Emel Engin, yetmiş beş yıldır Lâleli’de yaşıyor. Geçmişin ve geleceğin sınır çizgilerinden kurtulmuş, her gün yeniden başlamaya hazırlanıyor. Burada bir süre daha kalmayı tasarlıyor. Gecenin içindeki sesleri iyi tanıyor. Sokak kapısındaki manolyaya, birazdan avludan içeri tanıdık biri girecekmiş gibi bakıyor.
Lâleli’de bir Rumelili aile
“1945, Ankara doğumluyum. Babam Osman Cafer Engin, kıdemli albay; Annem Firdevs Engin, müzik öğretmeni. Annem evlendikten sonra hiç çalışmamış. Ailemin tek çocuğuyum. Anneannem Hüsniye Hanım’ı, Rumelili ahbaplarımız ‘Hasniye’ diye çağırırdı. Hüsniye Hanım’ın kocası, çok gençken, henüz otuz yaşındayken ölmüş. Kadıncağız üç çocuğuyla bir başına kalmış. En küçük çocuğu olan annem, daha dört yaşındaymış. O günden sonra evin geçimini askeri tıbbiye öğrencisi dayım Cemal Sipahi (İspahi) üstleniyor. Küçük dayım Kemal, Kuleli Askeri Lisesi’nden mezun olduktan sonra, Sarıkamış’a tayin oluyor. Cemal dayım da okul biter bitmez ‘saraylı Hanımın kızı’ dediğimiz ilk eşi Nebahat Hanım ile evlenip, İzmir’e yerleşiyor. Cemal Dayım, 1920’li yıllarda İzmir’deki sıtma salgını bitirmek için, görevlendirilmiş. Giderken yanında kız kardeşini ve annesini de götürüyor. Böylece ailenin İzmir günleri başlıyor. Annemin bütün çocukluğu İzmir’de geçmiş. Cemal dayım, İzmir’den sonra Eskişehir Hava Hastanesi’ne başhekim tayin olmuş. Bu kez bütün aile, Eskişehir‘e taşınmış. Bir gün hâlâ Sarıkamış’ta görev yapan küçük dayım, ailesini ziyarete gelmiş. Yanında da annem için hem aşçısı hem de askeri olan Yuvan’a yaptırdığı bir ud getirmiş. Annem bu ud sayesinde musiki derslerine başlamış. Ölene kadar da udunu ve kanununu bırakmadı. Anneannemin ailesine Saraybosna’da bıraktıkları mal varlığına karşılık, Bursa’da yerler verilmiş. Bu nedenle ailemizde Bursa pek sevilirdi. En zor zamanlara ya da çocuğa musiki dersi aldırmak gibi hayati olmayan ihtiyaçlara Bursa’dan gelen ev kiraları yetişirdi. Bu açıdan sıkıntı çekmemişler.” Hüsniye Hanım, ölülerine ağlamamayı göç yollarında öğrenmiş. Bursa, İzmir, Eskişehir, İstanbul… Kentlerin orta yerinde, kalanlar için bir düzen kurmayı başarmış.
Anne Firdevs Engin ve bebek Emel Engin
Tuğgenaral Cemal Sipahi
“Doktorun hemşîresine talibim”
Hüsniye Hanım’ın Buca’daki evinin bahçesindeki sandalyeler hiç boş kalmamış. Oğlunun görevi nedeniyle kısa sürede İzmir’in itibarlı aileleri ile ilişki kurmuş. Saray kökenli geliniyle övünmüş. Zaman geçip, kentte kök salmaya başladıkça İzmirli kahkahaların yanı sıra, sokağa yaklaşan ayak seslerini ayırt etmeyi de öğrenmiş. “Babam ve annem bir tanıdığın vesilesi ile tanışmışlar. Babam dayıma haber gönderiyor, ‘Doktorun hemşîresine talibim’ diyor. Damat adayının da asker olması, dayımın hoşuna gitmiş. Babam hakkında yaptırdığı tahkikat da olumlu sonuçlanınca, biricik kız kardeşinin evlenmesine izin vermiş. Bu sırada tayini Eskişehir’e çıkmış. Annem ve babamın düğünü de 1937 yılında Eskişehir Ordu Evi’nde olmuş. Babam çiçeği burnunda gelini, görev yaptığı Erzurum’a götürmüş. Annem ve babam on bir ay Erzurum’da yaşamışlar. Erzurum’dan sonra babamın tayini Kırklareli’ne çıkmış. Bu kez oraya yerleşmişler. Dayımlar da Ankara’ya taşınmışlar.” Böylece Hüsniye Hanım’ın çocuklarının en iyi bildiği şey, ev kurmak olur. O evlerde de hep, başka kentlerden dönen birilerini beklerler.
