Tutarsızlıklar zinciri ve gösteri sanatı olarak dış politika
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Tutarsızlıklar zinciri ve gösteri sanatı olarak dış politika

Bizim iktidar mensuplarımız -kurallara ve kurumlara dayanan devlet ilişkilerinin çoktan kalktığı- bulanık suda balık avlamak hevesiyle biteviye devinim halindeler. Kendi kendilerini mahallenin uyanıkları olduklarına da ikna etmiş durumdalar. Bu oportünizmi ise bizlere pragmatizm diye pazarlamaktan bıkmıyorlar

Tutarsızlıklar zinciri ve gösteri sanatı olarak dış politika

ABD Başkanı Trump ve onun “bölge valisi” konumundaki Büyükelçi Tom Barrack, Dışişleri Bakanı Fidan’ın baş gözdeleri. Trump’ın Erdoğan’ın sırtını sıvazlaması, ona göz kırpması, onunla şakalaşması Fidan’ın da sabah çağrıldığında akşamına Vaşington’a yetişmesi bunun son tezahürleri…

Fidan, her fırsatta Trump ve Barrack’ı övgülere boğmaktan geri durmuyor. Örneğin, ABD’nin İran’a ve Venezuela’ya tek yanlı askeri müdahale olasılığının ne denli arttığından hiç söz etmiyor. Bunları durduracak değil elbette ama dikkate alıyor mu, değerlendirmelerinde yer alıyor mu, o da belli değil.

Kısacası, bir gösteri sanatı, halkla ilişkiler faaliyeti sanıyorlar diplomasiyi… COP ve NATO zirvelerinin 2026 sırasıyla Antalya ve Ankara’da yapılmasından son derece hoşnutlar. COP’un başkanlığının Avustralya’da, hamallığının bizde kalmış olması umurlarında değil. Manşet hayalleriyle yaşıyorlar.

Düşünün, toprağın üstündeki yüzlerce zeytin ağacının, hemen dibindeki bir tutam altından daha değerli olduğu bir türlü anlatılamayan bir yönetimden söz ediyoruz. Tarım ve hayvancılıkta bizi yıllardır ithalata muhtaç etmiş, maden yasalarıyla, HES’lerle Anadolu’nun altını üstüne getirmiş bir yönetimden bahsediyoruz. İşte böyle bir yönetim iklim zirvesi yapacak. Varın gerisini siz hesap edin.

NATO Zirvesi deseniz, daha dün onun armasında “haç” gören zihniyet Beştepe’de gösteriş yapabilme hayaliyle yaşıyor. Bilindiği üzere, bu zirveler ev sahibi ülke tarafından milyar dolarlık harcamalar gerektiriyor. Örneğin, S-400’lere 2.5 milyar veya altı adet F-35’e 1.7 milyar dolar vermek, benzer tutarı 40 adetlik F-16 Viper paketi için önden yatırmak kadar bir yatırım bu… Nasılsa, bu konular Dışişleri Bakanı’nın gündeminde yer almıyor, radarına giremiyor.

Bu arada, Suudi Arabistan 48 adet F-35 alabiliyor, Ukrayna Fransa’dan 100 adet Rafale tedarik etmek üzere anlaşmaya varabiliyor. Bir dönem, hem de çok uzak olmayan bir geçmişte bölgesinin uzak ara caydırıcı gücü olan Türk Hava Kuvvetleri’ne bugün 10+10 Eurofighter katabilmek için 10 milyar doları aşan bir harcama yapmak ise bu arkadaşların “başarı hanesine” yazılabiliyor.

Öte yandan, Suriye’de El Şara’nın açıkça Suudi Arabistan ve ABD’nin denetimine girdiği ortaya çıkıyor. SDG Komutanı Mazlum Abdi’ye de belli ki Dohuk’taki uluslararası MESP 2025 forumunda bir “yumuşak iniş” olanağı tanınıyor. Belki özünde yanlış da olmayabilir, ancak bu kadar ters perendelere ne gerek olduğunu anlamak da mümkün değil. Yani, İmralı’ya gitmek için bu kadar hevesli olup tutanaklar ortaya çıkmasın diye uğraşmak gibi bir çelişki sanki…

Bütün bunlar olurken, İsrail Gazze’nin yüzde 52’sini işgal etmiş durumda ve ortadan bir “sarı hat” çekiyor. Ayrıca, Lübnan’ın güneyinde Litani ırmağı kıyısına da beton bloklarla bir duvar örüyor. Golan Tepeleri’nin eteklerinde işgal ettiği alanları Netanyahu teftişe gidip dönüyor. ABD Kongresi’nde de İsrail engeli yerli yerinde duruyor.

