24 Aralık 2020

Altan Abi

Altan Abi, kendimi gazetecilik mesleğinde hep senin çömezin saydım. Adı konmamış, kayıtları açılmamış Altan Öymen Gazetecilik Okulu'nun bir öğrencisi olmaktan hep onur duydum. Sanırım beni mezun etmişsindir. Sağ ol. Meslekte 70 yaşını devirdin. Çok yaşa. Var ol!

Altan Abi, nam-ı diğer Altan Öymen, gazetecilik mesleğinde 70. yılını geride bırakmış. Dile kolay, say say bitmez 70 yıl. Neredeyse benim toplam ömrüm kadar onun meslek yaşamı var.

Ona, Altan Öymen demeye dilim varmıyor. Yarım yüzyıldan bile önce Altan Abi olarak tanımıştım; bu upuzun zaman diliminde bakanlık da yaptı, parti genel başkanlığında da bulundu ve hep Altan Abi olarak kaldı. Onda oldum olası bir "Abilik hâli vardı. Öyle ki, sevgili arkadaşım, rahmetli Ergun Balcı, nasıl herkes için yaş farkına aldırılmadan hep Ergun idiyse, o da Altan Abi idi ve kendisinden bir yaş büyük olan Ergun'un da Altan Abi'siydi.

Yaklaşık beş yıl önce, rejim marifetiyle mesleğim sona erdirildiğinde, 40 yılı geride bırakmıştım. Kıdemli, duayen gazeteci gibi sıfatlarla anılmayı hak edecek kadar uzun bir süreydi bu. Altan Abi'nin gazetecilikte 70. yılını devirdiğine bakıldığında, nasıl da devede kulak kalıyor.

Altan Abi, tüm ailemiz için çok özeldir. Tûba'nın hayatındaki ilk işi, Mülkiye'ye başlamadan hemen önce, onun yanında çalışmak olmuş. O zamanlar Ulus Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olan Altan Abi'nin Alman Haber Ajansı'na (DPA) irticalen haber dikte ettirirken gösterdiği titizliği, Almancasının mükemmelliğini hâlâ hatırlar. Bir yandan çay ve simitle karnını doyurduğunu da…

Biz hepimiz, (Altan Abi'nin gazetecilik süresi kadar birlikte olduğu eşi Aysel Öymen de dahil), geçenlerde 160. yaşını kutlayan Mülkiye'lileriz. Altan Abi ile kesişen yollarımızdan biri daha.

* * *

Altan Abi'yi gazeteciliği öğrendiğim "Hocam" sayarım. Bir haber nasıl yazılır, gazetecilik nasıl yapılır hep ondan öğrendim.

İkimiz de Cumhuriyet Gazetesi'ndeydik. 12 Eylül askeri rejim dönemiydi. Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren en önemli dış politika konularının başında arada bir Strasbourg'ta yapılan Avrupa Konseyi toplantıları gelirdi. Cunta dönemindeki Yunanistan'a olduğu gibi, Türkiye de üyelikten atılacak mı, atılmayacak mı? sorusunun cevabı aranırdı. Strasbourg'taki Altan Abi, bir telefon kabininden haberini yazdırırdı. Ben İstanbul'da Cumhuriyet Yazı İşleri'nde kulağım telefonda, daktilo önümde, onun dikte ettiği haberi kağıda geçirir, yayına hazır hale getirirdim.

İrticalen yazdırdığı haberin tek kelimeyle mükemmel bir mimarîsi olurdu. İlk cümlesinden sonuncusuna kadar. Paragrafların nerede başlayıp, nerede biteceği, aşağı yukarı kaç cümleden oluşması gerektiği, Allah vergisi ustalığının ürünleri olarak kağıda dökülürdü daktilonun tuşları aracılığıyla.

Haberi yazdırdıktan birkaç saat sonra mutlaka arardı, basit bir ayrıntıyı ekletmek için. Karşısında pek direnilemez, itiraz edilemez bir ses tonuyla "Şekerim" diye girerdi söze, "haber önünde mi?"

- Evet Abi.

- Hah, şimdi sanırım baştan dördüncü paragrafın ortalarında olacak, Danimarkalı parlamenter Budtz diye başlayan bir satır. Gördün mü?

- Evet Abi.

