Benim sevgili ülkemin hukuk karşısındaki konumunu basketbol sahasında illa da futbol oynamayı isteyen figürlere benzetirim. Ayağındaki futbol ayakkabısıyla bir futbol topunu basket potasına doğru atmak için elinden, ayağından ne gelirse yapar. Hatta kendisini eleştirenlere de “Bu oyun aslında böyle oynanır asıl siz bilmiyorsunuz” cümlesini haykıra haykıra büyük bir özgüvenle söylemeyi de başarır.
Her maça gelirken bu oyunun aslında öyle değil böyle oynandığını ikna ettiği taraftarlarını da tıka basa izleyici bölümüne oturtur ki basket sahasında basket değil futbol oynanacağına kendisi de inansın. Benzerlerine inandırsın.
Bu tuhaf maçı izleyenler arasında doğal olarak bu absürt durumu görüp yaşanan anormalliği etrafına aktaranlar da vardır. Sevgili ülkem takımı bu insanlara çok kızar ve onları gerçek futbol sever olmamakla suçlar.
Şaka bir yana, Türkiye’nin hukuk karşısındaki durumunu bir futbolsever olarak ancak bu şekilde anlatabiliyorum. Avukatlıkta elli yılı devirmiş bir avukat olarak ise anlatacak kelime bulamıyorum.
Mezarlıktan geçerken korkmamak için ıslık çalan birisi gibi, 25 Aralık'ta çıkan 11. Yargı Paketi’nin genel gerekçesinin bir bölümünde bakın ne deniyor: “Ülkemizde adaletin tesisi anlamında 2002 yılından günümüze kadar temel hak ve özgürlüklerin daha etkin korunması, hukuki güvenliğin güçlendirilmesi, adaletin etkinliğinin sağlanması, makul sürede yargılanma hakkının gözetilmesi, yargıya güvenin artması ve insan odaklı hizmet anlayışının geliştirilmesi amacıyla bir çok çalışma gerçekleştirilmiştir.(…)”
Yani 25. Aralık'ta çıkan son paket AKP iktidarının hukuk devleti serüveninin devamı niteliğindeki düzenlemelerinden sonuncusuymuş. Yani devamı varmış!
Ama paketin asıl özelliği; bir devletin yargı etkinliğinin, suçla mücadelesinin, iflası anlamına gelecek ve asıl amacının cezaevlerinde yeni geleceklere yer açmak amacıyla toplumda kısmi af denen tuhaf uygulamayla; Osman Kavala’yı, Can Atalay'ı, Çiğdem Mater’i, Mine Özerden’i, Tayfun Kahraman’ı, Merdan Yanardağ’ı, Fatih Altaylı’yı, Selçuk Kozağaçlı’yı, Figen Yüksekdağ’ı, Selahattin Demirtaş’ı sonunda beraat kararı verilmesi mutlak olan Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefetten tutuklanan onlarca genci, gazetecileri ve düşünce suçlularını kapsam dışı bırakıp, nice suçluyu üç yıl erkenden yeni suçlar işleyip dönmesi için mahpus dışı adli fazlayı eritmek oldu.
***
Yukarıda da görüldüğü gibi son paket Türkiye’deki demokratikleşme serüvenini 2002 yılından itibaren başlatıyor.
Artık açıkça söyleyelim bir ülkenin rejiminin demokratik olup olmamasını anlamak için öncelikle o ülkenin bağlı bulunduğu uluslararası sistemin mekanizmalarına bakmak gerekir.
Bizim bağlı bulunduğumuz mekanizma Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’dir. Konsey raporlarıyla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de (AİHM) kararlarıyla konuşur.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Benim çıraklık dönemim” dediği 2004 yılını da özetleyen 2005 İlerleme Raporu’nda ülkem için bakın neler deniyordu.
"Aralık 2004’te AB Konseyi aşağıdaki hususları belirtmiştir:
“AB Konseyi, Türkiye tarafından kapsamlı reform süreci çerçevesinde yapılan kararlı ilerlemeyi memnuniyetle karşılamaktadır ve Türkiye’nin reform sürecini sürdüreceği konusundaki güvenini dile getirmiştir. Türkiye, katılım müzakerelerinin başlatılması için Kopenhag kriterlerini yeterince karşılamıştır. AB Konseyi, Komisyonu 3 Ekim 2005 tarihinde Türkiye ile müzakerelerin başlatılması için Konsey’e müzakerelerin çerçevesi için öneri sunmaya davet etmiştir.”