Anneanne Hüsniye Sipahi, gelini Naime Sipahi ve torunu Gülseren ile birlikte
Dârüttalim Mûsiki Heyeti: Âmâ Nâzım, Naime Sipahi, Nebile Soyak
Bazen beklenen kişinin evine dönmediği de olur. Cemal Bey, eşinden ayrılır. Bir süre yalnız yaşar. Denize yakın, başıboş odalarda gemi enkazlarını izler. Sonra başka manzaralar görmeye başlar… İkinci evliliğini, kanun sanatçısı Naime Hanım (1908-1974) ile yapar. “Dayım ve ilk eşi Saraylızâde Nebahat Hanım, ekonomik sıkıntılar sebebiyle boşanmışlar. Dayıcığımın hükümet kararıyla birkaç ay maaş alamadığı zamanlar olmuş, bu durumu mektupla eşine bildirmiş. Çocuklarını ve eşini yüzüstü, sıkıntı içinde bırakmamak için, ‘Bu ay maaş çıkmayacak. Evdeki altınları bozdurun. Çocukları ve kendinizi hiçbir şeyden mahrum bırakmayın. Giden altınlarınızın yerine mutlaka yenisini koyacağım. Hiç merak etmeyin.’ diye yazmış. Bunun karşılığında karısından, ‘Yalan söylüyorsunuz. Aslında maaşınız veriliyor ama bizden esirgiyorsunuz’ diye bir mektup almış. Yalancılıkla, esirgemekle suçlanınca gururu çok kırılan dayım, karısına yeni bir mektup yazmış. Bu mektupla boşanmışlar. Dayımın bu evlilikten doğan iki çocuğu da vefat etmişti: Nejat ve Sermet. Sermet küçükken ölmüş, Nejat da Galatasaray Lisesi’nde okurken. İkisini de tanımadım. Ailesi dağılan dayım, çareyi yeniden evlenmekte bulmuş. Mûsiki meraklısı olduğu için, İstanbul ziyaretlerinde Bestekâr Âmâ Nâzım olarak bilinen, devrinin ünlü kanun sanatçılarından Nâzım Bey’in Sinekli Bakkal Sokak’taki evinde yapılan mûsiki toplantılarına gidermiş. Âmâ Nâzım Bey, Dârüttalim-i Mûsikî Heyeti’nin kurucularından. Bu toplantılar sırasında Âmâ Nâzım’ın kızı Naime Hanım'ın kanun çalışına hayran olmuş, aralarında duygusal bir yakınlık başlamış. Mektuplaşmaya başlamışlar. Bir yıl sonra da evlenmişler. Dayım ikinci evliliğinde çok mutlu oldu. Naime Hanım ile birlikte, Maçka Taşlık’taki Mutlu Apartmanı’nda mutlu mesut yaşadılar. O apartmanda en yakın komşuları, tiyatrocularımızdan Bilge Zobu’ydu. Birbirlerini çok severlerdi. Dayımın bu evlilikten dört çocuğu oldu: İkizler Gülseren ve Gülderen, Gülbiz ve Füsun. Füsun, Kasımpaşa Deniz Hastanesi başhekimi Op.Dr. Ülkü Tulgar ile evlendi. Bu evlilik ailede hep parmakla gösterilirdi.”.