- Onu Danimarkalı Sosyal Demokrat parlamenter Lasse Budtz diye düzeltir misin, sana zahmet olacak.

- Tamam Abi.

- Bir de o paragraftan iki-üç paragraf sonra İtalyan parlamenter Cavalieri diye bir satır göreceksin, onu da İtalyan Komünist parlamenter diye…

- Tamam Abi.

Altan Abi, o kuşağın gazetecilerin en büyük takıntısı olan "haber atlatma"nın da rakipsiz bir ustasıydı. Strasbourg'dan bana haber yazdırmaktayken, yanındaki telefon kabininde cereyan eden konuşmalara kulak misafiri olup, bunu derhal önemli bir gelişme olduğu sezgisiyle kurcalamış ve Mehmet Ali Ağca'nın Papa'ya suikast girişiminde bulunduğu haberini herkesi atlatarak o patlatmıştı.

Gece vakti, başta Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal, gündüz çalışan tüm kadro gazeteye geri dönmüş, ertesi günün Cumhuriyet'ini yeni bomba haberle yeniden hazırlamaya girişmişti. Derken bir sesleniş, "Hey, Altan Abi telefonda. Seni istiyor…"

- Efendim, buyur Altan Abi?

- Şekerim, şimdi öğleden sonra yazdırdığım haberi önüne alıver. Orada altıncı paragrafın sanırım sondan birinci cümlesinde şöyle bir sıfat kullanmış olduğumu göreceksin. Onu…

- Tamam Abi.

Mürettiphaneye koşup, Altan Abi'nin eklenmesini istediği kelimeyi kurşunla dizdirip, çoktan bağlanmış olan sayfaya, sayfayı şişirmeden sokmaya çalışıyorum. İçerde Papa haberiyle sil baştan hazırlanan gazeteyi yetiştirme kaosu yaşanıyor. Mürettiphanenin siniri burnundaki şefi rahmetli Hıdır'dan aramızdaki iyi ilişkiye dayanarak Altan Abi için torpil rica ederken, Hasan Cemal çılgına dönmüş halde bağırıyor, "Biz neyle uğraşıyoruz, şunların uğraştıkları şeye bak!"

Altan Abi için uğraşılırdı. Buna değerdi. Onun mesleğe saygısının ve mükemmeliyete gösterdiği özenin gereğiydi bu. Haber, onun dilinde ve elinde kuru bir olay aktarımından çıkarak adeta kana ve cana bürünür, hayatiyet kazanırdı.

Soldan sağa: Mehmet Açıktan, Uğur Mumcu, Murat Demiray, Süleyman Coşkun, Altan Öymen, Mehmet Zekeriya Sertel (Masada Oturan), Aziz Nesin, arkasındaki Ahmet Tan, Zekai Durmuş, arkadaki İsmet Solak,Teoman Erel ve Koray Düzgören. (1977)

* * *

Altan Abi'nin bir tür sekreterliğini yaparak, haber nasıl ve neden öyle yazılır, ayrıntının önemi nedir, öğrendim. Bir tür meslek içi eğitimdi. Çok da işime yaradı. Beyrut kuşatması sırasında bombardıman altında ya da Sina Yarımadası'nda Gazze sınırında zamana karşı yarışarak teleks başında haber yazarken, hep Altan Abi'nin sadık öğrencisi olmaya özen gösterdim. Böyle böyle meslekte sivrildim.

Altan Abi'de yukarıda sözünü ettiğim "haber atlatma takıntısı absürt boyutlara da varabiliyordu. 1983 Temmuz'unda İsviçre'nin Lozan kentinde bir Ermeni Konferansı toplanacaktı. Döneme damgasını vurmuş olan ASALA suikastlerinden ötürü, her ne kadar ASALA'nın konferansla ilgisi olmasa da, olay Türk kamuoyunun büyük ilgisini çekmişti. Atatürk Havaalanında Cenevre uçağını beklerken, Altan Abi'yle karşılaştım. O sırada Milliyet'te çalışıyordu ve rakip konumdaydık.

- Ooo, Altan Abi selam. Nereye yolculuk?

Yüzüne yayılan, aslında hiç de eksilmeyen gülümsemesiyle, kendisini tanıyanların iyi bildiği o saçlarını karıştırma jestiyle, duraksayıp, "Ee, Avrupa'ya bir yere.

