Zor zamanlarda yaşamak
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Zor zamanlarda yaşamak

İnsanı kendi pişmanlıkları kadar yoran ve yorarken kavratan hiçbir şey olmadığını, başkalarının ölüm ya da yaşam yolculuklarının herhangi birimize dönüştürücü etkisi olmadığını düşünenlerdenim

Zor zamanlarda yaşamak

Gün ışığı azalıyor, doğanın sesi de öyle.

Ve bilmişlik bilgiyi gölgelerken, bilgelik giderek soluklaşan bir imge, duyulmayan bir fısıltı olup siliniyor.

Gerçekliği yaratan kavramlar illüzyon artık, illüzyonlar kendi kavramlarını türeterek bilindik gerçeği deviriyor.

Belli ki tanıdık bildik her şeyin yerle yeksan olması gerekiyor ya da gerekmediği halde öyle oluyor.

Belli ki bu geçiş yine tanıdık, bildik şeylere tutunulmazsa atlatılamayacak.

Böyle zamanlarda da ben yine tanışıklığım olan mikroplara, içimdeki boşluklara dolan doğaya, müziğe, kitaplara tutunuyorum.

Yeni müzik keşfimse bana geçişin kaçınılmazlığını hatta çoktan başladığını iyice kavratıyor.

Spotify adlı dijital uygulama, sabah uyanır uyanmaz kokusuna ve damağımdaki tadına müptela olduğum kahve gibi yaşamımın bir parçası artık.

Dinlediğim müziklere göre de yeni öneri listeleri hazırlıyor.

Harika bir grup keşfettiğimi düşünüyorum; Let Babylon Burn, “Reggae”söylüyorlar.

Büyük bir heyecanla listelerime kaydediyorum.

Ama gerçek bir grubun olmadığını, yüzü olmayan, anonimleştirilmiş bir sanatçı ve onu yapay zekâ ile destekleyen hayalet bir grup olduğunu anladığımda, yeni yaşam biçimimiz belirene kadar en iyi ihtimal hayaletler mezarlığında dolaştığımızı bir kez daha ürpererek duyumsuyorum.

Hayalet olduğu için yüzünü hiç göremeyeceğim, konserlerine gidemeyeceğim yalnızca Ankara’daki rutin sabahlarımda, giderek katlanılmaz olan trafik keşmekeşinin içinde, parmaklarımla direksiyona dokunarak ritim tutacağım.

Sessizliğin Yankıları, “Echos in the Silence” adlı şarkıları hem en sevdiğim şarkı hem canlılığımızı yitirerek dönüştüğümüz hayaletler mezarlığına müthiş bir serzeniş.

Zaten “Burn Babylon”un, Bob Marley aracılığıyla dünyaya yayılan Reggae müziğinin vazgeçilmez bir cümlesi ve sosyopolitik bir hareketin temel felsefesi olduğu anlaşılıyor.

Bu müziğin “Hayaletler Mezarlığında” yankılanıp durması bu nedenle olmalı.

Mikroplara gelince onlar zaten biyolojik varlığımız ve canlılığın sürdürüldüğü ortaklıklar hakkındaki esin perilerim.

Beyinleri yok, tek hücreleri var ama bu basitliğe tezat çok kompleks davranışları var.

Bazılarının evrenleri bizim bedenlerimiz.

Bedenlerimizde bulunan mikropların kendi aralarında konuştuklarını, neredeyse stratejik paylaşımlar yapan topluluklar, takımlar oluşturduklarını biliyoruz artık.

Bir bilim insanın -Bonnie Bassler,Moleküler Mikrobiyoloji,Princeton, USA- mikroplarla ilişkili heyecan verici kariyeriyle ilişkili söyleşisini dinliyorum.

Mikropların kolları bacakları olmasa da ürettikleri kimyasalların sinyalleri aracılığıyla gereksinimlerine nasıl eriştiklerini, canlılığı sürdürürken ki akılcı becerilerini anlatıyor.

“Ne bulsalar, arsenik, zehir dahil, yiyor ve hepsini çıkartıyorlar, onların lisanı kimyasallar ve onlar çok lisanlılar.”

Şimdi onların lisanlarını çözerek, insanlık tarihini, evrimsel antropolojiyi yeniden yazıyoruz.

Mikroplarla ilişkili bulduklarımızın henüz yalnızca buzdağının görünen yüzü olduğunu düşünüyorum.

Bize yalnızca hastalıklar hakkında bir şeyler söylediklerini zannedenlere ise onların bize asıl söyleyeceklerinin “canlılığımız, sağlıklılığımız, kökenlerimiz, diğer türlerle bağımız ve gezegenin nasıl kurtarılacağı” ile ilişkili olacağı yanıtını veriyorum.

Biz, bedenlerimizi hastalanınca, yaşamı da ölüm çok yakınımızda olunca duyumsayan bir canlı türüyüz.

İnsan türü için canlılığın sinyalleri ise giderek “anahtar sözcük” niyetine bir veri ağına gömülüyor.

Canlılık aslında türler arası bir takım çalışması gerektiriyor.

Mikroplar bize bunu anlatabilecek olan yoldaşlarımız artık.

Birbirimizi karşılıklı olarak dönüştürüyor ve birlikte dönüşüyoruz.

Tıpkı, müptela oldukları balmumuna erişmek için insanları bal kovanlarına taşıyan “bal rehberi kuşlar” gibi, istediklerini alabilmek için bizim canlılığımıza gereksinimleri var.

