İki ayrı süreç mi?
Türkiye’de iki ayrı süreç işliyor gözüküyor. Biri “Terörsüz Türkiye” adı verilen, PKK’nın silah bırakma süreci, diğeri ise CHP’nin üzerinde yargı eliyle kurulan amansız baskı süreci. Son günlerde her iki süreçte de vites yükseltildi.
Bazıları bunları birbiri ile çelişkili buluyorlar. PKK’nın silah bırakmasının iç barış açısından yararını vurgulayanlar, CHP üzerinde uygulanan baskı politikalarının “Terörsüz Türkiye” ile yaratılmaya çalışılan olumlu iklimle çeliştiğini ileri sürerek, geri adım atılmasını talep ediyorlar.
Oysa ben konuya daha gerçekçi perspektiften bakanlar gibi, her iki süreci birbiri ile bağlantılı görüyor, bunların birbiri ile çelişmek bir yana, aynı hedefe doğru giden iki lokomotif olduğunu düşünüyorum.
Denebilir ki, PKK süreci başka, CHP ile hesaplaşma başka. Mevcut kamuoyu eğilimleri ile bir daha seçim kazanamayacağını anlayan AKP, yedeğine MHP’yi de alarak CHP’nin işini bitirmek için saha temizliği yapıyor. Bu şekilde bir açıklama doğru olur ama eksik kalır. Zira “Terörsüz Türkiye” sürecine karşı çıkmayan CHP’nin üzerine süreç sonuçlandıktan sonra gidilmesi daha mantıklı ve kolay olurdu.
Demek ki iktidarın acelesi var. Daha fazla kan kaybetmeden bir an önce önündeki engellerden kurtulmak istiyor.
CHP terörsüz ama demokratik Türkiye talep ediyor
CHP’nin pozisyonu başta “silahlar susacaksa, PKK silah bırakacaksa, buna karşı çıkmayız, ama bu süreç şeffaf olmalı ve TBMM çatısı altında ilerlemelidir” şeklinde özetlenebilir. Ekrem İmamoğlu, Bahçeli tarafından ekim ayında Öcalan için mecliste yapılan çağrıdan çok sonra tutuklandı. CHP bu tutuklamalardan sonra kitlesel protesto eylemlerine başladı. Hakkını vermek lazım, CHP kayyım politikalarına daha önce de sessiz değildi. Özellikle Ahmet Türk görevden alındıktan sonra gereken dayanışma ve tepkiyi göstermişti. Antidemokratik kayyım uygulamalarının karşısında duran CHP, popülizm yapmayarak PKK’nın silah bırakması amacıyla sürdürülen çalışmalara hiç bir zaman cepheden karşı çıkmadı. Kayyım uygulamalarının gemi azıya almasından sonra ise süreç için şeffaflık ve meclis çatısı altında gerçekleşme koşuluna bir de demokrasi talebini ekledi.
CHP’nin talebi artık “Terörsüz ve Demokratik Türkiye.” Bu haklı ve yerinde bir talep. Türkiye’de akan kanı durdurmak adına ne yapılacaksa iç demokrasi tahkim edilmeden yapılamaz. Bu satırların yazarı terörün Türkiye’deki Kürt sorunuyla ilgili çözümsüzlüğün sadece bir semptomu olduğunu, Kürt sorununun ancak demokrasinin Türkiye’de kök salmasıyla gerçek anlamda çözüme kavuşabileceğini, sorunun çözümü için ne Kandil’de ne Kobani’de muhatap aramaya gerek olduğunu savuna geldi.
İktidar samimi mi?
Peki bu konuda siyasi iktidar samimi olabilir mi? Yani iktidar demokrasiye şans verir mi? AKP sözcüsü Ömer Çelik cumartesi günü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok önemli açıklamalar yapacağını söylüyor. Bunlar demokrasiye şans verme konusunda olabilir mi?
