Doğu ve Batı arasında ülkesinin kimliğini unutan bir hükümet
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Doğu ve Batı arasında ülkesinin kimliğini unutan bir hükümet

Batılı bir kurumsal kimliğe sahip olmanın, Doğu'ya mesafe koymak, Avrupalı olmayan halklarla bağları koparmak olmadığını en iyi anlatan örneklerden biri Filistin meselesidir. Bugün Filistin'i savunma cephesinde İspanya Başbakanı Pedro Sanchez gibi Avrupalı liderler tüm dünyada övgüyle anılıyor. Filistin'e en büyük insani yardımlar, Ortadoğu'daki Müslüman ülkelerden değil, Avrupa'dan geliyor. Kendini uzun zaman Batı karşıtı bir pozisyonda gösteren Erdoğan'ın ise Gazze'yi Filistinlilerin elinden almak amacıyla kurulduğu ortada olan sözde Barış Kurulu'na büyük bir hevesle katılmakta bir sakınca görmediğine şahit oluyoruz

Doğu ve Batı arasında ülkesinin kimliğini unutan bir hükümet

Bilindiği üzere diplomasi, ulusal egemenliğin korunmasının en düşük maliyetli ve en etkin yöntemidir. Ülkenize yönelik tehditleri azaltmanın en pratik yolu, doğru ittifaklar ve doğru kurgulanmış ikili veya çok taraflı işbirlikleridir. Özellikle, Türkiye gibi dünya haritasında ayrıcalıklı bir konumunuz varsa, diplomasi yoluyla elde edeceğiniz kazanç da artar.

İşte Türkiye'nin de, yalnız harita üzerinde değil, kurumsal kimliği anlamında da mensubu olduğu Batı ittifakı ile ilişkileri, doğru kurgulandığı zaman bugüne kadar ülkemize hem ekonomik, hem siyasi, hem askeri anlamda büyük kazançlar sağlamıştır. Ancak, düğmeler yanlış iliklendiğinde ise ülkemizin siyasi anlamda yalnızlaşmasına ve güçsüzleşmesine yol açmıştır.

Bugünlerde yine çok kritik bir dönemeçten geçiyoruz. Jeopolitik risklerin, başta Avrupa Birliği olmak üzere Batı İttifakını oluşturan ülkelerin hiç tahmin etmediği ölçüde artması, AB liderlerinden Türkiye hakkında hiç alışık olmadığımız sözleri duymamıza vesile oldu. Birkaç istisnayı hariç tutarsak, son dönemde AB liderlerinin sıklıkla "Avrupa'nın Türkiye'ye duyduğu ihtiyacı" vurgulaması, Türkiye'nin AB karşısında bir diplomatik kaldıraç yaratma anlamında ne kadar önemli fırsatlarla karşı karşıya olduğunu gözler önüne seriyor. O kadar ki; AKP hükümetinin AB politikasındaki beceriksizliğini gizlemek için her seferinde "nasıl olsa AB bizi almayacaktı" şeklindeki öğrenilmiş çaresizlik argümanını bütün televizyon kanallarında tekrarlayan yorumcu korosu bile son haftalarda ağız değiştirmiş görünüyor.

Gelin görün ki, Türkiye'yi yöneten hükümetin neredeyse çeyrek asırdır dış politikanın bir ülke için ne anlama geldiğini tam olarak idrak edememesi; dış politika başlıklarını sürekli iç politika için polemik malzemesi hâline getirmesi; diplomatik başarısızlıklarını halkı dış dünyaya karşı kışkırtarak örtmeye çalışma taktikleri, AB cephesinden gelen bu altın fırsatı değerlendirebilecekleri hususunda bize ümit vermiyor.