Göğsümüzü kabartan bu rapor, AKP’nin bir dönemini bize özetlemektedir. Acaba Türkiye, “demokrat bir İslam ülkesi” mi olmuştur?
Yalnız Türkiye değil dünya da bizi konuşur olmuştur.
Ancak daha sonra görülmüştür ki bu durum, bir dinci yapının yerleşmesine kadar söz konusu olacaktır.
Bir yandan bu partinin bağrında büyüyüp gelişen FETÖ, bir yandan “önce Nas” mottosu, bugün ülkemi demokrasiden uzak, yargısı birbirine düşman, Cumhurbaşkanı partili olan, bunun doğal sonucu olarak eşit yurttaş kavramının çoktan tartışılmaya başlandığı, kuvvetler ayrılığını değil kuvvetler birliğini benimseyen bir ülke haline gelmiştir.
Bu günkü hali pürmelalimizi ise 2025 raporu şöyle özetliyor: “Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyeliği süreci, 2024 raporunda belirtildiği gibi, 2018’den beri devam eden durgunluk durumunu korumuş ve 2025 raporuyla bu temel durum değişmemiştir. AB Konseyi, Aralık 2024’te yayımladığı sonuçlarda, ülkedeki demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar alanlarındaki süregelen ve derin endişe verici durum nedeniyle üyelik müzakerelerinin durma noktasına geldiğini ve yeni fasılların açılıp kapatılmasının düşünülemeyeceğini yinelemiştir.”
Avrupa Konseyi bizi böyle betimlerken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de (AİHM) buna paralel kararlar veriyor.
Türkiye hakkında en fazla ihlal kararları verilen ülke.
Aşağıdaki yüz kızartıcı tabloya geçmeden önce, bir ülkenin bir yurttaşının AİHM’e gitmeden önce kendi ülkesinde hangi aşamaları tamamlaması gerektiğini kısaca açıklayalım:
Önce AİHS’de sayılan hangi hakkınız ihlal edilmişse, iç hukukunuzda belirlenen sıraya göre hakkınızı aramaya başlamanız gerekmektedir. Buna göre, yerel mahkemenin beğenmediğiniz kararını önce istinaf mahkemesine, onun da kararını beğenmediyseniz Yargıtay’a, onun da kararını beğenmediğinde Anayasa Mahkemesi’ne taşıdıktan sonra onun da kararını beğenmediğinizde kararın size tebliğinden itibaren dört ay içinde davanızı AİHM’e dava açabilirsiniz.
İşte AİHM, onca iç hukuk eleğinden geçmiş başvurular hakkında 2025 itibarıyla şu dökümü veriyor:
“Bekleyen başvuruların yaklaşık dörtte üçünün beş ülkeyi ilgilendirdiği kaydedilen raporda, “En yüksek dosya sayısına sahip ülke yaklaşık 21 bin 600 başvuruyla Türkiye, onu yaklaşık 8 bin 150 başvuruyla Rusya, yaklaşık 7 bin 700 başvuruyla Ukrayna, ardından 3 bin 850 başvuruyla Romanya ve 2 bin 600 başvuruyla Yunanistan takip ediyor. Yaklaşık 13 bin 400 adet bekleyen öncelikli başvuruların yüzde 80’i de Türkiye, Ukrayna, Rusya, Romanya ve Yunanistan’dan geliyor.”
Açık söyleyelim böyle bir tablo demokrasilerde görülmez ancak otoriter rejimlerde görülür. Otoriter rejime “dur” denmezse gideceği yer totaliter ve faşist rejimdir.
Türkiye’de özellikle 19 Mart operasyonu sonrası CHP açısından ve öncesi DEM açısından en tehlikeli mesleklerden birinin belediye başkanlığı olduğu, tahmin ediyorum tek ülke benim güzel ülkemdir. 16 büyükşehir belediye başkanı şu anda hapistedir. Anlaşıldığı kadarıyla bu sayı büyümeye devam edecektir. Yalnızca İBB’ye açılan davada 105 tutuklu bulunmaktadır. Tutuklama ve “Gel” deyince gelecek olan insanlara yapılan şafak baskınlarıyla icra edilen gözaltılar rejimin kod adı haline gelmiştir. Tüm bu yapılanlar CMK’ya açıkça aykırıdır.
Rejimin 2. kod adı ise uyulmayan Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarıdır. Can Atalay davası nedeniyle uyulmayan Anayasa Mahkemesi kararı tartışmaları sırasında, Yargıtay 3. Ceza Dairesi AYM üyeleri hakkında “görevi kötüye kullanma” suçlamasıyla suç duyurusunda bulunabilmiştir. Ve asıl önemlisi bu Daire’nin Başkanı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı seçilmiştir.
