Yurtta polarizasyon cihanda izolasyon
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Yurtta polarizasyon cihanda izolasyon

Geçmişte hiçbir iktidar, bu iktidar kadar birden fazla cephede ilişkilerini bozup, kendini kendini izolasyona mahkum etmedi. Tam bölge ülkeleriyle normalleşerek bu izolasyondan çıkılıyordu ki, Hamas çıkışıyla yine ayrık otu gibi genelden ayrışma yolu seçildi

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına girerken, gönül isterdi ki; geride bıraktığımız birinci yüzyılın dış politikasını günahıyla, sevabıyla değerlendirelim. Bunu yapabileceğimiz sağlıklı ortamı bulmak mümkün olmadı.

Benim de bu yazıyı kaleme almamdaki amacım kapsamlı bir değerlendirme yapmak, bu bağlamda da 100 yıllık Türk dış politikasına övgüler düzmek değil; geçmişle bugün arasındaki temel farklara dikkat çekmek.

Atatürk’ün “Yurtta sulh cihanda sulh” söyleminin gereğini, -hele de yurt içinde- ne kadar yerine getirebildik; tabii ki tartışmalı. Ancak, bu şiarın temenni de olsa ne kadar isabetli bir çizgi olduğu tartışma götürmez.

Günümüze baktığımda ise temel çizgiyi “Yurtta polarizasyon, cihanda izolasyon” olarak özetlersem çok fazla basitleştirmiş olmazdım diye düşünüyorum.

Gazze Savaşı’ndan yola çıkarsak, aslında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın söylediklerinin bir kısmı çok isabetli. Mesele şu ki; bir cümleyi doğru kuruyorsa, sonraki üç cümle o kadar zehirli ki; birinciyi sıfırla çarpmış gibi oluyor.

Örneğin; Batı’ya meseleye “Haçlı/Hilal” anlayışıyla yaklaşmaması çağrısında bulunuyor, ki çok doğru bir uyarı. Mesele Müslümanlarla Yahudiler arasında, “radikal İslamcılarla” “medeni Hristiyanlar” arasında değil. Meseleyi böyle formatlamak İsrail’in de çok işine geliyor. Ama asıl mesele işgal altındaki bir halkın haklarına kavuşma mücadelesi.

Ve fakat, 20 yıllık iktidarı boyunca, Türkiye’nin Filistin meselesine bakışını İslami sosa bulayan, bu anlamda İsrail’in de ekmeğine yağ süren de bu iktidar oldu. Batı’nın “Haçlı/Hilal” yaklaşımını eleştiren iktidar, Hamas için “mücahit” tanımlaması yaparak aslında kendisinin dünya meselelerine sürekli “Haçlı/Hilal” ayrımından baktığını ortaya çıkarmış oluyor.

Dış politika yok, her şey iç politikanın uzantısı

Bu tespit de beni, geride bıraktığımız 100 yıl ile mevcut iktidar arasındaki en temel iki farka getiriyor.

Hiçbir dönemde dış politika, iç politika için bu kadar araçsallaştırılmadı; hiçbir dönemde İslami ideolojik bakış, dış politikaya bu kadar yön vermedi. Kimi ülkelerle ilişkilerimiz sırf iç politikada sağlanacak kazanım nedeniyle bozuldu.

ABD, Fransa gibi ülkelerle, yapısal sorunlarımız var. Ama örnek vermek gerekirse Hollanda, Avrupa’da bize en yakın duran ülkelerin başında gelirdi. Özellikle AB içinde Türkiye’nin gizli müttefiki gibi bir rolü vardı. Türkiye karşıtı dönen dolapları Hollandalılardan öğrenirdik. Müttefiklerini çoğaltmanın böyle bir yararı vardır; senin olmadığın yerde seni kollamaya çalışırlar. Tabii ki bunu da seni çok sevdiklerinden değil; çıkarları öyle gerektirdiği için yaparlar.

2017’deki anayasa referandumu öncesinde iktidar bile isteye Hollanda ile kriz çıkarttı. Kendisi de seçim döneminde olan Hollanda, referandum için kampanya yapılmasını istememesine karşın, dönemin bir bakanı zorla o ülkeye giriş yaptı. Sonrasında yaşananlara ben diplomatik rezalet diye bakarken, mevcut iktidar oy artışı diye bakıyor. “Bugün bozar, yarın tamir ederim” diye hafife alıyor. Hollanda ile ilişkiler bozuk para gibi harcandı; öyle onarmak da kolay olmuyor.