Diğer taraftan, BMGK’da bu hafta kabul edilen Gazze için Trump Planı bir Uluslararası İstikrarlılaştırma Gücü (“ISF”) kurulmasını öngörüyor. “Barışı kurma” işlevi Hamas’ın silahsızlandırılmasını, güvenliğin sağlanmasını ve sınırların korunmasını içeriyor. Kuvvet verecek ülkeler arasında Endonezya, Azerbaycan ve Pakistan’ın adları geçiyor. Bir anlamda manda yönetimi denilebilecek oluşuma da kibarca Barış Kurulu adı verilmiş. İktidarımızca “Kuvayı Milliye” olarak adlandırılan Hamas ise planı reddediyor.  

Yine geçen hafta Zelenskiy’nin yanında Erdoğan konuşuyor ama odanın ortasındaki fil olan Rus işgalinden bahis yok. İstanbul’da barış müzakerelerinin başlamasından söz ediyor. Özel temsilci Witkoff’un gelişi son anda iptal ediliyor. Onun yerine Trump’ın, Zelenskiy’nin deyişiyle Ukrayna’yı onurunu korumakla ile müttefiki ABD’yi yitirmek arasında tercihe zorlayan barış ya da teslim planının haberi geliyor.

Ankara da Rusya’dan petrol alımını Trump’ın ricasıyla sessiz sedasız sıfırlıyor. MBS ziyareti vesilesiyle ABD Suudi Arabistan’la nükleer iş birliği konusunda adım atarken, Erdoğan da Vaşington’dan benzer beklentiyle dönüyor. Bu meyanda, Akkuyu’nun ilk reaktörünün ise 2026 yılında devreye alınacağı duyuruluyor. Ve bunun adı da “denge siyaseti” oluyor.    

Fidan, hafta başında, Dışişleri Komisyonu’nda, Osman Kavala’nın durumuna ilişkin soruları “Avrupa Konseyi’nin davayı siyasallaştırdığı” gibi akla zarar gerekçelerle geçiştirmeye çabalıyor. Avrupa Birliği üyeliği hedefi için ise, benzer biçimde, adım atması beklenen tarafın Brüksel olduğunu istifini bozmadan belirtebiliyor.

Dünyanın tuhaf bir hal aldığı, hele Trump’ın süper gücün yöneticisi koltuğuna oturmasıyla dış politika ve ulusal güvenlik alanlarının iyice içinden çıkılmaz bir görünüme büründüğü doğru. Ancak, Türkiye sıkletinde bir devletten, yüz yılı aşan Cumhuriyet diplomasisi birikimine sahip bir ülkeden beklenen ciddi, tutarlı, okunaklı, kendi ulusal çıkarlarını önceleyen bir politikalar seti benimsemesi…

Bu arada yapay zekânın gelişi, kuantum bilgisayarları, nükleer yakıtlı balistik füzeler ve denizaltı İHA’ları konuşulurken, tek adam iktidarınca yapılan hazırlık, her türlü hak ve özgürlüğü boğuntuya getirmek, anayasayı askıya almak, hukuk devletini yok etmek… Sevindikleri ise bunları artık dış temaslarda kimsenin yüzlerine söylemiyor oluşu… Buna da “nihayet başardık” diye seviniyorlar.

Sayın Cumhurbaşkanımızı Güney Afrika’da yapılacak G-20 zirvesine Ankara’dan işte böyle bir ortamda uğurluyoruz. Trump zaten bizzat Güney Afrikalı beyazlarca yalanlanan “beyaz Hristiyan çiftçilerin katledildiği” gerekçesiyle zirveyi boykot edeceğini açıklamıştı. O gelmeyince Şi de vazgeçti.

İşin aslı ise Trump’la birlikte, ondan ne kaldıysa artık geriye, çok taraflı temasların hepten yok olduğu. Ve kurallara ve kurumlara dayanan devletler arası ilişkilerin cenazesinin de çoktan kalktığı.

Bizim iktidar mensuplarımız da bu bulanık suda balık avlamak hevesiyle biteviye devinim halindeler. Kendi kendilerini mahallenin uyanıkları olduklarına da ikna etmiş durumdalar. Bu oportünizmi ise bizlere pragmatizm diye pazarlamaktan bıkmıyorlar.

İlgili İçerikler