Naime ve Cemal Sipahi
Cemal Bey için İstanbul merkezli yeni bir hayat başlar. Başka kentlere tayin olsa bile, ikinci evliliği ile birlikte yerleşik bir düzen kurar. Gördüğü yeni manzaralar hep İstanbul’dandır. “Naime yengemin santur sanatçısı bir de kız kardeşi vardı, Nebile (Soyak) Hanım. İki kız kardeş, Şehzadebaşı’ndaki Darultalim Musiki Heyeti’nde çalarlardı. Firdevs adında bir kız kardeşleri, bir de babalarının adını taşıyan (Nâzım) erkek kardeşleri vardı. Firdevs, mûsiki eğitimi almamış, Bozdoğan Kemeri’ne yakın bir evde yaşayan annelerine bakardı. Naile Hanım, dayım Cemal Sipahi ile; Nebile Hanım, Mustafa Kemal Atatürk’ün özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak’ın kardeşi, sanayi bakanlarımızdan İhsan Soyak ile evlendi. Bu evlilikten de Zeren (Soyak/Erkmen) abla doğdu. Nebile Hanım, musiki yeteneğinin yanı sıra, hastalık derecesinde titizliği ile meşhurdu. Dış kapının paspasının üzerine bile bembeyaz bir örtü sererdi. Dayıma ‘enişte bey’ diye seslenir… Dimdik yürür, dimdik otururdu. Eşinden dolayı İstanbul’un kalburüstü aileleriyle yakın ilişki içindeydi. Naime yengemin ise bütün muhiti, devrin en önde gelen musikişinaslarıydı: Cevdet Çağla, Neyzen İhsan Bey, Kanuni Hasan Ferit Alnar, Udi Fahri Kopuz, Zeki Çağlarman, Hafız Memduh Bey, Celâl Tokses. Cüneyd Orhon… İstanbul Radyosu’nda Hanımlar Faslı’nda çalardı. Ailecek bu programı asla kaçırmazdık. Alman Polydor plak firmasıyla bir sözleşme imzalamıştı. Bunların yanı sıra ailesini de ihmal etmezdi. Tipik bir İstanbulluydu. Sanat yaşamında da aile yaşamında da Osmanlı adetlerini son gününe kadar devam ettirdi”. Naime Sipahi, yaşam öyküsünü hep aklında tutar. Nota defterleri ve eski alışkanlıkları ile birlikte 12 Şubat 1974 tarihinde aramızdan ayrılır.
Emel Engin
Ankara: “Üç bayram bir arada”
1940’lı yıllarda herkes kendince bir Doğu, bir Batı bulmuşken Rumelili ailenin pusulası bir kez daha şaşar. Bir rastlantı sonucu, bütün aile bu kez Ankara’da toplanır. Cemal ve Firdevs kardeşler, yeni kurdukları aileleriyle birlikte, eskiden olduğu gibi birbirlerinden kopmadan yaşarlar. “28 Ağustos 1945 tarihinde Ankara Gata’da doğdum. O yıllarda annem ve babam Ankara’da Kurtuluş’ta, dayımlar Saraçoğlu Mahallesi’nde oturuyorlarmış. Doğduğum hafta kurban bayramıymış. O hafta dayıma da tuğgeneral rütbesi vermişler. Bir de ben doğmuşum. Ailede, ‘üç bayram bir arada’ diye şenlik yapılmış. Tek eksik, bu mutlu günlerimizi göremeden vefat eden anneannem Hüsniye Hanım’mış. Dayım bir kez daha kız kardeşine kol kanat germiş. Annesinin yokluğunda, yeni doğum yapmış kardeşine bebek bakımında yardımcı olması için, Pendik’in Kurna Köyü’nden Melek isimli bir genç kız bulmuş. Onu da ailemize katmış. Dört yaşına kadar Ankara’da mutlu mesut yaşadık. Dayımlara yakın oturmak, çok değerli bir şeydi. Evlerinde sürekli mûsiki toplantıları olurdu. Semahat Özdenses ve Safiye Ayla bu toplantıların değişmez simalarıydı. Biz de Behiye ve Halil Aksoy çiftiyle komşu, bahçeli büyük bir evde altlı üstlü oturuyorduk. Babam, Aksoy çiftinin nikah şahidiydi”.
