26 Nisan 2020

"Mahrumiyet hakkı"

Hayatımız "normale" döndüğünde pek çok şeyi özlememeyi tercih etmemek için, daha da yok olmamak, yalnızlaşmamak için, hayatımızı şu anda normal kılan şeylerden mahrum kalmalı, bunları yapmamayı tercih etmeliyiz

Türk Dil Kurumu'na göre "mahrum", yoksun demek. "Yoksun" ise "belli bir şeyden kendisinde olmayan, belli bir şeyin yokluğunu çeken" anlamına geliyor. İngilizce'de benzer anlamda kullanılan "deprived" kelimesi de Cambridge Sözlük'te iki şekilde tanımlanıyor: (1) "yeteri kadar para, yiyecek ya da iyi yaşam standardı gibi tatminkâr bir hayat için gerekli olan şeylere sahip olmama", (2) pek çok insanın yaşadığı gibi yaşamak için gerekli olan şeylerden yoksun olma". Peki, yazının başlığını oluşturan "mahrumiyet hakkı" bu tanımlar bağlamında bir hak mıdır?

Elbette bunu tartışmaya gerek yok. Mahrumiyet hakkını, temel haklar, insan hakları ya da yaşayan hakları külliyatının dışında ironik olarak kullandığımı -zira böyle bir hak alan yazında yok tabii- başta belirterek ne demek istediğimi anlatayım.

Bilindiği üzere sistemin çarklarının durmaması adına bir kısmımız evdeyiz; bir kısmımızsa dışarıda daha önce de olduğu gibi çalışmaya devam ediyor. Bu süreci evde geçirenlerden birisi olarak "izolasyon" ve "karantina" kelimelerinin benim hayatımda yarattığı etki üzerinde düşünürken, bu kelimelerin "mahrumiyet" kelimesiyle aralarındaki akrabalığı da değerlendirmeye başladım. Eğer kendimizi izole etmişsek ya da karantina altındaysak bir şekilde bir şeylerden mahrum da olmamız gerekiyordu sanki. Ama öyle miydi cidden?

Bence hayır. Şöyle ki, Instagram canlı yayınları, WhatsApp videolu aile, akraba, arkadaş görüşmeleri, Skype ya da Zoom okuma kulüpleri, YouTube konserleri, tiyatroları, müzeleri, sesli kitapları, sanal alışverişler, kampanyalar ve saire derken tam olarak neden mahrum kaldığımız konusunda tam emin olamıyorum. Mahrumiyetin bir başka yakın akrabası olan "özlem"i duyamayacak kadar gün içi zamanlarımız teknoloji ve internetle doldurulmuş durumda. Bazen, acaba hepimizi avatarlarımıza indirgeyerek çeşitli büyüklükteki ekranlara hapsedecek, Westworld-vari büyük bir distopyanın parçası mı bu diye aklımdan geçmiyor değil.


Desen: Selçuk Demirel

Tabii bu, bir (komplo) teori(si) olarak daha çok kurgu bilimin ya da siber antropolojinin konusu. Lakin beni gerçekten endişelendiren, bizi çoğu şeyden mahrum bırakması gereken bu sürecin, derin bir yoksunluk çekmeden sürüyor oluşu. Dolayısıyla özlem de duy(a)mıyoruz. Duymayalım –mahrum kalmayalım- diye, festivaller bize kapılarını çevrimiçi açıyor, şarkıcılar evlerinin akustiğini bizimle paylaşıyor, opera sahneleri tozlarını oturma odalarımıza savuruyor. Bense bunlardan gerçekten mahrum kalmamız ve bu yüzden de hasret çekmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Altı yaşındaki oğlum, birkaç gün evvel, akıllı telefon kullanmayan dedesini çok özlediğini ve yanına gitmek istediğini ama diğer dedesi, babaannesi ve anneannesini "o kadar da" özlemediğini çünkü zaten her gün telefonda görüntülü konuştuğunu söyleyince bir aydınlanma yaşadım. Ve bu aydınlanma işte beni "mahrumiyet hakkı" dediğim kavrama götürdü. Evde otururken ya da bir şeylerle uğraşırken beni huzursuz eden, yaptığım şeyden keyif alamamama neden olan küçük bezelye tanesi. Yaşadığımız evi, Kızıl Ölümün Maskesi'ndeki Prens Prospero'nun şatosuna çeviren o sosyal mesafesiz sosyal ağ. Bir başka deyişle, mahrumiyet hakkımın elimden alınması.

Aslında uzun uzun yazıp konuşmalı belki. Ama ben, içinde bulunduğumuz süreçle ilgili bunları paylaştıktan sonra, sözü çok da uzatmadan Amerikalı yazar Herman Melville'in müthiş reddiye hikâyesi Katip Bartleby'e değinerek bitirmek istiyorum.

Bartleby, malum günlük hayatında kendisine her ne denilirse ya da kendisinden her ne istenirse "yapmamayı tercih ederim" diyerek reddeden bir anti-kahraman. Bu noktada hepimizin yapması gereken herkesin diline pelesenk olan "korona günlerinde…" olağandışılığını olağanlaştırmamaktır belki de. Yapmamayı tercih etmek bir karşı duruştur çünkü. Direniştir. Sıradanlaştırmamaktır. Özetle, hayatımız "normale" döndüğünde pek çok şeyi özlememeyi tercih etmemek için, daha da yok olmamak, yalnızlaşmamak için, hayatımızı şu anda normal kılan şeylerden mahrum kalmalı, bunları yapmamayı tercih etmeliyiz.

Çünkü bu bağlamda mahrumiyet bir haktır. Özlemek de.

Yazarın Diğer Yazıları

Yangınlar, umutsuzluk ve çaresizlik sarmalında tutunmanın bir yolu

Evet bir karabasan hali var ama Türkiye’de çok sayıda vicdanlı insan da var. Sosyal medyada Instagram hesabından -eminim diğer mecralarda da vardır- takip ettiğim ve yaptıklarını gördükçe de içimde küçük küçük renkli kelebekler uçuşturan insanlar.

Bir direniş sembolü olarak Gergerlioğlu'nun terlikleri

Bir kültürel imge olarak ayak-kabı, aslında yürüyeceğin yolu da bir kalıba-kaba dökme, şekle sokma ve belirleme çabasıdır. Ter-likte ise etimolojik olarak emeği içine çeken bir anlam gizlidir. Gergerlioğlu'nun terlikleri bu bağlamda hak ihlaline uğrayan her kesimden bireyin haklarını korumaya çalışan, belirli bir kalıba ya da şekle girmeye direnen hak savunuculuğu ve bu savunma sırasında akan terin sembolüdür

Dar alanda 'karlı', 'farklı' ve eril paslaşmalar: Vakıf üniversitelerinin sloganları aslında ne söylüyor?

Sloganlarda asıl vurgulanan, öğrencinin birey olarak biricikliğinden ziyade üniversitenin çalışan bir mekanizma olarak diğerlerinden farkıdır