Oysa Türkiye, AB ile 1987'den (hatta belki de 1963 Ankara Antlaşmasından) bu yana beklediği üyelik müzakerelerini 2005 yılında Recep Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığı sırasında başlatmıştı. Dönemin AKP Hükümeti, kendisine ülkeyi Avrupa ile uyumlu tam bir demokrasiyi inşa etme görevini üstlendiğini öne sürüyordu. Nitekim, AKP, Türkiye'de yerleşik kurumlara karşı verdiği mücadelede sırtını AB'ye bu kanaldan gelen demokratikleşme taleplerine dayandırırdı. Fakat, yalnızca birkaç yıl sonra, aynı Erdoğan'ın, AB üyelik sürecini devam ettirebilmek şöyle dursun, Türkiye'nin kökleri Cumhuriyet Döneminin tamamına ve Osmanlı Dönemine kadar uzanan Batılı kurumsal kimliğini reddetme aşamasına geldiğini üzüntüyle izledik.

Türkiye Cumhuriyeti'nin, Lozan, Milletler Cemiyeti, Montrö, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, NATO ve son olarak Avrupa Ekonomik Topluluğu / Avrupa Birliği üyelik başvurusuyla adım adım netleşen kurumsal batılı kimliği, kendini önceleri Ortadoğulu, sonra Avrasyalı olarak tanımlamak isteyen Erdoğan tarafından sorgulandı. AKP lideri, bugün dahi ne amaçla yaptığını kestiremediğimiz bir çıkışla, Şanghay İşbirliği Örgütü'ne katılma hevesinde olduğunu açıkladığında, muhtemelen Rusya ve Çin Hükümetleri bile buna anlam verememişti.

15 Temmuz Darbe Girişimi'nin akabindeki yıllarda Rusya lideri Vladimir Putin ile yakın bir işbirliğine giren Erdoğan, uzun yıllar olağanüstü hâl koşullarında ülkenin demokratik kurum ve teamüllerini aşındırırken sürekli batılı muhataplarını hedef almaktaydı. Yaklaşık 8-10 yıl boyunca hükümet yanlısı kanalların yorumcuları, Batı ülkelerinin sürekli Türkiye aleyhine çalıştığına dair yüzlerce komplo teorisini devamlı dile getirdi.

Ardından, bunlar hiç yaşanmamış gibi Erdoğan'ın yüzünü Donald Trump'a ve ABD'ye, ardından Avrupa'ya dönüşüne şahit olduk. Aslında Erdoğan, Trump'ın ilk başkanlık döneminde de bu yakınlığı kurmak istemiş ama muhatabından pek teveccüh görememişti. Bu keskin geri dönüşten sonra iktidar partisinin bazı seçmenleri, Türkiye'nin NATO üyesi olduğunu ve liderlerinin de bu durumdan fazlasıyla memnun bulunduğunu öğrenmiş oldu.

Bugün geldiğimiz noktada ise sırtını Trump'a dayamış, Avrupa'nın güvenlik kaygıları ve AB ülkelerindeki mülteci karşıtlığından ötürü "AB'nin Türkiye'ye kucak açmaya hazır olduğuna" inanan bir anlayış var. Hükümet, Avrupalıların kaygılarını biraz gözünde büyütüyor olacak ki, Türkiye demokratik endekslerde sürekli gerilerken ve AİHM Kararları başta olmak üzere uluslararası hukukun normları sürekli çiğnenirken, AB hükümetlerinin tüm bunları görmezlikten gelerek Türkiye'yi kabul edeceğine ilişkin bir izlenimleri olduğunu söylüyor. Tüm bu tarihsel akış gözlendiğinde Türkiye'yi yöneten anlayışın gerçeklerle bağlarının aslında ne kadar zayıf olduğuna ve tam da bu sebeple önümüzdeki fırsatlar dönemini harcayacaklarına dair kaygılarımız bir hayli artıyor.

Gerçeklikle bağların zayıflığı, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Viyana'da sarf ettiği "biz AB'ye üye olmaya çoktan hazırız, ama AB'de 'ortaya irade koyma sıkıntısı' var" şeklindeki ifadelerinde ayan beyan görünebilir. Sayın Bakan, bunları dile getirirken kendi hükümetinin Türkiye'de Avrupa Birliği Bakanlığını kapattığını ve on beş yıldır TBMM'de AB muktesebatına uyum anlamında en ufak bir çalışma yapmadığını, sekiz yıldır "Türkiye'nin AB'ye Katılımı İçin Başmüzakereci" makamının boş bırakıldığını unutmuş görünüyor.