Kısa dönemli fırsatçılık

Bu nokta da beni, iktidarın dış politikasına dair üçüncü temel farka getiriyor. “Kısa dönemli fırsatçılık.” Geçmişte, atılacak adımlar getirisi/götürüsü uzun dönemli hesaplamaları da kapsayacak şekilde yürürlüğe girerdi.

Şimdi ise “Biz günümüze bakalım, sonrası Allah Kerim” anlayışı geçerli.

Bu kısa dönemli fırsatçılık da zaman zaman bize “Çok taraflı dış politika, çok yönlü dış politika” diye pazarlanıyor, ki burada da geçmişle ciddi anlamda bir yaklaşım farklılığı var.
Mevcut iktidara göre Türkiye, geçmişte Batı’ya dönük tek vektörlü bir yaklaşım içindeydi ve 360 derecelik bir dış politika izlenmesinde fazlaca temkinli davrandı.

Ancak çok taraflı dış politika, Ak Parti’nin keşfedip uygulamaya soktuğu bir yaklaşım değildir. Neredeyse Osmanlı’dan bu yana uygulanagelir.

Türkiye “iki kutuplu” dünyanın ve Soğuk Savaş sonrası döneminin şartları el verdiği ölçüde de çok taraflı ilişkiler geliştirmeye çalışmıştır. Doğu’yu okuyup anlamak ve hassasiyetlerini bilmek Türkiye’nin Batı’daki konumunu güçlendirmiş, Türkiye’nin Batılı kimliği ise Doğu’daki saygınlığını arttırmıştır. Türkiye’nin Batılı, Doğulu, Balkan, Kafkas ve hatta Müslüman ve fakat laik kimliği, birbirlerini besleyen, birbirlerinden güç alan kimlikler olmuştur.

Mevcut iktidar için ise çok taraflılık fırsatçılıkla eşdeğer görülüyor. Birini diğerinin alternatifi olarak görüp, birini diğerine oynama yoluna gidiliyor. Coğrafyasına sırtını dayayarak, “Nasılsa vazgeçilmezim” diyor. Ama artık herkes bu pazarlıkçı taktiği öğrendiği için sevgili Soli Özel’in deyişiyle, iktidar Türkiye’nin jeostratejik ve ekonomik emlak değerinde ciddi düşüş yaşanmasına yol açıyor.

“İncirlik’i kapatırım” tehdidi, “O zaman ben de bütün Yunanistan’ı İncirlik yaparım” diye karşılık buluyor.

“Ayarlamaya çalıştık ama denk düşmedi” dense de ABD Dışişleri Bakanı’nın Ortadoğu turunda, bölgenin en miniskül ülkelerine gidip 80 milyonluk Türkiye’ye uğramaması, “Sen olmasan da olur” anlamına geliyor.

Körfez ülkeleri ile Mısır’a ağır hakaretler ettikten sonra, onların Türkiye’nin star rolü almasına izin vereceğini sanacak kadar kendisini “vazgeçilmez bir oyuncu olarak dev aynasında görmek” de mevcut iktidarı geçmişlerinden ayıran bir başka “karakter bozukluğuna” işaret ediyor.

Zaten oyun kurucu olunamayacağı görülünce, oyun bozan çizgiye tornistan ediliyor.

Militarize dış politika

Geçmiş iktidarların dış politikasını günümüzden ayıran bir meziyet, hedeflerin imkan ve kabiliyetlerle orantılı olarak belirlenmesi idi. Abdullah Öcalan’ın Suriye’de olduğu yıllarca bilinse de Türkiye ancak kendisini siyaseten ve askeri olarak hazır hissettiğinde askeri güç tehdidinde bulundu. Bunu yaparken, diplomasiyi asla elden bırakmadığı için de tek bir kurşun atmadan Öcalan’ın Suriye’den çıkarılıp, sonunda Türkiye’ye getirilmesini sağladı.

Erdoğan, Çarşamba günü partisinin Meclis Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada İsrail'i sert bir dille eleştirerek, "Hamas terör örgütü değil, kurtuluş ve mücahitler grubudur" dedi

Mevcut iktidar ise Türkiye’nin imkanlarının ötesinde, gereksiz kibirli bir söylem tutturduğu gibi, bir noktada fazla militarize bir dış politika çizgisine kaydı.

Ve tabii, Cumhuriyetin hiçbir döneminde bir başka ülkenin yönetiminin düşmesi için açıkça faaliyete girişilmedi. Suriye’de iktidarı devirelim derken sadece dış politika değil, içeride de Türkiye’nin demografik ve sosyolojik yapısında da istenmeyen sonuçlarla on yıllarca uğraşmak zorunda kalınıyor.

