; bu sınırlar yeniden çizilir. Öte yandan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaşı (görev süresinden ziyade) sebebiyle, Ak Parti’de Erdoğan sonrası tartışmalarının da yapılmaması, rejimin merkezinde olan kendisinin de bu planlamayı yapmaması pek gerçekçi değil. Bu nedenle bugünkü hamleleri sadece yargı araçsallaştırması ya da muhalefeti baskılama olarak değil, kurucu meşruiyet üretme çabası olarak okumak gerekir.
Bu kurucu iddianın önündeki temel sorun CHP’dir. Bütün tarihsel yüklerine, hatalarına, iç krizlerine rağmen CHP, Cumhuriyet’in kurucu hafızasıyla bağı olan ana siyasal aktördür, sevmeyenleri için dahi meşru bir siyasi temsili vardır. Erdoğanizm’in ikinci aşaması ise bu kurucu hafızayı bütünüyle reddetmekten çok, onu yeniden yorumlamak ve CHP’yi bu sahiplenmenin dışına itmek istiyor. Bu senaryodaki CHP bir iktidar alternatifi veya artık kurucu parti değildir, bir figürandır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetiminin sonrasında da parçalanmış, ayrışmış, toplum nezdinde itibarını kaybetmiş ve Cumhuriyet’in kurucu rolünü terk etmiştir. Bu “Türkiye Yüzyılı’ndaki” yeni Türkiye’nin kurucusu ve mimarı Ak Parti’dir. Hatta bu anlatıda, Erdoğanizm’in ilk döneminden farklı olarak, toplumdaki karşılığı hiç azalmamış olan Atatürk de sahipleniliyor. İktidar “CHP’siz Atatürkçülük” anlatısını devlet kapasitesi, savunma sanayii, stratejik otonomi, güçlü devlet fikri içerisinde konumluyor.
Yeni devlet koalisyonu, yeni anlatı
Mutlak butlan süreci tam burada anlam kazanıyor. Bu hamle, CHP’nin bugünkü liderliğini tartışmalı hale getirirken partinin kendi kendini yönetme kapasitesini de hedef alıyor. CHP, iktidara alternatif olmaktan önce kendi meşruiyetini kanıtlamak zorunda bırakılmak isteniyor. Bugünkü mesele CHP’nin sadece zayıflatılması değil, rakip kategorisinden çıkarılıp “yönetilemez”, “kriz üreten”, “devletin doğal sorunu” kategorisine taşınmasıdır.
Bu süreç üç mekanizmayla işliyor. İlki, devletin iktidarla özdeşleşmesi. Yargı, emniyet, denetleme kurumları, medya ve üniversiteler giderek rejim aygıtının parçasına dönüştürülüyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi altında zaten zayıflayan denge-denetim mekanizmaları, sadakat ağlarıyla daha da aşınıyor.
İkincisi, anlatının ele geçirilmesi. “Türkiye Yüzyılı”, milli teknoloji, savunma sanayii, jeopolitik güç, yeni anayasa ve küresel kaosa karşı güçlü devlet vurgusu, iktidar partisinden çok yeni kurucu irade söylemi üretiyor. Ak Parti artık ülkeyi yöneten parti olmanın ötesinde; ülkenin hangi tarihsel miras adına, hangi devlet aklıyla ve hangi meşruiyetle yönetileceğini belirleyen merkez olarak kendini konumlandırıyor.
Üçüncüsü, siyasetin yeniden dizayn edilerek, yeni bir devlet koalisyonunun kurulması. Yeni çözüm süreci ve 19 Mart ve CHP’ye dönük operasyonlar bu denklemi sağlayan iki önemli unsurdur. Yeni çözüm süreci ve İmralı yakınlaşması ile eski denklemin “güvenlik tehdidi” daha pragmatik bir mesafeye çekilirken, eski denklemin “merkez vesayetçisi” olarak kodlanan CHP yeni denklemin önce ana tehdidi, sonra da ehlileştirilmesi gereken aktörü haline getiriliyor. Bugünün siyasetinde belediye operasyonları, yolsuzluk iddiaları, parti içi krizler ve mutlak butlan davasıyla CHP “yönetilemez ve yönetemez” gösteriliyor. Mutlak butlan operasyonu ile de yeni devlet koalisyonunda bir figüran rolü veriliyor.
Öte yandan, Türkiye sağının tarihsel hafızasında CHP, elitizmin, vesayetin, halktan kopuk devlet aklının ve zaman zaman da “milli iradeye karşı duran” yapının sembolü oldu. Sağ geleneğin önemli bir kısmı kendi seçmen aidiyetini yalnızca ne oldukları üzerinden değil, “CHP’ye karşı olmak” üzerinden de kurdu. Bu bakımdan, CHP’yi ehlileştirmek, boyun eğdirmenin iktidar açısından ayrı bir zafer anı da olabileceğinin altını çizmek gerekiyor.
Karşı-kurucu anlatı mümkün mü?
CHP’nin seçilmiş aktörleri, İmamoğlu ve Özgür Özel için ise asıl soru burada başlıyor: Bu yeni merkez anlatısına karşı her seferinde daha da daralan bir siyasi alanda duyguları mobilize edebilecek karşı-kurucu anlatı kurulabilir mi? İktidarın inşa etmekte olduğu yeni merkez anlatısının zayıf noktalarını kendi karşı-merkez anlatısının kurucu malzemesine dönüştürebilir mi?
İktidarın yeni kurucu anlatısının zayıf noktaları belli. Bu yeni merkez anlatısının en zayıf yeri, güçlü devlet iddiasıyla kurumsal aşınma, milli gurur söylemiyle derinleşen sınıfsal eşitsizlik, jeopolitik güç anlatısıyla içerideki ekonomik ve toplumsal kırılganlıklar arasındaki açıktır. Bütün bunlar bir karşı anlatının dokunabileceği malzemelerdir. Ancak bunları “iktidar şunu da yapıyor, bunu da yapıyor” şeklinde parçalı eleştiriler olarak değil, seçmenin duygularını mobilize edebilecek, bütünlüklü bir karşı-kurucu anlatı olarak konuşabilmek gerekiyor.
İronik biçimde Ak Parti’nin yıllarca “devlet partisi” olmakla suçladığı CHP, bugün baskı altında yeniden “milletin partisi” olmaya zorlanıyor. Özel yönetiminin millete, üyeye, meydanlara ve toplumsal mobilizasyona dönmesi bu nedenle bu karşı-kurucu anlatı açısından bir başlangıç anı olabilir. Mutlak butlanla devlete yaslanan çizgi, CHP’nin kurucu rolünü ve iradesini yeni devlet koalisyonuna teslim etme riski taşırken; topluma yaslanan çizgi, Cumhuriyet’in kurucu mirasını demokratik bir gelecek iddiasıyla yeniden kurma imkânını da taşıyor.
İki hat arasındaki koşulları eşit olmayan bu mücadelenin sonucu yalnızca CHP’nin iç dengelerini belirlemeyecek. Türkiye’de siyasetin hâlâ toplumun iradesiyle mi, yoksa devlet adına konuştuğunu iddia eden dar bir grubun iradesiyle mi kurulacağını gösterecek. Bu yüzden mutlak butlan süreci, CHP’nin kongresine dair bir hukuki tartışmadan çok daha fazlasıdır: Türkiye’de kurucu meşruiyetin, siyasal rekabetin ve muhalefetin sınırlarının yeniden çizildiği bir rejim eşiğidir.