Saraçoğlu Mahallesi’nde her akşamüstü udlar, kanunlar çalınır… Sokaklarda tanıdık kimseye rastlanmasa da, ev içlerindeki seslerin kimlere ait olduğu çabuk öğrenilir. Ankara’da bir yıl daha biter. Tam bu kadarla yetinmeye karar verilir ki, bir kez daha taşınılır. “İlkokula başlamadan evvel, babamın tayini Ankara’dan İstanbul’a (Sarıyer) çıktı. O yıllarda Sarıyer’de ev bulmak çok zordu. Çareyi babaannemin Kocamustafapaşa’daki evine yerleşmekte bulduk. Babam her sabah Kocamustafapaşa’dan Sarıyer’e, dört saatte işe giderdi. Evi ve iş yeri arasındaki mesafeye ancak bir ay dayanabildi. Binbir zorlukla Sarıyer Muhallebicisi’nin üst katında bir daire bulup, tuttuk. Annemin en büyük eğlencesi, beni de yanına alıp, Kocataş’a su almaya gitmekti. Babam sürekli görevdeydi. Bu yokluğu fırsat bilen ev sahibi Hanım, annemi canından bezdirmeyi başardı. Anlamsız yere sorunlar çıkarırdı. Sonunda bir akşam, annem babama ‘N’olur bir ev bulalım, buradan taşınalım’ dedi. Böylece Lâleli günlerimiz başladı”. Engin Ailesi için İstanbul’daki ilk yıllarında olaylar istedikleri gibi gelişmez. Bir süre daha bu beklenmedik gölgenin çıkardığı sese dayanılır. Pencereleri aydınlık, hiç terk etmeyecekleri bir ev kurmanın zamanı gelmiştir. Lâleli’de özledikleri hayatı kurmayı başarırlar.
Engin Ailesi
Lâleli’de
Engin Ailesi, Lâleli’yi o kadar benimser ki kısa zamanda hangi taşın altında ne var, bahçe çitlerinin sonu nereye kadar, bu defne kokusu nereden geliyor, öğrenirler. Aile babası Osman Cafer Bey, ilk defa cebinde tek anahtar taşır. “Divanyolu’ndaki Piyer Loti Caddesi’nde babamın bahriyeli arkadaşları yaşardı. Bu arkadaş grubunun en sevdiği iş, tatil zamanlarında Yenikapı’dan Moda’ya kadar yelken açmaktı. Babam, arkadaşı Nail Erginsay Bey’e çok gidip gelirmiş. Nail Bey de babamın bu muhiti çok sevdiğini görünce, arkadaşıyla hiç kopmamak, hep yakın olmak istemiş. Babama ısrar edip, Lâleli’deki bu evin arsasını aldırmış. O zamanlar buralar hep boşmuş, yangın yeriymiş. Annemle babam evlendikten sonra, dayım da anneme düğün hediyesi olarak, hemen bitişikteki arsayı almış. İki parsel birleştirilmiş, böylece evimizin arsası ortaya çıkmış. Sarıyer’deki kiradan bir an önce kurtulmak için hızlıca bu evi yaptırdık. Taşındığımızda evde bir somya, kömür sobası ve İngiltere’den aldığımız radyodan başka hiçbir şeyimiz yoktu. Bursa’dan gelen kiralar, yine derdimize derman oldu. Evin mobilyaları Beyoğlu’ndaki Maison Psalty’den yetişmiş ustalardan döşendi. Annemin eline para geçtikçe, mobilyalarımız tamamlandı. Babam eski usûl bir adamdı. Ona göre ev kadınındır. Annem kendi gönlüne göre evini döşedi, babam hiçbir şeye itiraz etmedi. Bunun yanı sıra, mobilyalar için Beyoğlu’na her çıkışlarında anneme Galatasaray’daki Hacı Resul’dan kumaş, Tünel’deki Peysiz Şapka Evi’nden şapka, İstiklal Caddesi’ndeki Pastellas’dan mutfak gereçleri almayı da ihmal etmezdi”.
