Sınırlı-sorumlu kooperatifler gibi, sınırlı-sorumlu insanlar vardır.
Hayatın kritik eşiklerinde, herkesin bir ucundan tutmasının zorunlu olduğu durumlarda, görünmez bir iç muhasebe yaparlar:
Kendilerine göre ölçer-biçerler, “vaziyeti” tartarlar.
Ve sonunda, neredeyse refleks haline gelmiş bir cümleye sığınırlar:
“Benim elimden gelen bu kadar.”
Bu cümle çoğu zaman bir yetersizliğin ifadesi değildir.
Sorumluluk sınırlandırılmasının ‘ahlakla ilgili’ bir tekniğidir.
Daha da önemlisi, bu teknik toplumsal olarak meşrulaşmıştır.
Geri çekilmek insanlara artık bir eksiklik değil, “sağduyu” gibi görünür.
Bu tip insanlar genellikle görünürde sorunsuzdur.
Kriz anlarında geri çekilmeleri bir istisna değil, yapısal bir eğilimdir.
Bir ‘kişilik içine sindirmesi’ diyebiliriz.
Fakat bu geri çekilme çoğu zaman ‘huysuzlukla’ örtülür.
Sıkıştırıldıklarında öfkelenirler çünkü, öfkelenerek aslında ‘sorumluluk alanının zaten baştan dar olduğunu’ ilan ederler.
Böylece hem görünür kalırlar hem de sıyrılmış olurlar.
Bu acıklı noktada modern hayatın ürettiği bir “ahlaki ayrım” belirir:
I. “Sınırlı-sorumlu” insan
Sorumluluğu kendi konfor alanının sınırıyla çizen tip.
Müdahil olduğu alanı “görev tanımı” gibi sınırlar.
Kriz anında geri çekilmesi, bir zayıflık değil
“profesyonellik” olarak adlandırılır.
II. “Sınırsız-sorumlu” insan
Sınır çizmeyen değil, sınır çizmenin kendisini başlı başına ‘ahlaki bir mesele’ olarak gören tip.
Sorumluluğu görev değil, varoluş biçimi olarak gideceği yere kadar taşır. Müdahale ettiği alanı daraltmaz; aksine genişletir.
Modern dünyada bu ikinci tip giderek istisna haline gelir.
Bundan rahatsız olmamak normalleştirilir.
Çünkü modernlik, bir yandan bilgi üretimini artırırken diğer yandan sorumluluğu parçalamış; “bilirlik” ile “üstlenmek” arasına kalın bir mesafe koymuştur.
Tam da bu mesafenin içinde Dr. Alim Ekinci gibi figürler belirir.
Doktor Alim Ekinci'nin muayenehanesi
O, doktorluğu bir ‘meslek’ değil, doğrudan hayatın içine girme biçimi olarak yaşar.
Onun pratiğinde “Benim elimden gelen bu kadar” cümlesi, geri çekilmenin değil, çoğu zaman daha fazla temasın başlangıcıdır.
Bodrum’un modernleşme öncesi toplumsal yapısında, sağlık kurumu henüz parçalanmamışken, doktor figürü aynı zamanda bir sosyal merkezdir.
Bu merkezilik, yalnızca tıbbî bilgiye değil, güven ilişkisine dayanır.
Alim Bey’in adı etrafında oluşan hafıza tam da bu güvenin ürünüdür.
Fatma Mansur’un 1972 tarihli “Bodrum: A Town in the Aegean” çalışması, bu yapıyı yalnızca betimlemez; aynı zamanda görünür kılar.
Mansur’un metni, Bodrum’u modernleşmenin eşiğinde duran bir “bütün hayat dünyası” olarak okur.
Gündelik hayatın içine gömülü, mesafe koymayan, geri çekilmenin kolayını aramayan bir pratik.
Mansur’un metninde Bodrum, modern uzmanlaşmanın henüz tam yerleşmediği, ilişkilerin bilgi kadar önemli olduğu bir toplumsal organizmadır.
Bu organizma içinde Cevat Şakir kültürel ve çevresel bir etik kurarken, Dr. Alim Ekinci aynı etik hattı sağlık alanında temsil eder.
Biri doğayı ve kültürü, diğeri bedeni ve acıyı merkezine alır; ama ikisi de aynı şeyi yapar: mesafeyi azaltmak.
Alim Bey’in hekimliği bu yüzden yalnızca “klinik bir pratik” değil, aynı zamanda “ahlaki bir konum”dur.
Modern tıbbın uzmanlaşmış alanları içinde parçalanabilecek bir görev değil, bütün bir hayatın içine yayılmış bir sorumluluk. bir hizmet biçimidir.
Doğum yaptırır, çıban açar, enfeksiyon tedavi eder, kırık sarar; ama bunların ötesinde, “ulaşılabilir olmayı” sürdürür.