Ve nihayet; geçmişte hiçbir iktidar bu iktidar kadar birden fazla cephede ilişkilerini bozup kendini kendini izolasyona mahkum etmedi.

Tam bölge ülkeleriyle normalleşerek bu izolasyondan çıkılıyordu ki, Hamas çıkışıyla yine ayrık otu gibi, genelden ayrışma yolu seçildi. 10 sene evvel Ak Parti orantısızca Müslüman Kardeşler’den yana tam destek vermiş, Müslüman Kardeşler güçten düştükçe Türkiye de bölgede yalnızlaşmaya mahkum olmuştu. Bunun bedelini 10 yıl boyunca ülke olarak ödedik. Şimdi de en büyük hamisi Katar’ın bile terk etmeye hazırlandığı söylenen ve ihtimalen 7 Ekim saldırısı sonrası tedavülden kalkma ihtimali küçümsenmeyecek Hamas’a orantısız destek vermek yine Türkiye’nin genel anlamda dışlanmasına neden olabilir.

Son olarak, bu iktidarı geçmişten ayıran en önemli özellik liderinin risk almadaki sınırsızlığı. Bu sınırsızlık, ülkenin bekasıyla kumar oynamaya kadar gidiyor. Alınan riskler karşılığı kayıp/kazanç bilançosunda, kayıpların daha çok olduğunu düşünenlerdenim. Ancak şu noktanın da altını çizmekte yarar var.

Telafisi zor kayıpları bırakın bir yana, ülke birden çok kez uçurumun kenarına kadar geldi. Hatta bazıları için hala uçurumun kenarındayız. Eğer ülke bu uçurumdan düşmüyor, batmıyor, çökmüyorsa, bunu bugünün muktedirlerinin küçümsediği 100 yıllık Cumhuriyet’in darbe de alsa hala sağlam kalabilmiş birkaç temel direğine borçludur. Bu gerçeği aslında bilir ama teslim etmek de istemezler.

Barçın Yinanç kimdir?

Barçın Yinanç, 1968 yılında doğdu, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitirdi. 1990'da stajyer olarak başladığı Milliyet Ankara Bürosu'nda 10 yılı aşkın bir süre diplomasi muhabirliği yaptı. Ardından televizyon haberciliğine geçerek önce TV8, sonra CNN Türk Ankara Bürosu'nda çalıştı.

Türkiye-ABD, Türkiye-AB ilişkilerinin yanı sıra Kafkaslar'dan Ortadoğu'ya, geniş bir coğrafyada Türk dış politikasıyla ilgili gelişmeleri takip etti. Çok sayıda yabancı hükümet yetkilisiyle söyleşiler yaptı, BM, NATO ve AB gibi uluslararası kuruluşların zirvelerini, perde arkası gelişmeleri yerinden haberleştirdi.

2004 yılında İstanbul'a yerleşti, CNN Türk ve Referans gazetesinin ardından İngilizce yayımlanan Hürriyet Daily News'da (HDN) çalışmaya başladı. Haber koordinatörü, yorum sayfası editörü olarak çeşitli görevler aldı; 2010'dan başlayarak on yıl boyunca gazetenin pazartesi söyleşilerini gerçekleştirdi. Bu süre boyunca dış politika analizlerini yazmaya devam etti.

Pek çok uluslararası düşünce kuruluşunun toplantılarına konuşmacı, kolaylaştırıcı olarak katılıyor, yabancı yayın organlarının yayınları için yorumlar yapıyor. AtlatmaHaber adlı podcast serisini hazırlayan Yinanç Diplomasi Muhabirleri Derneği, Uluslararası Kayak Kayan Gazeteciler Derneği (Ski Club of International Journalist) ve Dış Politikada Kadınlar platformunun üyesi.

Son yayını; Women, Peace and Security Agenda in Turkey and Women in Diplomacy: How to Integrate the WPS Agenda in Turkish Foreign Policy (Türkiye'de Kadın, Barış ve Güvenlik Ajandası-Diplomaside Kadın: Türk Dış Politikası'na Kadın, Barış ve Güvenlik Ajandası nasıl dahil edilir) başlığını taşıyor.

Aralık 2020'den itibaren T24'te yazan Barçın Yinanç, T24 ekranında da, her hafta Metin Kaan Kurtuluş'la birlikte "Dış Politika ile İçli Dışlı" adlı programını yapıyor.

 

 

İlgili İçerikler