Nail Erginsay ve Osman Cafer Beyler, Yenikapı'dan Moda'ya yelken açarken
Engin Ailesi, Lâleli’de yaşamı adeta yeniden keşfeder. Masanın üzerine fazladan bir tabak daha koymaya alışırlar. “Annemin kuşağı kadınların en büyük eğlencesi gün yapmaktı. Eş dost arasında ev buluşmaları çok yapılırdı. Her pazar günü, arkadaşlarından birinin evinde toplanılır, remi oynanırdı. Annemler en çok Kızıltopraklı, Millî Emlak Umum Müdürü Rüştü Koray Ailesi ile görüşürdü. Koraylar, Kızıltoprak’tan önce Yeniköy’de bir yalıda yaşarlardı. Rüştü Bey’in eşine ‘Nimet Anne’ derdik. Selma adında çok güzel bir kızları vardı. Selma abla daha sonraları büyük şairlerimizden Şükran Kurdakul ile evlendi. Ailemizin yakın ahbapları arasında, Valideçeşme’deki Tikveş Palas Apartmanı’nın ilk sahipleri Unar Ailesi de vardı. Apartmanın o zamanlardaki adı Çiçek Palas’tı. Doktor Mustafa Unar, geniş ailesi ile birlikte burada yaşardı. Rodos mübadili bu aileye, geride bıraktıkları mülklerine karşılık, bir zamanlar İtalyan bir beyefendinin olan Valideçeşme’deki Çiçek Palas Apartmanı verilmiş. Doktor Mustafa Bey’in karısı Müfide Unar, hem piyanist hem de ressamdı. Onun sayesinde Valideçeşme’den piyano sesi, özellikle kendi bestelediği Anamur Sonatı eksik olmazdı. Ne yazık ki o çok sevdikleri evlerini, maddi manevi sebeplerle Tikveşli Yoğurtları’nın sahiplerine sattılar. O günden sonra, Unar Ailesi’nin her bir ferdi, farklı semtlere dağıldı”.
Emel Hanım, özlediği insanlar çok olanlar gibi, çok yalnızlık çekiyor. Her şeye rağmen vişne şurubunun ölçüsünü unutmamayı ise başarıyor. “Her ayın birinci ve ikinci cuma günleri annemin günüydü. Lâleli’nin asker aileleri, başta Muazzez Erginsay olmak üzere, Tayyare Apartmanları’nda yaşayan Zahit (Tolon) Paşa’nın eşi Naile Hanım ve kızları değişmez konuklarımız arasındaydı. Yazsa vişne şurubu ve limon kabuklu limonata, kirece yatırılmış kayısı reçeli değişmez ikramımızdı. Annem Fransız ketenine bir senede işlediği masa örtüsünü çıkarmışsa, bilirdik ki misafirlerimiz var. O devirde masa örtüleri dantelden, yatak örtüleri tığdan yapılır, bunları işlemeyi bilmeyen genç kızlar ayıplanırdı. Elbette annemin tek hüneri dantel işlemek değildi. Konuklarına parmaklıklarını altından yaptırdığı kanundan çalardı. Gün hazırlığında babama ve bana da görevler düşerdi. Bir gün önceden babam Aksaray Çukur Pazar’dan alışveriş yapar, eve taşır; o gün yapılan el açması ıspanak böreğine de yardım ederdi. Börekleri bakır tepsiyle fırına götürmek de babamın göreviydi. Bu fasıldan sonra sıra cevizli keke, kıymalı, peynirli poğaçalara ve aşureye gelirdi. Bunlar annemin değişmez ikramlarıydı. Kıymalı poğaça, akşam eşini almaya bizim eve gelen Edibe (Ün) Hanım'ın kocası, Kurmay Albay İhsan Ün için yapılırdı. Bizim semtin en köklü ailelerinden biri de Ün Ailesi’ydi. Biz kendilerini çok