“American dream” yani Amerikan rüyası ilk kez 1931’de tarihçi James Truslow Adams tarafından ortaya atılmış bir terim. Bir nevi kapitalizmin mitolojisi.
Adams her ne kadar kitabında bu rüyayı fırsat eşitliği üzerinden pozitif bir kavram olarak anlatsa da bireysel başarıların ödüllendirildiği bir dünyada bireysel başarısızlıkların hızla cezalandırılması rüyanın da hızla kabusa dönüşmesi anlamına geliyor.
Amerikan Rüyası vaadlerle dolu bir masal.
O rüya diyor ki, çok çalışırsanız her şeye sahip olabilirsiniz.
Fakir bir ailenin ya da göçmen bir ailenin çocuğu olmanız hiç önemli değildir.
Bu düzende herkes eşit fırsatlara sahiptir ve o fırsatları doğru değerlendiren herkes başarıya ulaşabilir. Yani Amerikan rüyası insanları çok çalışırlarsa her şeyi başarabileceklerine inandıran bir dinin adı.
Tanrısı para.
Cenneti başarı.
Cehennemi başarısızlık.
Sadece o kıtada değil tüm coğrafyalarda herkesin eğer fırsatları doğru kullanabilirse zengin olabileceği ama zenginle fakirin asla aynı haklara sahip olmayacağı bir düzeni rüya olarak tanımlayan aklın peşine takılan dünya doğal olarak kabustan uyanamıyor.
Fırsat eşitliğini kazanmanın, insan onurunu korumanın şartını “başarılı olmak” diye belirleyen ve “başarılı” olmayanın, olamayanın hızla sistem dışı kalacağı, gözden çıkarılacağı bir düzende yere düşenlerin üzerine basa basa ilerleyen bir uygarlık, başarıyı en baştan ve bambaşka bir yerden tanımlamadıkça ne bu rüyadan uyanmak ne de bu kabustan kurtulmak mümkün.
Rüyalar ve kabuslar arasındaki bir köprünün üzerinde birbirini öldüre öldüre paylaşamadığı hayatın anlamını sadece maddi kazançta bulabilen insan çocuklarını o anlamın uğruna ölmeye ve öldürmeye gönüllü bir dünyanın içine doğuruyor.
Dini siyasete alet eden iktidarlar, gücünü faşizmden alanlar hatta kendilerini sosyalist olarak tanımlayanlar bile her yerde bu aynı rüyaya yatıyorlar.
Ulusal ya da bireysel tüm değerler şöyle ya da böyle bu dünyada sadece güç kazanma ekseninde belirleniyor.
Kapitalizm sadece vahşi bir ekonomik gerçekliğin adı değil kendi karşıtını da kapsayan daha evrensel bir düzenin tüm tanımlardan taşan tanrısı.
Demode olmuş komünist ve sosyalist sistemler, sözde demokrat ülkeler, baskıcı İslami iktidarlar, sinsi siyonist niyetler, astığı astık kestiği kestik molla rejimleri, özenilen padişahlıklar ve krallıklar kalabalığında dini ya da ırksal çatışmaların bitmek bilmediği bir dünyada yaşamak olağan; hiçbir siyasi rengi umursamadan, insanlığın mutlak barış için neye ihtiyacı olduğunu tartışamayacak hale gelen bir suskunluğa mahkûm olmak kaçınılmaz.
O yüzden insanlık kırk satırla kırk katır arasında seçim yapa yapa vardığı her zirvede sırtındaki yükle birlikte Sysyphos gibi en başa dönüp duruyor.
Artık açıkça bölgesel değil bileşenleri değişebilen küresel güçlerin elinde olan esnek bir ekonomik kudretin yönettiği bu dünyada, paranın dolayısıyla kudretin kimlerde olacağı ve nasıl paylaşılacağı halkların tepkileri ya da tercihleriyle belirlenemeyen bambaşka bir paralel sistemde kararlaştırılırken, yeryüzünde yapılan bağımsızlık ya da bağımlılık tartışmaları kalabalıkların önüne atılmış oyuncaklardan öte bir anlam taşımıyor.
Yirmi birinci yüzyıla, kendisine Amerikan rüyası ya da Amerika kâbusu arasında başka bir seçim hakkı bırakmayarak giren insanlık şu derin uykusuna kıyana kadar bu böyle…


