Size anlatacağım hikâyenin kahramanı Bari Weiss isminde 41 yaşında bir kadın gazeteci.
Onunkisi hem bir başarı hikayesi hem de başarıya giden yolda bugün artık ne türden “numaralar” çevirmenin gerekli olduğunu göstermesi açısından ibretlik bir kariyer öyküsü.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim bu defa:
Artık doğruyu en ahlaklı, meslek etiğine en saygılı biçimde ifade etmenin, ilginç konular bulmanın, meselelere taraf olmadan yaklaşmanın, birtakım çevrelere “yanaşmadan” kariyerinde ilerlemek istemenin hiçbir halta yaramadığına Bari Weiss’ın öyküsünde bir kez daha ve can acıtarak tanık oluyoruz.
Pahalı kıyafetler giymiyorsan, insanların özeline dair konuşmuyorsan, zengin arkadaşların yoksa, o davetten bu davete koşturmaktan (ve tabii buralardan fotoğrafları sosyal medyaya boca etmekten) hazzetmiyorsan, arsız ve hatta hadsiz bir özgüvenle önüne gelenle polemiğe girmiyorsan…
Evet, bunları yapmıyorsan Bari Weiss gibi üç yıl önce kurduğun şirketini 150 milyon dolara Paramount’a satıp bir de bu dev şirketin bünyesindeki devasa haber ağı CBS’in yayın yönetmeni koltuğuna oturamıyorsun.
22 yılı devirdiğim gazetecilik hayatımda bunları çok iyi yapanlara ziyadesiyle şahitlik etmekle birlikte maalesef bu bünyeye o elbise olmuyor. N’apalım. Hayat!
Evet, dönelim Amerika’da şu sıralar çok konuşulan o kadına, Bari Weiss’a.
Weiss sadece beş yıl içinde önce bir haber ve e-bülten platformu kurdu, büyüttü, iki yıl sonra kurduğu platformu 150 milyon dolara Paramount’a satmayı başardı.
Ve ardından Paramount’un bünyesindeki Amerika’nın en büyük yayıncılarından CBS’in haber merkezinin de başına getirildi.
Durumun acayipliğini şuradan anlayın: Bu insan 41 yaşına gelene kadar daha önce hiçbir televizyon kanalında çalışmadı. Televizyon haberciliğine dair hiçbir tecrübesi yoktu (olması da gerekmiyor ama yine de çarpıcı bir detay) ve geçenlerde oturduğu yayın yönetmeni koltuğu ABD’nin habercilik açısından belki de en prestijli koltuğu.
Peki bu iş nasıl oldu?
Bari Weiss, dedim ya, Türkiye’de de aşina olduğumuz türden bir gazeteci. Hani böyle kendiyle ilgili haberleri medya sitelerine basın bülteni şeklinde geçen, “Usta isim hangi kanalla anlaştı” başlığının altında hayatında ikinci kez iş değiştirdiğine tanık olduğumuz yeni bir gazeteci tiplemesi var ya… Heh işte, onlardan biri.
Nitekim New York Times’tan ayrılışı da “gürültü” oldu Weiss’ın.
Ayrılırken anti-woke dünya görüşü nedeniyle Times’taki meslektaşları tarafından zorbalığa uğradığını, gazetede özgür bir çalışma ortamı olmadığını öne süren bir mektup kaleme aldı. Mektubu da NY Times’ın sahibi/yayıncısı A. G. Sulzberger’e gönderdi.
Hatta mektup NY Times’ta haber bile oldu.
Mektubunda bu düşmanlık dolu tavrın tüm gazeteye sirayet ettiğini belirterek istisnasız tüm arkadaşlarını da suçlamayı ihmal etmedi.
Hikâye de buradan sonra başladı.
Olaylı istifayla yabana atılmayacak cinsten bir gürültü koparmayı başardıktan sonra kendi mecrasını yaratmaya karar verdi ve bunun için hepimizin kullanımına açık bir mecrayı, Substack’i tercih etti.
Substack üzerinden abonelik sistemiyle çalışan bir bülten hazırlamaya başladı ve yaptığı bülteni iki yıl kadar bir süre burada büyütmeye devam etti.
Bu arada sadece e-bülten gibi düşünmeyin yaptığı işi. Sağa sola ve özellikle düşkün ünlülere saldırdığı podcast’ler, “Amerika’da gazetecilik bitti” naraları attığı videolarla destekledi içeriğini.
Substack’te geçen iki yılı onu bugün oturduğu koltuğa taşıyan “The Free Press” girişimi takip etti.
Üç yılda inanılmaz bir hızla büyüttüğü The Free Press macerasında da içeriği podcast’ler ve videolarla genişletmeyi sürdürdü. Çeşitli Youtuber’lar ve podcast şovlarıyla iş birliği yaptı.
Üç yılın sonunda, inanamayacaksınız ama, The Free Press 1,5 milyon okuyucuya ulaşan ve yılda 15 milyon dolar abone gelirine sahip bir platform haline geldi.
Peki, Weiss’ı bu kadar hızla benzeri görülmemiş bir başarıya ulaştıran şey neydi?
Bir kısmını yukarıda saydım aslında. Ünlüleri pek sevdiğini, açılıştır/davettir kaçırmadığını, parası bol Silikon Vadisi zenginleriyle sıkı fıkı oldu kısa sürede. Önce yayınlarına çağırdı bu isimleri, sonra onlar bir yere çağırınca gitti… En son Jeff Bezos’un düğününe davet edilecek noktaya getirdi kendini.