- Abi bulunduğumuz yer zaten Avrupa'ya giden uçakların kalktığı bölüm. Avrupa'da nereye?

- Bakalım. Bir yere gideceğiz işte.

- Abi, uçaklar kalkmak üzere. Elinde biniş kartı olması lâzım. Orada yazar nereye gideceğin…

Kahkahalar arasında Cenevre uçağına birlikte bindik. Cenevre havaalanında onu Lozan'daki oteline götürmek üzere karşıladılar. Konferans, Lozan'ın göl kıyısındaki banliyösü Uşi'deydi. 1923'te Lozan Anlaşması'nın imzalandığı Beau-Rivage Palace Otelinde yapılacaktı.

Konferans, James Karnusyan adlı İsviçreli bir Ermeni protestan papaz tarafından düzenlenmişti. Oturumlar basına kapalıydı. O dönemdeki kafa yapımızla, Lozan-Uşi'deki Ermeni Konferansı'nı, tıpkı 1898'da yine İsviçre'de Basel şehrinde Avusturyalı Yahudi gazeteci Theodor Herzl'in düzenlediği ve 1948'te İsrail devletinin kuruluşuna giden yolun başlangıcı sayılan 1. Dünya Siyonist Konferansı gibi algılıyorduk.

Oturumları izleyemiyorduk ama konferansın yapıldığı otelde kalmak mümkündü. Orada bir oda tuttum. Delegeler arasındaki çok yaşlı bir Ermeni, Cumhuriyet'ten kimse olup olmadığını soruşturuyormuş. Onunla tanıştım. Nadir Nadi'nin dostuymuş. Bunu kanıtlamak için bana her akşamüstü, konferansta neler konuşulduğunu aktarmaya, ayrıntılı bilgi vermeye başladı.

1980'lerin ikinci yarısı. Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı Nadir Nadi'nin İstanbul Harbiye'deki evinde Yunanistan'ın büyük müzisyeni Mikis Theodorakis (solda), Tûba Çandar, Cengiz Çandar ve Hasan Cemal birlikte...

Altan Abi Cumhuriyet'in gerisinde kalmaktan rahatsız olmuştu. Konferans yerinin biraz uzağında bulunan oteline dönmek zorunda kalmak daha da canını sıkıyordu. Aramızdaki abi-kardeş, usta-çırak ilişkisinin hukukuna dayanarak, bütün gününü Beau-Rivage'da geçirmeye başladı ve haber yazdırmak için benim odamı ve telefonumu kullanır oldu. O haber yazdırırken, odama giriyor ve "Abi, sen keyfine bak" diyerek, bir şeylerle meşgulmüş izlenimi veriyor, bu arada onu dinliyordum. Böylece onun haberinde yer vermediği ayrıntıları aşağı inerek otelin telefon kabininden yazdırdığım kendi haberimde kullanıyordum.

Boynuz kulağı bir kez geçtiyse, işte o Ermeni konferansında oldu. Bunu Hasan Cemal'e söylediğini ve bundan mutluluk duyduğunu sonradan öğrenmiştim. Çok da alçak gönüllüdür Altan Abi.

O Lozan günlerimizde çok da eğlendik. Bir gün, Nadir Nadi'nin ahbabı olan o yaşlı Ermeni bana, "Burada eski Enformasyon Bakanı Altan Öymen varmış. Doğru mu?" diye sordu. Evet cevabını alınca, "Paris'ten gelen bir Ermeni heyeti ikinizle özel olarak görüşmek istiyor" dedi. Bir araba bizi alacak ve akşam yemeğine götürecekti. Altan Abi'yi zor belâ bu maceraya ikna ettim. O günlerde, Türk devlet adamları ve diplomatları ASALA'nın hedefi halindeydiler ve bu durum Altan Abi'nin kimi zaman aşırıya varan tedirginliğini besliyordu.

Ne var ki, gazetecilik merakı ve eskilerin deyimiyle tecessüs, Altan Abi'nin ihtiyat duygusunu bastırmıştı. Akşam karanlığında yürüyerek bize tarif edilen yere geldik. İçindeki üç kişiyle bir araba, yanımızda durdu. Hava kararmıştı. Arabaya bindirildik ve Lozan'a doğru hareket ettik. "Paris'ten gelen birini alacağız" dediler ve daha fazla açıklama yapmadılar.

