Veda mı, devam mı?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Veda mı, devam mı?

Kalmak mı daha kolay, gitmek mi?

Veda mı, devam mı?

Evet, sevgili okurlarım... Usta gazeteci Emin Çölaşan üslubuyla ben de o açılışı yaptım, sevgili okurlarım diyerek... Bundan sonraki yazı hayatıma nasıl yön vereceğim şu günlerde belli olacak.

Yaşım, malum, hayli ilerledi. 80’lerin sonlarına geldik. Gerçi bunun beni aşan örnekleri de var, hem de bizim kültürümüzden... Bizzat tanıma onurunu kazandığım Hıfzı Topuz 1923’de başlayan sanatını tam bir yüzyıl sonra bitirmiş, 2023’te... Arada sayısız eser vererek... Onunla ayni arabada kitap fuarı günlerine gidip geldiğimizi hatırlarım. Benim mütevazi biçimde başlayan profesyonel yazar hayatım, anılarımda anlatmışımdır, Remzi Kitabevi sayesinde ilgi görmüş ve beni önde gelen yazarlarından biri yapmıştı. Arada çeşitli kaçamaklar -benden veya onlardan- gelmek kaydıyla...

Evet, yeri gelmişken Remzi Kitabevi’nden biraz söz edeyim. Sanki doğuştan kitapçı bir aileydi onlar... Hâlâ da öyleler. 1965’de Remzi Bengi tarafından kurulmuş, onun damadı Erol Erduran ve torunları  Ömer ve Ahmet Erduran tarafından yönetilmişti. Kayıtlara göre 5 binden çok kitap basarak...

Bu yayınlar içinde benim en önemli kitaplarım vardı. Başta ülkemizdeki en önemli biyografilerden biri olduğuna içtenlikle inandığım Bir Ömürden Seçilmiş Tablolar... Ve de tüm 20. yüzyıl müzik tarihine eğildiğim, bunun için de evimde bizzat oluşturduğum çok zengin bir müzik arşivine dayandığım Ne Şurup-Şeker Şarkılardı Onlar... Ki bu kitabın çok sevdiğim adı başka kimi kitaplarda olduğu gibi yayınevini şaşırtmış  ve ancak benim ısrarımla o adı almıştık. Beni bağışlayın, sonuç olarak 70’i aşan kitabın sahibiyim. Biraz övünsem fazla mı kaçar!

Ama emin olun, bu birkaç kitaptan sonra aklıma gelen biraz unutulmuş kitapçıklar oluyor. O kalın popüler ciltler değil... Örneğin Hepsi Senin İçin-Tuhaf Aşk Öyküleri... Ya da Dönme Dolap adlı şiir kitabım. Emin olun, asıl sevdiklerim bunlar... Bir de, belki çok genel biçimde, kadınlarımıza adadığım kitaplar... Hangi birini sayayım?

Ama asıl anlatacak şeyler şimdi geliyor. Bu benim T24’le olan ilişkilerim üzerine... İlkelerim beni birkaç gazetede -çok farklı koşullarda olsa da- dolaştırdıktan sonra, kabaca 10 yıl önce bu çağdaş iletişim alanına attı. Başta sevgili Hasan  Cemal birkaç dostun teşvikiyle... Bunca zaman sonra oradan da şikayetçi değilim.

Ama, açıkçası yoruldum. Bunca dilin yanı sıra hiç bilmediğim bir dildeki deyimi dilime pelesenk ettim: “Ego Poli Kurasmenos”. Türkçesi, pardon Yunancası: Çok Yoruldum! Artık her hafta birkaç filmin peşinde koşmak... Üç-beş yılda bir toparladığım o Hayatımızı Değiştiren Filmler serisi vb. kitapları artık yapabilecek miyim? Yeni ciltler için de ne gücüm kaldı ne de zamanım...

Peki, ne kaldı yapacak? Gayet basit: Yazmak, yine yazmak, hep yazmak... Ama filmleri değil, artık bıktığım sinemasal olayları değil. Onların ardındaki insan gerçeğini, hayatın ancak yaşanınca kavranan gerçek yüzünü. Birçok has yazar en iyi yazılarını en olgun yaşlarında yazdıklarını söylemiştir. Aman, yanlış anlamayın... Kendimi o büyük ve has yazarlardan biri hiç saymadım, bundan sonra da sayacak değilim. Ama olabildiğince bu yolda bir şeyler yapmak istiyorum.

Elbette bunu zorlaştıran olgular da var. Öncelikle sağlık sorunları... Kimi yazılarımda belirtmişimdir: Görselliğimi yazmaktan okumaya, TV’de dizi izlemekten bulmaca çözmeye, gözlerim öylesine bir yorgunluk içinde ki... Sanki yakında -Allah korusun- gözlerimi kaybedeceğim! Ayrıca duyma sorunlarım da var: Ha bire değişen, yenilenen kulaklıklarım sayesinde! Hepsi bir araya gelince, doğrusu hayat zorlaşıyor.

Ama burada da aile yetişiyor. Eski dostlarımın büyük çoğunu kaybettiğimiz için... Benim-bizim kuşaklarımızdan kaç kişi kaldı! Ama aile dimdik duruyor. Eşim Leman, oğlum Gökhan, kızım Ece... Gelinim Ezgi, tam üç (erkek) torunum... Benim gibi bir zamanlar evlenmekten öcü gibi kaçan bendeniz, geç olsa da güç olmayan biçimde, aileye sığındı. Tam Marlon Brando’nun The Godfather- Baba serisinden birindeki tarihin en kısa, ama en kalıcı bir repliğiyle: “It’s Family”. Var mı gerisi?

Leman ve Atilla Dorsay

İşte böyle... Şimdilik elimin altında bulunan birkaç kitaptan kurtulmaya çalışacağım elbette: Emeğe olan büyük sevgi ve saygımı zaten hep belirtmişimdir! Eee, aynı şeyi kendi kitaplarım için de düşüneyim! Sonra umuyorum ki bu hayal ettiğim kitaplar gelecek. Ve ben son zamanlarda birçok yerden aldığım davetler paralelinde fan’larımla buluşacak ve söyleşeceğim. Umuyorum ve biliyorum ki bunca yıl sonra hâlâ sevilip sayılmak çok önemli. Bakalım, şu günlerde göreceğiz. Bu satırları okuyan herkese sonsuz minnet duygularımla...


NOT: Sevgili okurlarım... Bu ayki Milliyet-Sanat’ta Sinemanın Hazineleri köşesinde çıkan yazım 2001 yılında çekilmiş, Sean Penn imzalı The Pledge- Rehin  adını taşıyor. Oyuncuları Jack Nicholson, Benicio Del Toro, Aaron Eckart, Helen Mirren, Robin Wright Penn,  Vanessa Redgrave, Mickey Rourke, Harry Dean Stanton  gibi zengin bir kadro oluşturuyor. Dikkatlerinize...

İlgili İçerikler