Tabii The Free Press’in başarısını sadece buradan tariflemek doğru olmaz.
Bari Weiss’ın Amerikan merkez medyasındaki tıkanmışlığı iyi analiz etti ve yine yukarıda örneklediğim şekilde “Artık bu gazetecilik türü bitti. Bunlar çağdışı mecralar” diyerek kendini bir alternatif olarak konumlandırmayı becerdi.
Peki gerçekten öyle mi?
Eh… Yani bazen bazı şeylere itiraz etmenizin şiddeti, o şeyin yerine ne koyduğunuzun önüne geçiyor. “Merkez medya bitti” söylemi de böyle bir şey. Bu söylemi agresif bir şekilde sahiplenirseniz onun yerine gerçekten “yeni” ve “farklı” bir şey koyup koymadığınız o kadar da önem taşımıyor.
Fakat kuşkusuz bir şeyleri de “farklı” yapmanız şart.
Weiss’ın hızlıca büyüttüğü The Free Press’te (TFP) de, özellikle sert başlıklar, “explainer” denen türden olguları ve yaşananları açıklayıcı metinler ilk bakışta bile göze çarpıyor.
“Müslüman Kardeşler Nasıl Bir Medya İmparatorluğu Kurdu?”, “Sağda Yolunda Gitmeyen Şey Ne?”, “Yapay Zeka İnsan Olmanın Anlamını Değiştirecek, Hazır Mıyız?”, “Katie Herzog Alkolizmden Ayıklığa Nasıl Geçti?”… Bunlar Free Press’ten. Sanırım anladınız.
Bir de aslında ne zamandır yazayım dediğim ama teknik detaylara boğmadan nasıl yapabileceğimi kestiremediğim için kararsız kaldığım görece yeni bir gazetecilik türünün Amerikan medyasında ve tabii TFP’te öne çıktığını görüyoruz.
Sanıyorum ki, İngilizcede “service journalism” denilen bu yeni disiplin henüz Türkçeye yerleşmiş bir karşılığa sahip değil.
“Hizmet gazeteciliği” desek tuhaf kaçacak, belki çok da ellemeden “servis gazeteciliği” demek lazım.
Geçen yıl Wall Street Journal’da yaşanan yönetim krizi/değişikliği esnasında “servis gazeteciliği” yenilenen editoryal yapılanmada ana departmanlarından biri haline getirilmişti. Düşünün, o kadar önem verilir hale geldi yani.
Kabaca tariflemek gerekirse okurun günlük hayatta işine yarayacak türden haberlerin öne çıkarıldığı bu anlayışa “service journalism” deniyor.
Tavsiyeler, tüyolar, tarifler, püf noktaları, moda, sağlıklı yaşam önerileri gibi başlıklara sahip bu içerikler okuyucudan da büyük rağbet görüyor.
Hani dergiler öldü, diyoruz ya. İşte ölen dergilerin yerini sosyal medya aracılığıyla hızla okura ulaşan bu içerikler aldı.
Bari Weiss’a dönelim.
Tüm bu saydıklarımın dışında Weiss’ın kendini “merkezin solunda” tanımlayan biri olarak (kuir olması ve kürtaj karşıtlığı gibi başlıklarda sağ ile ayrı düşmesinden olsa gerek) Amerikan sağ siyasetiyle omuz omuza bir yayın çizgisi benimsediğini de söylemem gerek.
Ve tabii İsrail’in büyük destekçisi olduğunu… O olmazsa olmaz zaten.
O kadar büyük bir destekten söz ediyoruz ki, kendine yönelik “Siyonist fanatik” eleştirisini bile “gururla” sahiplenen bir medya figürü Weiss.
İşte tüm bunları güzelce harmanlayınca Amerikan medyasının tepe koltuğuna oturuverdi bu genç kadın. İşin ironik kısmı CBS’in, Bari Weiss’ın yıllardır hakkında atıp tuttuğu müesses Amerikan medyasının amiral gemisi olması.
Böyledir ama. Bir şeye bu kadar sallıyorsanız aslında sallama nedeniniz kuvvetle muhtemel o şeyin bir parçası olamamanızdır.
Peki, Weiss oturduğu müesses koltukta atıp tuttuğu türden yeni bir gazeteciliğin yolunu açacak mı? Göreceğiz.
Lakin CBS’teki ilk günlerine dair yazılıp çizilenlere bakılırsa işe dümeni sağa kırarak başlayacak. İlk işi Trump’ın hışmına uğrayan CBS’e Jared Kushner ve Steve Witkoff gibi iktidar figürlerini davet etmek oldu.
Son olarak, -Trump’ın hiç hazzetmediği- CBS’in amiral programı “60 Dakika” ekibine yönelttiği şu soru da medya gündemine minik bir bomba bıraktı: Niçin bütün ülke sizin taraflı olduğunuzu düşünüyor?
Tam bizdeki durumu tarifleyen bir soru değil mi? Oradan bakınca burası taraflı, buradan bakınca orası… Weiss da aslında “niye iktidarın istediği tarafta değiliz” diye soruyor ama bunu soruyu hafiften tahrip ederek yapıyor.
Amerika’yla aramızda okyanus var ama gördüğünüz gibi kafalarımız o kadar da farklı değil.
Yıllar önce sanırım Oğuz Aral’ın efsane karakteri Utanmaz Adam’ın ağzından çıkan bir söz geldi aklıma:
“İşi bileceksin, işe gitmeyeceksin. ‘Nereden’ diyene ‘İşteeeen’ diyeceksin.”