Lozan istasyonunda dördüncü Ermeni de arabaya bindi. Arka koltukta sıkışmış vaziyette oturuyorduk. Araba karanlık bir gecenin içinde Montreux yönünde göl kıyısından ilerlemeye başladı. Kimse konuşmuyor ve sessizlikte yol alıyorduk. Gerçekten esrarengiz bir durumdu.

Altan Abi, bir ara kulağıma eğildi, "Temizlenmemiz için ideal bir durum. Şurada bir köşeye çekip kafamıza sıkıp göle atsalar, kimsenin ruhu duymaz. En çok neye yanıyorum biliyor musun?" dedi, "Kimseye haber vermedik. İkimizden başka bu durumu bilen yok. Ailemizin bile ne olduğunu bilmeyeceği bir şekilde yok olup gideceğiz. Türkiye'de kimse akıbetimizi öğrenemeyecek."

"Tam tersine" diye karşılık verdim. "İkimiz de tanınmış kişileriz. Sen Enformasyon Bakanlığı yapmış bir siyasetçisin aynı zamanda. Müthiş propaganda değerimiz var yani. Öyle bir şey olursa, bunu zaten mutlaka duyurmak amacıyla yaparlar. O konuda rahat ol. Herkesin haberi olacak. Temizlendiğimizi herkes duyacak. Büyük yankı yapacak…"

Devam ettim.

- Sen iyisin yine. Olan bana olacak.

- Niye?

- Ben askeri rejimin hedef aldığı, arada bir kapatılan bir gazetede çalışıyorum. Benim cenazem güme gidecek. Sen, milletvekilliği yapmış olduğun için cenazen bayrağa sarılı biçimde, törenle kaldırılacak.

- Oğlum deli misin? Sen, şehit gazeteci muamelesi görürsün. Ben yasaklı siyasetçi konumundayım. Bayrağa da sarmazlar, tören de yapmazlar. Asıl sen iyisin, olan bana olacak.

Kahkahalarla kesilen fısıltılı konuşmalarımıza yanımızdaki Ermeniler hiçbir anlam veremiyordu. Araba, birden sola döndü, dik bir yokuşa tırmandı. Yüksek ağaçlı, kuytu bir noktada durdu. İndik. Altan Abi, yine kulağıma eğildi. "Etrafa bak. Şu ağacın arkasını görüyor musun? Daha ideal bir yer olamaz!"

Yanımızdakilerin anlamsız bakışları altında kıkırdayarak ilerledik. Yokuşun ucundaki lokantaya girdik.

* * *

Montreux yakınlarındaki maceramızdan üç buçuk yıl önce 1980 yılbaşında Beyrut'ta beraberdik Altan Abi'yle. 1 Ocak, her yıl, Filistin Devrimi'nin yıldönümü olarak kutlanırdı. Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ), 15. yıldönümü törenlerini izlemek üzere Türkiye'den bir parlamento heyetini Beyrut'a davet etmesine önayak olmuştum.

Türk parlamento heyeti, Beyrut'ta FKÖ lideri Yasir Arafat tarafından da kabul edildi. Heyette CHP'yi temsilen Altan Öymen vardı.

Türkiye'nin FKÖ'yü Filistin halkının biricik meşru temsilcisi olarak tanıması ve Ankara'da bir temsilcilik açması konusunda Altan Abi ile birlikte çalışmıştık. Türkiye, FKÖ'yü Ecevit hükümeti döneminde 1979'da tanıdı. Bir yıl öncesinde, bu yönde adımlar atılması için Altan Abi'yle görüşmüştüm. Beyrut'a sık seyahatlerimden birinin dönüşünde konuyu ona açmıştım. Enformasyondan sorumlu Devlet Bakanı Altan Öymen, Ecevit nezdinde, güvenilir bir Filistin lobicisi gibi gayret göstermişti.

1978 yılında başlayan bu temaslardan Türkiye'de kamuoyunun hiç haberi olmadı ama Beyrut'taki FKÖ yöneticileri, 1979 yılı sonu-1980 yılı başında Beyrut'ta ağırladıkları konukları arasındaki Altan Öymen'in rolünden haberdar idiler.