Türkiye’de, yargı dünyası eşi görülmedik şekilde kendi kendine darbe uygulamaktadır. AİHM ve AYM kararlarına yargının diğer kısmı tarafından uyulmaması artık doğal karşılanmaya başlanmıştır. En son Tayfun Kahraman kararı da havada kalmıştır. Bu gidişin doğal sonucu artık AİHM’ye gitmek için AYM’nin tüketilmesi, gerekli yargı mercii olmaktan çıkarılması halidir.
İçinde bulunduğumuz vahim durum bundan ibaret değildir. İnsanların mal ve mülklerine hiçbir yargı kararı olmaksızın salt savcılık kararıyla el konulabilmektedir. Bugün itibarıyla iki televizyon kanalı ve bir üniversite kayyımlarla idare edilmektedir. Sayısı tespit edilemeyecek kadar çok şirket kayyım idaresine geçmiştir.
Kayyımlık memleketimizde bir meslek haline getirilmiştir.
Bugün TMSF’nin elindeki meblağın büyüklüğü dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemektedir.
Özellikle belediyelerdeki kayyımlaşma hadisesi seçimleri anlamsız kılmaktadır. Asıl tehlike de budur. İnsanlar seçimleri gereksiz gördükleri zaman, o toplum her şeyi içine çeken bir anafora kapılabilir. Ülkede yaşayan herkesin bu büyük tehlikeyi görmesi gerekir.
O zaman ne yapmak gerekir?
Görünen o dur ki; özellikle 19 Mart tarihi itibarıyla Özgür Özel’in başını çektiği CHP yönetici ve kadroları bugüne kadar görülmemiş bir enerji ile siyaset yapmaktadır. Başlarda her gün olan, son süreçte haftada iki gün yapılan mitingler yorucu da olsa CHP tabanını diri tutmaktadır. CHP’nin stratejisi genel olarak doğrudur. Avrupa siyaseti ile de doğru bir strateji belirlenmiştir. Bu gidişle olası kazanılan bir seçimde CHP yönetimindeki Türkiye, Avrupa Birliği’yle sağlıklı bir birliktelik kurabilir. Bu hem demokratik Türkiye hem de AB için yeni ufuklara yol açabilir.
Ülkemizde ikinci diri taban DEM’e aittir. Yılların deneyiminden geçmiş olan bu partinin geldiği aşama çok önemlidir. İktidara göre “Terörsüz Türkiye”, Kürt politik hattına göre “son çözüm süreci” bu partiyi ve temsil ettiği siyasal ve sosyal yapıyı toplumun temel direklerinden biri haline getirmiştir.
Hem Meclis aritmetiği açısından çoğunluğu hem de ulusal ve uluslararası temsiliyeti açısından DEM, ülkede kilit parti haline gelmiştir.
Bu iki partinin ve bu partilerin temsil ettiği tabanın ortak özelliği ise artık bellidir. Bunun adı demokratik hukuk devletidir.
Amasız fakatsız olarak Anayasa’nın tam olarak uygulanması, yargı standardının AİHM kararlarıyla tam anlamıyla uyumlu hale getirilmesidir.
Türkiye ancak o zaman normalleşebilir.
Bunu gerçekleştirecek siyasal yapı da başta CHP ve DEM olarak muhalefetin kendisini ortak bir mücadele sürecine sokmasıdır. Bu birlikteliğin ifadesinde kendisini bulan diğer toplumsal ve siyasal yapıların da mücadeleye eklenmesi halinde AKP kendisini iktidarda yapayalnız bulabilir. Henüz yukarıdaki tablo gerçekleşmemiş olsa dahi AKP’nin yalnızlaşma sürecinin başladığını görmek gerekmektedir.
Özellikle başını Devlet Bahçeli’nin çektiği “Terörsüz Türkiye” süreci ve AİHM kararı gereğince hiç olmazsa Demirtaş’ın dahi tahliyesinin gerçekleşmemesinin iktidar cenahında yarattığı soğuk havanın hissedilmemesi mümkün değildir.
Netice olarak top artık başta CHP ve DEM olmak üzere Türkiye’deki tüm muhalefetin süreci iyi tanımlamasıyla tespit edecekleri mücadelededir.
Yani demem o ki; toplum olarak bıçağın keskin yanının üzerindeyiz.
Ve her şey bize bağlı.