Türkiye'nin önündeki fırsatlar AB ile de sınırlı değil. Ülkemiz bu yıl Temmuz ayında NATO Zirvesine Ankara'da ev sahipliği yapacak. NATO'nun üçüncü çok uluslu kolordusunu Malatya'da kurma tasarısı son iki aydır ülke kamuoyunca biliniyor ve değerlendiriliyor. Trump'ın Temmuz'da Türkiye'ye gelip gelmeyeceği belli değil, fakat Erdoğan dış politikada uzun zamandır bel bağladığı mevkidaşını yarım saatliğine görme ihtimali sunan zirveyi organize etmekten memnun olduğu anlaşılıyor. Bunun yanında, "Ukrayna'ya Gönüllü Destek Olan Ülkeler Koalisyonu" kapsamında Anadolukavağı’nda Karadeniz’in güvenliği için bir deniz komutanlığı karargâhı kurulmakta olduğunu da unutmamamız gerekiyor.

Tüm bunlara mukabil, Türkiye'nin Rusya ile dostane sürdürmesi gereken bir ilişkisi de var. Zira, petrol ve doğalgaz ihracatının büyük bir bölümünü bu ülkeden karşılıyor. Erdoğan öncesinde Türkiye, birkaç kısa gergin dönem hariç Sovyetler Birliği veya Rusya Federasyonu ile hep sürdürülebilir bir ilişki kurmuş, bunu batılı kurumsal kimliğine dayandırdığı için Moskova nezdindeki dengeyi de korumuştu. NATO üyesi olmasına rağmen Rusya ile bağlarını muhafaza etmek isteyen bir ülkenin ağırlığı, Erdoğan'ın son yıllarında Batı ittifakı içinde kendini dışlatan ve kurumsal kimliğine aykırı hareket eden dönemi ile kıyaslanamayacak kadar fazlaydı.

Şimdi Erdoğan, ülkesinin NATO üyeliğini ve AB üyelik sürecini bir anda hatırlayarak ve sırtını yeniden buraya dayamak suretiyle Rusya nezdinde ağırlığının daha fazla olabileceğini idrak etmiş görünüyor. Türkiye'nin, Rusya ile dört yıldır savaşan Ukrayna ile savunma sanayii alanında derin bir işbirliği geliştirmesine rağmen Moskova ve Kiev arasında dengeyi bir nebze olsun koruyabilmesi, Erdoğan'ın eski hatalarından ders çıkarmış olabileceği ihtimalini akıllara getiriyor.

Doğu ve Batı arasındaki denge dediğimizde tek doğunun Rusya olmadığını da söyleyebiliriz. Türkiye için hayati önem taşıyan Ortadoğu ve Doğu Akdeniz politikası da, Türkiye'nin dış politika öncelikleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Fakat ne yazık ki, iktidarın Doğu Akdeniz ve Ortadoğu karnesi de diğerleri gibi bir takım çelişkiler içeriyor. Bir dönem aynı anda Yunanistan, Mısır ve İsrail'e cephe alan AKP Hükümeti, bu üç ülkenin Türkiye karşıtı bir ittifak kurmasının ulusal çıkarlarımız için yarattığı tahribatı idrak edince, AKP lideri bir zamanlar başkanlık sistemi referandumunda bile miting malzemesi hâline getirdikleri Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah El Sisi ile bir araya gelmekten çekinmedi. Geride yalnızca AKP'nin son başbakanının meydanlarda söylediği "Binali'yi mi seçeceksiniz, yoksa Sisi'yi mi?" şeklindeki garip sözlerin hatırası kaldı.