Sağ siyasi cenahta çok kullanılan bir deyimle bu soruya olumlu bir cevap ancak abesle iştigal olur. Erdoğan bence silahlı PKK militanlarının tabi olacakları muamele konusunda açıklamalarda bulunacak. Artık kendisini az çok tanıyoruz. İktidarını riske atacak hiçbir teşebbüste bulunmaz. Rahmetli annemin hiç aklımdan çıkmayan bir sözü vardır; ‘huylu huyundan vazgeçmez’ derdi. AKP’nin sloganıyla tekrarlarsak, yaptıkları, yapacaklarının teminatından başka bir şey değil.
Evde yapılan hesap bugünkü tek adam rejimini baki kılmak, hatta daha da tahkim etmekten ibaret. Hesabın ilk aşaması TBMM’de DEM’in desteğini alarak anayasada üçüncü dönemi mümkün kılacak, daha düşük bir oy oranı ile seçilmenin önünü açacak değişiklikleri geçirmek. Sonra da göstermelik bir seçimde, DEM kitlesinin desteğini alarak veya onu en azında pasif hale getirerek muzaffer çıkmak.
Hesabın diğer bölümü ise CHP ile ilgili. Zira CHP örselenmeden bu hesap tutmaz. Amaç CHP’yi itibarsızlaştırarak, içindeki çatışmaları körükleyerek, liderlerini zindanda tutarak, kayyımla iyice kimliksiz hale getirerek, ciddi bir rakip olmasını engellemek. Bu senaryo da dolu dizgin ilerliyor.
Hesabın tutmayacağına dair emareler
Ama evdeki hesabın çarşıya uymayacağına dair ufukta emareler de büyüyor. Birincisi DEM demokrasi talep ediyor. CHP’ye reva görülenlerin çok daha şiddetlisini bu parti ve öncülleri yaşayageldiler. Partinin doğal lideri Selahattin Demirtaş AİHM kararlarına rağmen neredeyse dokuz yıldır hapiste. Bugün karşımızda HADEP değil de DEM diye bir parti varsa bu Türkiye’deki hukuk düzeninin ve baskı politikalarının sonucu. Türkiye’nin en saygın siyasetçilerinden Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk üçüncü kez görevden alındı. Fırsat verilse o da Demirel gibi altı kez gider, yedinci kez, hatta gerekirse onuncu kez gelir. Çünkü halk onu istiyor. DEM umarım kendi seçmeninin beklentilerine uygun hareket eder.
İktidarın karşısında DEM’den de büyük bir sorun var: CHP ve içinden 19 Mart’tan beri beklenmeyen bir toplumsal önder çıkan parti lideri Özgür Özel. İktidar baskıyı ne kadar artırırsa artırsın, CHP ve Özgür Özel geri adım atmıyor. Bunu yaparken de haklı zeminden ayrılmıyor. İktidar Özgür Özel’i de hapse atmayı göze alır mı bilmiyorum. Eğer öyle bir şeye tevessül ederse eşiği hayli geçmiş olur. Umarım bu kadar gözünü karartmaz. Ama bu yolla kitlesel muhalefeti duracağını sanıyorsa ciddi olarak yanılıyor. Türkiye geçmişinde demokratik mücadele deneyimi bulunmayan bir Orta-Asya tiranlığı değil. Yanlış hesap Bağdat’tan döner.
Ortada bir de MHP faktörü var. Siz bakmayın MHP’nin AKP’nin arkasında durur göründüğüne. Bu parti şimdiki güçler dengesinde çıkarını AKP’nin yanında görüyor ama yarın rüzgar başka yönden eserse rotasını pek ala değiştirebilir. MHP bu konuda şimdiden iki ipucu verdi bile; bunlardan ilki “Terörsüz Türkiye” süreci konusunda DEM ve CHP’nin talepleri doğrultusunda bir TBMM komisyonu kurulmasına yeşil ışık yaktı. Her ne kadar bu komisyonun oluşum ve işleyiş şekli CHP’nin beklentilerini tam karşılamasa bile, AKP’nin önceleri karşı çıktığı komisyon fikrini desteklemesi önemli. Diğer yandan CHP’li belediye başkanlarının yargılanmalarının TRT’den canlı yayınlanmasına verdiği son destek kayda değer önemde. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Devlet Bahçeli’nin bu tavrı karşısında boyun eğmekten başka çare bulamadı. TRT yayını ne kadar tarafgir olursa olsun, bundan sonra ekranlara yansıyan her haksızlık iktidarın aleyhine işleyecek. CHP’nin kamuoyu desteğinin iyice artması söz konusu. AKP daha da fazla puan kaybederse, geleceğin ne getireceği hiç belli olmaz. MHP’nin her zaman sürpriz yapma yeteneğini göz önünde tutmak gerekir.