Bu bilgiyi de Altan Abi ile ortak bir "haber atlatmamız" olarak kayda geçirmiş olayım.

Cengiz Çandar FKÖ lideri Yasir Arafat ile. (2002 Ramallah)

* * *

1982 yılında Libya'nın Trablus kentindeki düzenlenen Afrika Zirve toplantısını izliyordum. Amerika-Libya ilişkileri berbat durumdaydı ve Amerika, Kaddafi'yi madara etmek için bastırıyordu. Hangi Afrika ülkeleri katılacak, hangileri boykot edecekti? Zirve'nin toplanması için yeterli çoğunluk sağlanacak mıydı? Uluslararası basının cevap bulmaya çalıştığı sorular bunlardı.

Zirvenin yapıldığı binanın girişine, uluslararası basın mensupları yığılmıştı. Güvenlik kordonunun arkasında sıkışık haldeydiler. Zirveden ayrılan devlet başkanları ve kralları sayıyor ve katılan ülkelerin çetelesini tutuyorlardı. Afrika Zirvesi'nin başarısızlığa uğrayıp uğramadığını ortaya çıkartmaya çalışıyorlardı. Gece yarısıydı ve ayaz vardı. Gözüm, Kanadalı olduğunu öğrendiğim yaşlı bir gazeteciye takıldı. Elinde küçük bir not defteri ve kalem. Pür dikkat ortalığı süzüyor, not alıyordu.

Çoğunluğu çocuğu yaşındaki gazetecilerle bir arada, büyük bir ciddiyetle işini yapmakta olan yaşlı meslektaşıma derin bir saygı duydum. Çarpıcı bir mesleğe sadakat ve alçakgönüllülük görüntüsüydü.

Birden gözümün önüne Altan Abi geldi. Altan Abi de, gece ayazında öyle bir gazeteci güruhunun içinde yerini alır, saati gözü görmez, en ufak ayrıntıyı kaçırmayacak bir dikkatle öyle not tutardı.

Altan Abi de çocuğu ve hatta torunu yaşındaki meslektaşlarıyla arkadaş olabilmeyi ve onlara hünerlerini kendini empoze etmeden aktarmayı becerebilen özel bir kişiliktir.

* * *

Altan Abi, yaptığı işi iyi, hem de çok iyi yapma dürtüsünün, kusursuzluğa varabilmek için ayrıntıya gösterilmesi gereken özenin, insan ilişkilerinde hiç eksilmeyen sevecenliğin ve en önemlisi alçakgönüllülüğün bir bedende buluştuğu, bir heykel kişiliktir. ‘'Muhabirlerin piri'' olarak heykeli dikilse, yüzünden hiç eksilmeyen o muzip gülümsemesiyle, kolunu omuzunun üzerinden aşırıp saçlarını karıştırır halini taşa dökmek gerekirdi.

Ama artık dijital çağdayız. Altan Abi'nin "muhabirlerin piri olarak" heykelinin dikilebileceği dönemler geçti. Matbaa mürekkebiyle basılan gazetelerin devri çoktan kapandı. Mürettiphaneler tarihe karıştı. Baskıdan önce kurşunla dizilen, iplerle bağlanan gazete kalıpları da öyle… "Haber atlatma''nın bile değeri düştü.

Ne olursa olsun, Altan Abi'nin gazetecilikte 70. yılına ulaştığı gerçeği ve bunun değeri ortadan kalkmaz.

Altan Abi, kendimi gazetecilik mesleğinde hep senin çömezin saydım. Adı konmamış, kayıtları açılmamış Altan Öymen Gazetecilik Okulu'nun bir öğrencisi olmaktan hep onur duydum. Sanırım beni mezun etmişsindir. Sağ ol.

Meslekte 70 yaşını devirdin. Çok yaşa. Var ol!

Yazarın Diğer Yazıları

“Büyük Gözaltı” çocukları…

'Demokrasiyi görmeden bu dünyadan ayrılacağını' anlayan Çetin Altan, hiç değilse, oğullarının 'subliminal darbe mesajı' ile gözaltına alınması kepazeliğini görmedi

Nazlı, Şahin!..

Nazlı Ilıcak’ın gözaltına alınmasına, örneğin Merve Kavakçı’nın söyleyeceği bir söz yok mudur?