İktidarını mantık dışı iddianameler ve ithamlarla açılan davalar yoluyla dizayn edilmiş hileli bir sistemin üzerine inşa etmeyi beceri haline getirmiş politik akıl, önümüze yine muhtemelen yıllarca sürecek ve nihayetinde takipsizlikle sonuçlanıp kumpas sıfatıyla raflara kalkacak rezil bir dava bohçası bıraktı.
O bohçada örgüt lideri olduğu öne sürülen İmamoğlu için toplam 2 bin 430 yıl hapis talep ediliyor.
İddianamede yer alan dolandırıcılık, rüşvet, suç gelirinin aklanması ya da suç örgütü kurma ithamlarını bir yana bırakalım. Sadece bu suçlar için sanığın yatması istenen o toplam 2 bin 430 yıllık zamana ve o zamanın insanlık tarihinde ne anlama gelebileceğine odaklanalım.
Ve önce 2 bin 430 yıl sonrasını değil bundan 2 bin 430 yıl öncesini düşünelim.
Milattan önce 405 yılında dünya nasıldı?
Sahnede Yunanlar, Romalılar, Etrüskler, Persler, Ispartalılar, sonradan Çin adını alacak Orta Krallık ve Aryavarta adını alacak Hindistan vardı. Şehir devletleri, tiranlık çeşitleri, mutlak monarşiler, rahip aristokrasileri, feodal beylikler, küçük krallıklarla yönetilen bölgeler…
Hukuk genel olarak dinseldi. Tapınak mahkemeleri kurulurdu, töre mahkemeleri vardı, kralların sözlü yasaları geçerliydi, yerel yasalar yapılırdı.
Bazı yerlerde merkezi düzen ve imparatorluk sadakati sağlanmışken bazı yerlerde demokrasi krizleri yaşanır, birey ve toplum tartışmaları yapılırdı. Felsefe ve politika iç içeydi. Çok kültürlülük ve doğu-batı sentezi gündemdeydi.
Batı şehir temelli özgürlük ve yurttaşlık kavramlarını tartışıyor; doğu da işler merkezi otorite ve kutsal yasalarla işliyordu.
Kültürler arası iletişim ve ticaret insan, at ve gemi hızıyla yapılıyordu. Bronz çağı kapanmış Demir çağı silahları yapılmaya başlanmıştı. Savaşlarda kılıçlar, mızraklar, kalkanlar, zırhlar, oklar ve yaylar, koç başları, savaş baltaları, atlı arabalar, topuzlar kullanılıyordu.
Euripides’in Tanrı Dionysos üzerinden insanının uygar, akılcı tarafıyla güdüsel ve esrik tarafının çatışmasını anlattığı Bakkhalar adlı başyapıtı ilk kez o yıl oynandı.
Sophokles’in gözleri kör olan Kral Oidipus’un kaderle yüzleşmesini anlattığı Oidipus Kolonos'ta eseri o yıllarda oynanmaktaydı.
Aristophanes’in savaş yorgunu Atina’yı eleştiren komedyası Kurbağalar o yıl Atina’daki Dionysos şenliklerinden birinde sergilenmişti.
Platon hocası Sokrates’in öğretilerini aktarmaya o yıllarda başlamıştı.
Thukydides nesnel tarih anlatımının ilk örneklerinden biri olan Peloponnessos Savaşları adlı eserini o yıllarda yazmıştı.
Zerdüşt’e ait en eski sözlü metinler yazıya aktarılmaya o dönem başlanmıştı.
Ay döngüleri ve tutulma hesaplarını içeren Babil astronomi tabletleri o dönem hazırlanmıştı.
Mısır’da eski tanrılara övgüler içeren ve Pers yönetimine sembolik bir direniş sergileyen tapınak metinleri o yıllarda yazılmıştı.
Konfüçyüs’ün etik, devlet yönetimi ve insanlık üzerine söylediği özdeyişler öğrencileri tarafından o yıllarda derlenmişti.
Bugünden 2 bin 430 yıl önceye baktığımızda doğudan batıya tüm dünyada sanatın, bilimin, dinin, felsefenin, politikanın ve hukukun kendini aşmak için yollar katettiğini, uygar dünyanın temellerinin atılmakta olduğunu ve insanlıkla ilgili en temel soruların sorulduğunu görüyoruz.
Bir de bugünden 2 bin 430 yıl sonrasın hayal edelim…
Yılın 4 bin 455 olduğunu düşünelim. O günden bugüne bakan biri 2025 yılında dünyada hangi medeniyetler vardı, hukuk sistemi nasıldı, felsefe ve politika ne durumdaydı ve o yıllarda nelerin temelleri atılmaktaydı diye geçmişe dönüp bir bakmış olsun…
Ve notlarına şöyle yazmış olsun:
“Anadolu’da yaşayanlar dünyanın 2 bin küsur yıllık medeniyet birikimini, hukukundan dinine, biliminden felsefesine, devlet bilincinden birey haklarına ellerinde binlerce yıldan beri birikmiş ne kadar değer varsa hepsini sadece 20 yıllık bir süreç içinde gözlerini kırpmadan ateşe verip bir çırpıda yaktılar. O derece akılsızdılar.”
Utanmaz mıyız?