eskiden tanırdık, öyle ki anne ve babamın nişan yüzüklerini de Edibe ve İhsan Ün çifti takmıştır. Yeniçeriler Caddesi üzerinde, arka taraftan Adalar’a kadar gören Cennet Apartmanı’nda (Abidin Daver Sokak) otururlardı. Edibe Hanımların evinde Osmanlı hayatı sürerdi. Zekeriya sofraları kurulur, artık unutulan güllabiye, sabuniye, elmasiye gibi tatlılar ikram edilirdi. Arap bacılar, dadılar, kalfalar ile birlikte yaşanılırdı. Evlerinden ayrılırken, Arap Bacı annemle beni yerlere kadar selamlar, ‘Beyefendinin eteklerinden öperim’ derdi. Bu sözü her seferinde şaşkınlıkla karşılar, babamın eteği yok ki anne, derdim. Annem de hiç sıkılmadan bunun eski usûl bir saygı olduğunu anlatırdı. Edibe Hanımlar Langa Bostanları’nın da sahiplerindendi. İstanbul terbiyesi gereği varlıklarını belli etmezlerdi. Dame de Sion’da okuyan kızları Merve ve Gül, ağabeyleri Haluk gibi avukat oldu. Birbirlerine çok bağlı bir aileydiler”.
Edibe Hanımın evi sandık odası kokar. Sadece kendisinin bildiği bir âleme sâdık yaşar. Elinde tuttuğu Suriçi’nin en değerli anahtarları her kapıyı açar. Edibe Hanım, Medine sürmeli gözleri kapanana kadar, koyu perdeli, aynalı dolaplı Cennet Apartmanı’nda yaşar. Sık sık semt değiştiren insanlarla dostluk kurmaz. Apartmanın ilk katında yaşayan kardeşi Cemal Bey Ortaköy’e taşındığında babalarından kalan bu evi bırakıp gittiği için, çok içerler. Bir daha onun evine ayak basmaz.
Emel Engin (1947, Ankara)
Lâlelililer
Lâleli’nin sahiplerine benzeyen evlerinden biri de Dr. Zahit Paşaların Tayyare Apartmanları’ndaki evidir. “Tayyare Apartmanları meşhurdu. Orada yaşayan Dr. Zahit Paşa’lar ile ahbaptık. Zahit Paşa’nın Gülten (Bolak), Yıldız ve Serap adlarında üç kızı vardı. Resmî geçit günleri, töreni izleyebilmemiz için muhakkak bizi de evlerine davet ederlerdi. Şekerci Lütfü’den alınma lokum paketlerimizle onlara misafirliğe giderdik. Celal Bayar ve Reşide Bayar’ı ilk kez o resmî geçitte gördüm. Cuma günleri, okul çıkışı annemle gezme günümüzdü. Dönüşte almak üzere, Beyazıt’taki Fırıncı Bedros’a okul çantamı bırakır, annemin elinden tutar, birlikte Suriçi mahallelerinde gezintiye çıkardık. Sokaklarda sanki güzellik yarışması var sanırdınız. Öyle alımlı, öyle bakımlı kadınlar olurdu ki! Dr. Tarık Minkari, Lâleli’de otururdu. Çok saygıdeğer bir kişilikti. Pertek Gazozları’nın sahipleri, hemen arkamızdaki Yeşil Tulumba Sokak’ta otururdu. Kızları örgü saçlı Yıldız’dı. El üstünde tutulan, çok sevimli bir kız çocuğuydu. Bu sokağın çok özel insanları vardı. Ben hariç sokağımızın bütün kızları Fransız kolejlerinde okudular. Sokağın başında Yarsuvat Ailesi yaşardı. Oğulları Duygun Yarsuvat, Galatasaray Spor Kulübü başkanlığı yaptı. Ailenin babası İhsan Yarsuvat, Başvekil Adnan Menderes’in avukatlarındandı. Karısı Nimet Hanım da ülkemizin ilk kadın hukukçuları