Fedakarlık, saldırı ve karşı saldırı…
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Fedakarlık, saldırı ve karşı saldırı…

Kurban bayramı vesilesiyle, biz beslenelim ve sevaba girelim diye "kendilerini feda eden" koyun-kuzu-danaları hatırladık. Aslında “her gün yediğimiz-yedirdiğimiz”, ama artık alıştığımız şeylerden birkaç örnek

Fedakarlık, saldırı ve karşı saldırı…

Bu dünyadaki en “fedakar” dostlarımız, her yıl olduğu gibi geçen hafta da ciddi bir kısmını kesip yediğimiz koyun-kuzu ve danalardır. İngilizcede “feast of sacrifice” denen bu bayram, insan türü kendi evladını öldürmesin diye yaklaşık 15-20 bin yıldır her gün yüz binlercesi boğazlanan hayvanların “mübarek” tarihini hatırlatır. Üstüne üstlük bir de “Allah kabul etsin” diyerek bu durumu rasyonalize etmek ve dînî referansları kendi afiyetimiz için kullanmak; tam da bizim türümüzün karakterini yansıtan bir gelenektir. Böylelikle diğer günlerde mezbahalarda giyotinlenen hayvanları, bu özel bayram vesileyle şereflendirmiş oluruz!

Geçen haftaki Kurban Bayramı, bu yıl İstanbul’un fethiyle aynı zamana denk gelince; havai fişek saldırılarını da ekleyerek zaten sayıları azalmış “fedakar” kuşları da programımıza dahil ettik. Katmerli ve sevaplı bir uygulamaydı! Yine de bizim Türk insanının, çok çok eski zamanlardan nasılsa bugüne kadar gelmeyi başarmış bir saf-doğal-naif hâli, “insancıl” dediğimiz bir yapısı bulunduğuna inanırım. Örneğin bu kurban kesimleri sırasında, Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu’nun açıklamalarına göre ülkemizde sadece birinci gün 13.513 kasabımız-vatandaşımız yaralanmış. Bu veri sadece ilk günü ve hastaneye başvurmayı gerektirecek vakaları kapsıyor tabii; daha hafif yaralanmaları ve toplam zayiatı bilmiyoruz. Yani insanımız da bir anlamda gayet “fedakar”.

Bayram programları sırasında yine diğer canlılarla ilgili dikkati çekici diğer bir hadise de, “CHP’nin ezelî ve ebedîbaşkanı” Kılıçdaroğlu’nun “güvercin uçuramama” anlarıydı. Kemal bey, kendisinden bir türlü ayrılmak istemeyen kuştan kurtulmak için çeşitli hareketler yaptı; hattâ elini yanındaki masaya falan sürttü; yine olmadı. Giderek sinirlenen liderimiz, sonunda yanındaki koruma polisinden yardım istedi; o da havaya bir şaplak atarak kuşu kovaladı.

Bir diğer “bize özgü” gelişme de iki önceki hafta Türk Dil Kurumu’nda yaşandı. Edebiyatçı ve eleştirmen Nurullah Ataç’ın (1898-1957) ölüm günü vesilesiyle resmî hesaptan yapılan paylaşımda, kendisi yerine Amerikalı şair ve yazar Thomas Stearns Eliot’un resmi kullanıldı. Hadi “bi seferlik bi yanlışlık olmuş” diyelim ama diyemiyoruz; zira ilerleyen günlerde ortaya çıktı ki, kurum aynı hatalı resmi iki yıldır yine aynı günde kullanıyor ve bu ortaya çıkınca düzeltiyor! Zaten “kurumsal devamlılık”, TDK’nin dilimize kazandırdığı önemli bir tamlamadır; diye biliyoruz.

Bugün ülkemizde, ABD’deki siyasi iktidarın Lara Loomer’ı gibi olmak isteyen iktidar yanlısı-heveslisi hanımlar olmakla birlikte; maalesef o çalışkanlık ve vizyonerlikte pek kimse görünmüyor. AkParti’yi destekleyen resmî statüde veya dışardan beslenen kardeşlerimize, bu hanımın aksiyonlarını dikkatle izlemeyi ve kendisini örnek almayı öneririm. Ülkemiz etik anlamda gerçek bir bataklık hâlindeyken, bir takım şovmenlerin yanısıra şovvomenlerin de öne çıkması-çıkarılması kaçınılmaz artık.

Türkiye, -daha önce de ifade ettiğimiz gibi- bugün 10-15 yıl öncesine kadar ortaya dökülen hukuki ve insani kepazelikleri bile neredeyse arar vaziyettedir. Mesela Kanye West adında bir insan evladı, İstanbul’da 118 bin kişinin katıldığı bir konser vermiştir. (Bu arada adamın ne kadar para aldığı bilgisine ulaşamadım; milyon USD’ler cinsinden bir şeyler olmalı.) Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı bile, birkaç gün sonra “nedir bu kepazelik kardeşim; Kültür ve Turizm Bakanlığımız uyuyor mu?; buna kimsenin itiraz etmemesi vahimdir; muhafazakar kesim de bu kültürel kuşatmanın parçası hâline geldi” anlamında bir Twitter paylaşımı yaparak yüreğimize su serpmiştir! Her ne kadar bu açıklamayı yapan Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral Bey'in akrabaları da bu konsere katılmış ve sosyal medyada poz vermiş olsa da, bunları birbirine karıştırmamak gerekir! Başdanışmanlık bir mevkiidir; şahsi durumların ötesinde-üstündedir!

Rahmetli Oğuz Atay’ın 70’li yılların ilk yarısında “Günlük”te yazdığı o meşhur cümleden kaçış yok hâlâ: “Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur, ne de ümmet-i Muhammed kurtulur.” Kendi yanlışıyla, kendi ayıbıyla yüzleşemeyen ve özür dileyemeyen insanlar, “karşı” belledikleri tarafa daha da çok saldırmaya mecburdur.

İlgili İçerikler