Bu, öpücük gibi kartvizit dağıtmaya, “like” avcılığına benzemez.
Bu nedenle onun “pratiği”, teknik bilgi ile toplumsal güven arasındaki boşluğu kapatır.
Bugün giderek büyüyen şey tam da bu boşluktur:
bilgi artar, erişim artar, fakat temas azalır.
Bu ayrımı en net biçimde kavramsallaştıran düşünce hattı Max Weber’in “ahlak tipolojisinde” bulunur.
Weber, eylemi yalnızca sonuçlarına göre değil, dayandığı ahlaki motivasyona göre de ikiye ayırır:
1. Sorumluluk etiği
Eylemin sonuçlarını hesaba katan, riskleri ölçen, sınırları gözeten ahlak biçimi.
Modern bürokratik ve profesyonel dünyanın temel etik formudur.
“Ne kadar yapabilirim?” sorusu belirleyicidir.
2. İnanç etiği
Eylemi sonuçlarından bağımsız olarak, bir ilkeye sadakat üzerinden kuran ahlak biçimi budur. “Doğru olan neyse onu yapmalıyım” yaklaşımı.
Modern yaşam çoğu zaman “sorumluluk etiği”ni kurumsallaştırırken,
“inanç etiği”ni marjinalleştirir.
Ancak gerçek toplumsal kırılma anlarında, bu iki etik biçim arasındaki gerilim görünür hale gelir.
Dr. Alim Ekinci örneği bu iki etiğin tam sınırında durur.
Bir yönüyle sonuçları gözeten, şartları bilen, kıt kaynakları dikkate alan bir “pratik akıl” taşır, diğer yönüyle ise sorumluluğu daraltmayan, müdahale alanını küçültmeyen bir “ahlaki genişlik” sergiler.
Bu yüzden “Alim Bey figürü”, Weber’in iki etik tipinin geriliminde yaşar.
Belki de onu br istisna yapan tam olarak budur:
Sorumluluğu ölçe-biçe yaşayan bir dünyada, ölçmeden temas etmeyi, yapabileceğini hesap filan etmeden yapmak.
Bu nedenle Alim Bey Bodrum’un hafızasında yalnızca oradan geçmiş bir doktor olarak değil, bir efsane olarak, dünya gelişi için ter döktüğü, hastalıklarını aşabilmeleri için köyden köye koşarak elinden ne geliyorsa yapmaktan geri durmadığı çocukların adlarında yaşıyor.
|
Not: Alim Bey’in gözlemlerinden biri de sınıfsal farklarmış. Fatma Mansur’un kitabının bendeki İngilizce orijinal versiyonda Dr. Alim Ekinci’nin o yıllarıdaki Bodrum hasta profiliyle ilgili şu acı verici bölüm var: “The people with better incomes and a better education than the average come to him more often because the poor decide in advance that they will not be able to afford the medicine.” “Yoksullar çoğu zaman ilacı karşılayamayacaklarını baştan düşündükleri için doktora gelmezler.” Bu, 1950’lerin Bodrum’unda sağlık hizmetlerine erişimin ekonomik boyutunu gösteren önemli bir tespit. Belki de Alim Bey’i en ilginç yapan özellik, yoksunluk içindeki çalışması, bunun bilincinde oluşu, o yüzden halkın geleneksel sağlık bilgilerini de dışlamayışı. Siğiller için dua okunmasına karşı çıkmayışı mesela. Hatta oğlunun siğilleri çıktığında kendisi de bir yaşlıyı çağırıp okutmuş. “Siğiller kayboldu ve Alim Bey, okumanın işe yaramasının da gayet iyi olduğunu söylüyor.” Fakat burada kör bir inanç değil, pragmatik bir yaklaşım var. Yazarın aktardığı en önemli cümlelerden biri şu: “Doktor, zararlı bulmadığı sürece insanların bu yöntemlere başvurmasını engellemez.” Metnin sonunda Alim Bey’in yaklaşımı adeta bir hekimlik manifestosu gibi özetleniyor: “Bu geleneklerin çoğunun zararsız olduğunu ve hastalık döneminin sıkıntısını azalttığını düşünür.” Bu nedenle Alim Bey, modern tıbba bağlı olmakla birlikte halk kültürünü küçümsemeyen, insan psikolojisini de tedavinin bir parçası sayan bir hekim olarak anılmış. Fatma Mansur’un çizdiği portrede Alim Bey: * Bodrum’un aile doktorudur. * Modern tıbbı takip eder. * Köylünün ve balıkçının şartlarını bilir. * Halkın güvenini kazanmıştır. * Geleneksel yöntemleri tümden reddetmez. * İnsanları değil hastalıkları tedavi etmeye çalışan bir hekimdir. Bu yüzden kitapta Alim Bey yalnızca bir doktor değil, 1950’lerin Bodrum’unun vicdanı ve toplumsal hafızasının önemli bir parçası olarak görünür. |