Diğer taraftan, Ankara ile Tel Aviv'in arası tarihte ilk defa bu kadar gerilmişken, Erdoğan'ın Yunanistan'la gerilim yaşamamak istemesi gayet anlaşılabilir bir istek. Yine de, Yunanistan ile aramızda 1950'lerden bugüne kadar kökleşmiş meselelerin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin 22 yıldır AB'ye üye olması ve kâğıt üzerinde tüm Kıbrıs adasını temsil ettiğinin öne sürülmesi nedeniyle Erdoğan'ın Ankara veya Atina'da Kiriakos Miçotakis ile vereceği birkaç fotoğrafla çözülebilecek gibi değil. Batı İttifakı içerisindeki gücümüzü arttırmak ve AB üyeliği yolunda ilerlemek için Yunanistan'la çözülmesi gereken sorunlar, her iki ülkenin başında da bu sorunları çözmeye kararlı, demokrasiden ve barıştan yana hükümetlerin varlığını gerektiriyor.

Resmi muhatabımız olan Yunanistan'la sorunlarımızı ertelememiz, muhatap almadığımız GKRY'nin bir uluslararası aktör olarak güçlenmesi sonucunu doğurabiliyor. Bu bağlamda, İngiltere, Almanya, İspanya ve İtalya ile güçlü ilişkilerimizin olduğu bir dönemde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un GKRY ile bir güvenlik işbirliği kurma girişimi, Türkiye-Fransa ilişkilerinde yeni bir tatsızlığın ortaya çıkmakta olduğunu işaret ediyor.

Erdoğan yönetiminde Türkiye'nin demokratik yapısının erozyona uğradığı, tüm dünyada ve ülkemizde yıllardır tartışılıyor. Bu değerlendirmede bahsettiğimiz tüm bu tabloya baktığımız zaman Erdoğan yönetiminin Türkiye'nin yalnızca içeride değil, dışarıda da kurumsallığını tahrip ettiğini görebiliyoruz. İdeolojik gerekçelerle Türkiye'nin kurumsal kimliğini zayıflatan Erdoğan, Türkiye'nin Batı dünyasının bir parçası olup olmadığını her mecrada tartışılır hâle getirmeyi de başardı. Ancak, bunun Türkiye’nin geleneksel diplomatik ağırlığını nasıl erittiğini çok geç görebildi. Erdoğan'ın göremediği bir başka husus, batılı kurumsal kimliğinin Türkiye'yi batının dışındaki dünyadan koparmadığı gerçeğiydi. Türkiye'nin içinde bulunduğu ittifaklar, onun Asya, Afrika, Latin Amerika ve tüm diğer coğrafyalara yabancı olmasına yol açmadı. Erdoğan öncesi Türkiye çoğu zaman, içinde bulunduğu batılı kurumlarda, batılı kabul edilmeyen ülkelerin ve halkların hakkını da savundu. Türkiye, Bosna Hersek, Kosova, Çeçenistan veya Filistin gibi coğrafyaları Erdoğan döneminden çok önce dile getirebilme ve batı kurumlarını yönlendirebilme gücüne sahipti. Fakat, AKP liderleri iç politikada halka sürekli anlattıkları "ümmet lideri Erdoğan" hikâyesinin altını doldurabilecek hiçbir anlatının altına imza atamadı.

Batılı bir kurumsal kimliğe sahip olmanın, Doğu'ya mesafe koymak, Avrupalı olmayan halklarla bağları koparmak olmadığını en iyi anlatan örneklerden biri Filistin meselesidir. Bugün Filistin'i savunma cephesinde İspanya Başbakanı Pedro Sanchez gibi Avrupalı liderler tüm dünyada övgüyle anılıyor. Filistin'e en büyük insani yardımlar, Ortadoğu'daki Müslüman ülkelerden değil, Avrupa'dan geliyor. Kendini uzun zaman Batı karşıtı bir pozisyonda gösteren Erdoğan'ın ise Gazze'yi Filistinlilerin elinden almak amacıyla kurulduğu ortada olan sözde Barış Kurulu'na büyük bir hevesle katılmakta bir sakınca görmediğine şahit oluyoruz. Ezcümle, kurumsal kimliğinden uzak bırakılmış bir Türkiye, okunaksız dış politikasıyla iktidarın günübirlik hesapları içerisinde bir köşeden öbürüne savrulup gidiyor.

İlgili İçerikler