“The Call of the Honeyguide, What Science Tells Us about How to Live Well with the Rest of Life, Rob Dunn”

Ama biz ekip çalışmasını çoktan rekabete kaptırdık ve bağların yerine “bağımlılıklar”ı koyduk.

Aramızda, eğitim ve sosyokültürel değişkinlerden bağımsız, yaşamanın, bedenlerimizden öte ve sonsuz olduğunu zannedenlerin çoğunluk olduğuna öyle eminim ki.

Henüz başka bir yeni keşfim olan “substack” adlı çevrim içi platformda rastladığım bir gönderinin başlığı her zaman düşündüğüm, kafa yormama karşın yüksek ihtimal henüz doğru soruyu bile bulamamış olduğum şu konuyla ilişkili olarak bilincime bir çimdik atıyor.

Çok sayıda son kalp atışına eşlik eden bir yoğun bakım hekiminin notlarını paylaşan bu gönderi daha çok hayatta kalanlara bir ders notu gibi, insanların ölürken ki pişmanlıkları” başlığıyla paylaşılmış.

Ama ben, insanı kendi pişmanlıkları kadar yoran ve yorarken kavratan hiçbir şey olmadığını, başkalarının ölüm ya da yaşam yolculuklarının herhangi birimize dönüştürücü etkisi olmadığını düşünenlerdenim.

Belki de bu gönderideki şu tek cümle “ölümün zıttı yaşam değil, hissetmektir” her gün parça parça genleşerek etrafımızdaki boşluğu kaplayan hayaletler mezarlığının hayalet kapısına asılabilir.

Bir hekim düşünülenin aksine ölüm ve hastalık hakkında çok fazla da düşünmez.

Canlılık ile ölümün, biyolojik yaşamlarımızın kaçınılmaz iki ucu olduğuna dair bir kavrayışı vardır ki bu hem düşünmeye yer bırakmaz hem düşünerek baş edilemez olana karşı siz korur.

Ama ben pandemik zamanda, ölüme yakın o ölüm telaşı bilincinin neye benzediğini düşünür olmuştum.

Çünkü ben de ilk kez ölüm korkusunu bu kadar keskin duyuyordum.

 O zamanlar “Yoğun Bakım Üniteleri” her zamanki sessizliğinden bambaşka, kaotik, dramatik bir şeye dönüşmüştü.

Önceden sağlıklı hatta bir gün önce sapasağlam olan insanları saatler içinde yaşam desteği için bu ünitelere alıyorduk.

Pek çoğu, bilinç yitimi olmadan o ünitelere alındığı ve zorunlu olmadıkça uyutulmadıkları için ölüm bilincinin yakıcılığı ile bir başlarına cebelleşiyorlardı.

Bu gürültülü akış, o ünitelerde olağan zamanlardaki sessizlik ve yavaşlığa tezattı.

Bu ünitelerde, genel olarak, hastalığın kendisi bilincin kapanmasına yol açtığı için ya da zaten yaşam desteği için bağlandıkları makinelere direnç göstermesinler diye sakinleştirilmiş, bilinçleri kapalı ya da yarı açık hastalar vardır .

Kendi annemin süreci dahil, dokunulduğunu ya da başlarında yapılan konuşmaları duyup duymadıklarını, ölüm tüneli gibi bir panik algılayıp algılamadıklarını hep merak ederim.

Bilinci yarı kapalı annemin her gün elini tutup dakikalarca bir şeyler anlatmaya çabalıyordum.

Pandemide çok panikleyen hasta yakınlarına da hastalarının telaşlarını yatıştırmak için görüntülü konuşmalar ile sevdikleri müzikleri dinletmelerini öğütler olmuştum.

Zaten ilk ayları atlattıktan sonra, o üniteye yatırılan hastaların çoğu sağ salim hayatlarına dönmeye başlamıştı.

Ama hiçbir şey hatırlamıyor gibilerdi.

Travmatik anılar zamanı yırttığı için anımsamıyor olmaları muhtemel.

Olga Tokarczuk, Nobel Ödüllü, Polonyalı bir kadın yazar; “Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerine” adlı ahlaki gerilim romanında vahşi bir avcının, kesip, biçip yemeğe oturduğu bir geyiğin kemiğinin boğazında kalmasına bağlı ani ölümünün, mezarlıkların ötesinden gelen bir intikam olduğunu belirtiyor.

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerine cümlesi de Şair William Blake’in en ünlü eserinin “Cehennemden Atasözleri” bölümünden alıntılanmış bir dize.

Ölümün bu bağlamda, yani ortalığı temizleyen bir adalet mekanizması gibi ele alınmasına duyduğum mahcup sevince şu notu düşüyorum.

“Seni tüketen şeye direnmenin tüketen başka bir boyutu da seni tüketen o şeye benzemeye direnmek.”

Ve bu, ortalığı tertemiz eden adil bir ölüm sevincine düşülmesi çok önemli olan çünkü unutulmaması gereken bir not.

“Gerçek yaşlandı ve bunadı, taç yapraklarını döktü” diyor Olga Tokarczuk.

Öyle gerçekten.

İstanbul’da Caddebostan sahilde yürüyorum, kedilerle, “uçmayı unuttular zannederim” diye şaşkınca mırıldandığım, beyaz tombul martılar arasındayım.

Başımı gökyüzüne çevirince bir hafiflik hissediyorum.

Gri bir bulutun ardında ninemin çocukken sorduğum soruyla gülümseyen yüzü beliriyor sanki.

“Belki de gökyüzü yaşayan kocaman bir gözdür ve bizi hareketsiz nesneler sanıyordur.”

Ekim sonu, 2025

İlgili İçerikler