Bu yazıyı son günlerin beni çıldırtan durumu teşvik etti; hatta gerekli kıldı. Belki en çok da gazetelerin durumu… Ne de olsa asıl mesleğimiz artık gazetecilik oldu. Her ne kadar bir zamanlar mimarlıktan turizm rehberliğine kadar pek çok şeyi denemiş olsam da…
Öncelikle ülkenin şu son haline politik (ya da Türkçe olarak siyasal) açıdan bakalım. Ama belki en önemlisi, tüm bunların ötesine, hukuksal açıdan… Ne kadar kendi hayatınızı yaşayıp olup bitene çok aşina olmasanız da ilgisiz kalmanız mümkün değil… Gerçi dünyanın durumu da belki tüm zamanların ötesinde berbat…
Belki İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi soykırımını da aşmış. Üstelik o kıyımın en büyük kurbanı Yahudilerdi. Bugünse o Yahudiler, Netanyahu sağ olsun (ya da gebersin!) inanılmaz bir toplu kıyımın patronu olmuşlar. Ve en Doğu’da onlar, en Batı’da Donald Trump olmak üzere, aralarına Rusya’dan Çin’e hemen tüm ülkeleri alarak, dünyayı yaşanması zor hale getirmişler.
Recep Tayyip Erdoğan ve Donald Trump Oval Ofis'te, 25 Eylül
Bu hengamede bizim halimiz ne? Recep Tayyip Erdoğan Bey her Trump ve kimi başka büyük ülke liderleriyle kurduğu ilişki ve Gazze cinayetlerine karşı çıkardığı sesle parlak bir dönem yaşıyor. Ama Türkiye içerisinde insan hakları odaklı sorunlar o kadar çok ki...
CHP Genel Başkanı Özgür Özel şöyle demiş, Sözcü gazetesinde: “Erdoğan’ın aktör olduğu yerde boykot sürecek.” Artık ortada ne gerçek hukuk devleti ne çoğu gülümseyen mutlu kitleler kaldı. Ekonomi de malum, hiç parlak değil…
Peki, ya o yıllardır en haksız biçimde dört duvar arasında yaşayanlar? Bu kişisel olarak en ürktüğüm şeydir. Bir insanın ömür boyu dört duvar arasına tıkılması… Bence idamdan beter. Ama ya o kişisel olarak çok saygı duyduğum o insan hakları? Hâlâ 40 yıllık “Gezi Parkı suçları” mı kaldı? Selahattin Demirtaş hâlâ içerde olmayı hak ediyor mu?
Selahattin Demirtaş
Kadın haklarının belki dünyada en çok küçümsendiği Türkiye’de bile Ayşe Barım olayına göz yumulabilir mi? Tek yapageldiği bir tür sanatçı himayeciliği olan bir kadın, sanki bir oyuncak gibi içerden dışarı/dışarıdan içeri yollanabilir mi?
Ayşe Barım
Elbette daha söylenecek çok şey var. Politikanın cıcığını çıkarmak istemiyorum, benim tam alanım değil… Ama siyasetçilerin bence en soylusu olan Ekrem İmamoğlu’ndan Özgür Özel’e isimler geleceğimize damgalarını basacaklar. Yeter ki bu ülke ve bu millet hakikatleri görsün ve gereğini yapsın…
Tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu (solda) ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel
Bu kadar da değil. Biraz gazetelere de bakmak istiyorum. Üç gazete giriyor evimize: Hürriyet, Cumhuriyet ve Sözcü… Hürriyet'ten vazgeçilemiyor yıllardır. Ama öylesine insanı iten yazarları ve tercihleri var ki... Allahtan Doğan Hızlan’dan Yalçın Bayer’e önemli isimler de var. Sözcü’deyse Necati Doğru’dan Saygı Öztürk’e, Rahmi Turan’dan Yılmaz Özdil’e, Uğur Dündar’dan Güney Öztürk’e, Öner Döşer’den Ege Cansen’e… Onları okumak çoğu zaman bize ilaç gibi geliyor.
Ama gelelim Cumhuriyet’e… Tam 27 yılımı verdiğim ve bir zamanlar yuvam saydığım sevgili gazetem… Ama anlaşılan o da uzun etkinliğinin en zor dönemini yaşıyor. Ve okurlarından destek istiyor.
Elbette ederler, etmeliler, edeceğiz. Ama o da kimi hatalar işlemedi mi? Gerçi hâlâ vazgeçilmez yazarları var: Zeynep Oral’dan Barış Terkoğlu’na, Emre Kongar’dan Oktay Ekşi’ye, Örsan Öymen’den Mehmet Ali Güller’e, Murat Beşer’den Mine Kırıkkanat’a, Işıl Özgentürk’den Mehmet S. Aman’a, Orhun Atmış’tan Mustafa Balbay’a, Miyase İlknur’dan Şükran Soner’e, Öner Yağcı’dan Işık Kansu’ya…
Ancak belki gazetenin de kimi kusurları yok değil. Gazetenin kadro bölümünde her alanın sorumlusu var. Kültür bölümü dışında! Ve gazete birçok açıdan kendini yenileyemedi. Örneğin renkli sayfaların hemen hemen yokluğu. Ve ilan almadaki beceriksizliği… Ama, ne olursa olsun, Cumhuriyet her zaman yaşamalı…
Ve basınımızın en eski gazetesini korumak, okurları kadar ilgili makamlara da düşmeli.