arasındaydı. Yarsuvatların üç erkek çocuğu vardı. Yanılmıyorsam üçüncü kuşak dahi, hukuk alanında hâlâ aile mesleğini sürdürmekteler. Yarsuvatların karşısında Sular İdaresi Müdürü otururdu. İki kızları vardı. Büyük kızları Esen abla balkonda oturmayı çok severdi. Müdür Bey, sokağımızın en şık erkeğiydi. Fötr şapkasız ve bastonsuz dolaşmaz, Hanımlar geçince nazikçe şapkasını çıkararak selâm verirdi. Üç katlı, cumbalı bina Terzi Nazmiye Zeren’in eviydi. Sokağımızda 60’lı yıllarda Funda Emlak tarafından satılıp, maddi manevi dönüşüme uğrayan ilk ev onun evi oldu. Bu evin satılması, diğer komşulara da fikir verdi. Hemen hepsi yavaş yavaş Lâleli’deki mülklerini satıp, Etiler’e yerleşmeye başladılar. Yarsuvatlar’ın alt katında Eczacı Haydar Bekdoğan Ailesi otururdu. Gelinleri Nevin, İstanbul Kız Lisesi’nin jimnastik hocasıydı. Bir süre sonra onlar da Baltalimanı’na taşındılar. Aileler yavaş yavaş Lâleli’den kayboldu. Evimizin tam karşısında İhsan Barutoğlu Hanımefendi yaşardı. Oğullarından Oğuz, Anayasa Mahkemesi raportörü bir hukukçu; Haluk, diş doktoru oldu. Bahçelerindeki meyve ağaçlarının mahsulünü bütün sokakla paylaşırlardı. Evlatlıkları Basiret abla, her meyveden bize de getirirdi. Annem bir gün onların getirdiği malta eriğinin çekirdeğini bahçeye ekti. O çekirdek bahçemizde kocaman bir malta eriği ağacı oldu da meyvesini paylaşacak komşu kalmadı. Sokağımızda başlayan bu göç, hızla Lâleli’ye yayıldı. Tayyare Apartmanları’nın meşhur sakinleri de yavaş yavaş evlerini terk ettiler. Zahit Paşalar, Harbiye’ye; Ölçek Sokak, Gülsar Apartmanı’na yerleştiler. O apartmanda meşhur musikişinaslarımızla komşu oldular. Muzaffer Birtan Bey ve ilk kadın kanunilerimizden Vecihe Daryel de o apartmanda yaşardı. Zahit Paşaları ziyaretlerimizde onlarla da görüşürdük.”
Evlerden insanlar eksildikçe, anıları korumak tek tük kalmış ağaçlara düşer. Dağılanlar bir daha bir araya gelemez. “Sokağımızın bütün insanlarını sevgiyle hatırlıyorum, bir kişi hariç! 6-7 Eylül’de Kapalıçarşı’dan sürüklediği kumaş toplarını evine zor sığdıran, iki kız çocuğu annesi, Çanakkaleli Fahriye! Oysa ki eşi köy enstitülü, keman çalan, çok mülayim bir insandı. O gün buna tanıklık eden hiçbir komşu bir daha Fahriye Hanım’la değil konuşmak, selam vermemek için göz göze bile gelmedi. Kısa süre sonra taşınmak zorunda kaldılar. Komşular yan yana geldiğinde, bu olayı hatırlamak için kalabalığın dağılmasını beklerdi ki başka semtten biri duymasın! Böyle bir insanla aynı sokakta yaşadıkları bilinsin istenmezdi. Annemle beraber, sokağımızın diğer kadınlarıyla birlikte Kubbealtı Cemiyeti’ne gidip gelmeye başladık. Sâmiha Ayverdi hepimiz için çok değerliydi, ona ‘Sâmiha Anne’ derdik. Gelinleri İlhan Ayverdi’nin bende çok emeği vardır. Ayverdilerden İstanbul sevgisinin vatan sevgisi kadar aziz, olduğunu öğrendik”.