Meselenin sınır aşan boyutları
Bir de meselenin sınır aşan boyutları var. İktidar “Terörsüz Türkiye” sürecinde ilk aşamada silah bırakmanın Türkiye ve Kuzey Irak’ta olacağını, bunu Suriye’nin takip edeceğini öne sürüyor. Aslında süreç başlatılırken herkesin aklında Suriye vardı. Süreç başlatılırken Ekim’de Suriye’de bugünkü durumu hatıra getirecek bir durum söz konusu değilken Devlet Bahçeli’nin o meşhur çıkışını yapması devlet mahfillerinde PKK’yla ilgili endişelerin esas Suriye’den kaynaklandığını akla getiriyordu. Zira o günlerde Türkiye içinde PKK faaliyetleri neredeyse hiç kalmamış, Kandil’deki PKK mevcudiyeti ise asgari düzeye inmişti.
Türkiye Beşar Esat iktidarı devrildikten sonra YPG’yi kendi desteklediği ÖSO güçleri ile ortadan kaldırmaya çalıştı ama başarılı olmadı. Bunun iki sebebi vardı, birincisi Türkiye’nin nice paralar döktüğü ÖSO, YPG’yle başa çıkabilecek bir güç değildi. İkincisi ise ABD Türkiye’ye bu konuda yeşil ışık yakmadı. Bu işe HTŞ’nin hiç bulaşmamış olmasını da burada hatırlatalım. Sonra HTŞ ile SDG (Ahmet El Şara ve Mazlum Abdi) arasında ABD gözetiminde imzalanan 10 Mart anlaşması geldi. Bu kısa metinden herkes istediğini anlıyor. SDG/YPG Suriye’nin birliği ve toprak bütünlüğünü kabul etse de, otonom varlığını sürdürmeye kapı açan maddeler var belgede. Nitekim tüm Kürt tarafların katıldığı Kobani toplantısında Suriye Kürtleri, aralarında Türkiye’den gelenler de dahil, diğer Kürt aktörlerin onayını alarak Suriye’de otonom bir yapı talep ettiklerini dünyaya duyurdular.
Şam’da ABD ve Fransa’nın arabuluculuğunda son yapılan HTŞ ve SDG görüşmelerinde hangi konuların müzakere edildiği tam anlaşılmadı ama gidişat SDG bölgesine bir şekilde ademi merkeziyetçi yetkiler verileceği yönünde. Fransa’nın tavrı zaten baştan beri bu yöndeydi. Toplantıda hazır bulunan ABD’nin Suriye ve Lübnan özel temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Osmanlı millet sistemini övmesi gelişi güzel söylenmiş sözler olarak algılanmamalı. Bazıları Büyükelçi Barrack’ın bu sözlerini Türkiye’deki üniter devlet sistemine yönelik algılayarak eleştirdiler. Ne ABD Büyükelçisi’nin ne de bir başkasının buna cüret etmesine olanak yok, ama Barrack’ın sözleri Türkiye için değildi. Ortadoğu’da bugünkü çatışmaların tohumunu atan Sykes-Picot Anlaşması’na karşı çıkan Barrack, Batılı güçlerin Ortadoğu’ya yüzyıllarca düzen ve barış getiren Pax-Ottomana ve Millet Sistemi’ne son vermelerini eleştirmişti. Millet Sistemi hakkındaki sözleri özellikle Suriye’ye ilişkindi. Osmanlı Millet Sistemi dini toplumlara kendi iç işlerinde muhtariyet (özerklik-ademi merkeziyet) tanır. Barrack’ın sözleri aklında Suriye için özerk bir çözüm yolu olduğunu hatıra getiriyor. Eğer öyleyse, Ankara’da yapılan hesabın Şam’ın tarihi çarşısında tutmayacağını düşünebiliriz.


