Şahane bir haftayı daha geride bıraktık. Dünyanın herhangi bir ülkesinde akla gelmesi bile imkansız hadiseler birbirini izledi. Biz Türklerin bu benzersiz, beklenmedik ve “yok artık” denileni bile vareden hâlleri, mevcudiyetimizin yegane temeli artık.
Motosikletinin arkasına oturttuğu çocuğuyla ana caddede seyreden babanın kafasında kaskı var. Buna mukabil, arkadaki çocuğun saçları uçuşuyor; babası “hava alsın biraz” diye düşünüyor! Gayet misafirperveriz ayrıca. Gezi Parkı’ndan geçerken nefeslenmek için bir banka otursanız, 3-5 dakika sonra polis gelip kimlik sorar; ama İngiliz falansanız durum başka. Bu takdirde değil oturmak, parktaki özel bölümlere yerleşebilir; biranızı-miranızı göstere göstere içebilir; bağırıp çağırabilir; hattâ açıkhavada işeyebilirsiniz. Bundan daha elim ve vahim olmak üzere, tüm bu kepazelikleri “Türkiye’nin acayip tanıtımı yapıldı”, “ülkeye müthiş bi döviz girişi oldu”, “turizm sektörü daha da büyüdü”, “içki-bira satışlarımız katlandı”, “ya sen diyosun ya, İngiltere prensi bile tribündeydi” diye savunduk!
“Sömürge”ye gelmiş futbolsever turistleri bağrımıza basarken, “çüş artık” diyen birkaç kendini bilmez yazarı da tersledik. “Astonbul” diyerek-yazarak şehrimize sahip çıkan bu “kardeşlerimizi”, şehrin göbeğindeki büyük stadyumda ağırladık. O gün öğlen 12.00’den itibaren Dolmabahçe bağlantılı tüm yolları, büyük bir alanı trafiğe kapatarak, sevgili İngiliz-Alman dostlarımızın emniyetini-konforunu sağladık. Misal, Ortaköy’den itibaren sahil yolunu keserek kendi vatandaşlarımızın 2. sınıf olduğunu ele-güne ve kendimize kanıtladık. Çoluk-çocuk, otobüs duraklarında hiç gelmeyecek otobüsleri bekledi saatlerce; sonra yürüdüler-yürüdüler… Sadece karanlık camlı-çakarlı arabalara ve toprağa verilecek cenazeleri taşıyan araçlara izin vardı. Lafa gelince bu toprakların kutsallığı-anlamı üzerine ahkam kesmeyi pek seven ve birbirine muhalif nice “muhafazakar” veya “devrimci” kalem, yabancı futbol taraftarının konforu söz konusu olunca biraraya geldi. Ne de olsa sonuçta “gayet duygusal” durumlar vardı!
Bu İngiliz “sahipler” de, sağolsunlar çok iyi reklam yaptılar. Bizden pek insan görüntüsü kullanmayı tercih etmediler ama, özellikle İstanbul kedileriyle ilgili binlerce “paylaşım”ları oldu. UEFA finali, Formula1 yarışı, vesaire gibi uluslararası büyük “event”leri İstanbul’a taşımak ve bunlardan “sebeplenmek” istiyoruz şüphesiz! Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kıyılarını defalarca doldurarak; tarihî mirasını-eserlerini yok ederek; hattâ kendi mezarlık alanlarımızı dahi imara açıp atalarımızın kemikleri üzerine site kondurarak (Zincirlikuyu ve Karacaahmet’in orijinal alanları bugünkünün birkaç katıdır) İstanbul’unuza sahip çıkmaya devam ediyoruz!
Zaten kayyıma devredilmiş olan Bilgi Üniversitesi’nin tamamen kapatılması durumunun ise bir yanlış anlaşılma olduğu çok kısa sürede anlaşıldı! Tabii aslında kapatılacaktı ama, YÖK “bi dakka, öyle yaparsak şuradan bi problem oluyor” gibi danışmanların pek önemsemediği bir gerçeği dile getirdi. Yoksa üniversitenin bulunduğu arazinin kıymeti malumdu. Burada şöyle manzaralı siteler, sıra sıra marketler, restoranlar neden olmasındı? “Şimdilik biraz erteleyelim”e bağlanan durum, seneye bırakıldı.
En çok konuşulan ve klavye tıklatılan mesele, tabii “mutlak butlan” oldu. Burada da aktüel siyasi hesaplar şüphesiz yargı kararlarının üzerindeydi ama, sonuçta benim bile -en azından 40-50 senedir- tanık olmadığım bir sonuç ortaya çıktı: CHP’nin başına tekrar Kemal beyin (artık “Bay Kemal” demiyoruz) gelmesi üzerine, ülkemizde “sayın Apo bey”den en Sağ’daki partilere, siyasetçilere kadar herkes Özgür Özel’i destekledi! Gerçekten enteresan. Özgür bey de, “beraber yürüdük biz bu yollarda” temasıyla yağmur altında ve ıslanmış hâliyle gayet “delikanlı” görüntüler verdi.
Aslında, ülkemizin önde gelen liderlerinin 80 yaş bandında bulunması; buna mukabil üst düzey siyasi danışman ve yetkililerin çok daha genç olması da nadir bir hâl. Liderlerin orta, hattâ artık birçok ülkede görüldüğü gibi epey genç yaşta bulunmaları, yeni kuşakları da kucaklamak için daha makul değil mi? Yaşlanmış insanların bunların yanında “danışman” pozisyonunda olması gerekmez mi?
Bana kalırsa Kemal bey de böyle düşünüyor ve bu nedenle aslında danışmanlık yapıyor.
Hayırlı bayramlar olsun.