Anne Firdevs Engin, baba Osman Cafer Engin ve bebek Emel
Koca Ragıp Paşa İlkokulu, İstanbul Kız Lisesi
Lâleli’nin çocukları Koca Ragıp Paşa İlkokulu’na gider, okul bahçesine sığmaz... “Koca Ragıp Paşa Okulu’nda ilkokula başladım. Okul sabahçı-akşamcı olarak ikiye ayrılırdı. Sınıf öğretmenimiz Naciye Başarır, Lâleli Caddesi’nde otururdu. Beyaz saçları her daim topuzlu, son derece ciddi bir yüzbaşı eşiydi. İstanbul Kız Lisesi’nin en meşhur öğretmenlerinden biri, edebiyat öğretmenimiz Perihan Nayır’dı. Varlık Dergisi’ni çıkaran Yaşar Nabi Nayır’ın karısıydı. Öğrenciler ona ‘saltanat arabası’ lakabını takmışlardı. Nayırlar Koska Caddesi’nde otururlardı. Kız Lisesi’nin en güzel kızları, Çiçek ve İnci kardeşlerdi. İstanbul Kız Lisesi’nin avlusunda yapılan yılsonu balosunda, Çiçek(Ayan Derman) ve İnci (Ayan Birol) kardeşlerin Amerika’dan gelen tuvaletleri, güzellikleri ve asaletleri aklımdadır. İnci ablanın annesi, yaşadıkları Soğanağa Mahallesi’ne çok bağlıydı. Ab-ı Hayat Sokak’ta otururlardı. Kızlarının talipleri ile ilgili konuşulduğunda, ‘Soğanağa’dan kız almak ayrıcalıktır’ demişti. Bu sözü de hiç unutmam. Marmara Sineması’nın hemen arkasındaki apartmanda oturan, Nakışçı Rahmiye Hanım’a kızları için çeyiz işletirdi. Onlar da bizim gibi bir taraftan Rumelili (Saraybosna) ve asker ailesiydiler. Bu nedenle yaşam tarzlarımız birbirine çok benzerdi. O yıllarda Vezneciler’de Veli Bey diye dönemin meşhur bir müzik öğretmeninden mandolin dersi almak modaydı. Diğer kızlar gibi ben de bu derslere giderdim. Okul ayakkabıları Çemberlitaş’taki Ortaç Ayakkabı’dan alınırdı. İlerleyen yıllarda, Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi’nin köşesindeki Beta Kundura’nın modasını beğenir olmuştuk. Bu dükkânın olduğu binanın üçüncü katında da, sınıf arkadaşımız Lâle Baykal’ın annesi, çocuk doktoru Müşfika Baykal’ın muayenehanesi vardı. Lâle’yle beraber annesini ziyarete giderdik. Öğretmenlerim arasında en unutamadığım ise Türkan Rado’ydu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken, Roma Hukuku hocamızdı. Dersinden hemen herkes kalırdı. Ben ilk seferde geçmiştim. Bu onu hem şaşırtmış hem de nedense kızdırmıştı. Türkan Hanım, annemin elinden düşürmediği Hayat Mecmuası’nı çıkaran Şevket Rado’nun karısıydı”.
İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi Emel Engin
Yıllar geçer… İş çıkışlarında, Bulvar Sineması’nın yanındaki Görgülü Pastanesi’nden çocuklarına pasta götüren, şık giyimli beyler sokaktan geçmez olur. Nizamlı elbiseleri, yapılı saçlarıyla Kubbealtı Cemiyeti’nde İlhan Ayverdi Hanımefendi'nin etkinliğine giden Hanımefendilerin topuk tıkırtıları da kaldırımlardan çekilir. Sokakta bir gürültü kopar… Raife Erten’in radyodaki sesi açık pencerede asılı kalır. Lâleli’de arka bahçesi süs havuzlu, taş avlulu ev bir zamanlar sizin miydi?


