Mevsimlik tarım işçilerinin zorlu mesaisinde son hasat
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Mevsimlik tarım işçilerinin zorlu mesaisinde son hasat

Ankara'ya soğan hasadına gelen göçmen mevsimlik tarım işçileri öyle zor koşullarda çalışıyorlar ki, gıda tedarik zincirinin ilk halkası olmalarına rağmen gıdaya erişimleri kısıtlı. Eğitim ve sağlık hakları yok, hijyen koşulları sağlanamıyor, yevmiyeleri az

Mevsimlik tarım işçileri sibel hürtaş

T24 Haber Merkezi

Sibel Hürtaş

Marketlerin ışıl ışıl reyonlarında sizi bekleyen parlak meyve ve sebzelerin sofralarınıza nasıl ulaştığını biliyor musunuz? Şehirlerarası yollarda denk geldiğiniz lojistik ağları ve devasa dondurucuların eşlik ettiği stoklama merkezlerinin çok çok öncesinde; gıda tedarik zincirinin ilk halkasında herkesin gözünden uzak bir alan var: Mevsimlik tarım işçileri.

Onlar her bahar, ülkenin ekin alanlarına gider, meyve ve sebzeleri toplar, sonbaharda da evlerine döner ve tüm yaz biriktirdikleri parayla idare etmeye çalışırlar. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada gıda tedarik zincirinin ilk halkası olan mevsimlik tarım işçilerinin son hasadı da bugünlerde yaklaşıyor.

Burası Başkent Ankara'ya yaklaşık 60 kilometre uzaklıktaki Temelli ilçesi. Ülkenin soğan deposu olarak da bilinen bölgede, son hasadın adı da soğan.

Geldiğimiz yerde uçsuz bucaksız tarlalar var. Her yanı kilometrelerce ekili bu araziler boyunca, sağlı sollu mevsimlik tarım işçilerinin kaldığı çadırkentlere rastlayabilirsiniz. Bizim geldiğimiz çadırkentte tam 300 çadır bulunuyor.

Çadır da denemez; belki baraka olarak tarif etmek daha uygun. En nihayetinde, dört uzun tahtanın dikine doğru toprağa dikilip, etrafına mavi naylonlar geçirilerek yapılmış küçük alanlardan ibaret burası. Her baraka orada kalacak aileler tarafından yapılmış. Yerlerde halılar var. Barakaların içindeyse akşamları açılan, sabahları ise özenle katlanarak kenara konulan yolluklar, yataklar ve yastıklar var. Her biri yaklaşık 10-15 metrekareden oluşan bu barakaların bazılarında 5-6; bazılarında 10-12 kişilik aileler kalıyor.

Çadırkentin girişinde bizi karşılayan İhsan El İhsan, Urfa'da yaşadıklarını ve bu çadırkentte kalan işçilerin hepsinin Urfa'dan geldiğini anlatıyor.

İhsan El İhsan

Aslında Urfalı değiller. Hatta Türkiyeli bile değiller. Onlar Suriye'den gelen mülteciler. İhsan El İhsan, ailesiyle birlikte savaştan kaçmak için tam 11 yıl önce sınırı geçmiş. Bir sınır kenti olan Urfa'ya ayak bastığında henüz 11 yaşındaymış. Bugün 22 yaşında genç bir delikanlı. Hiç okumamış. Rakka'dan buraya ilk geldiği günler için "Üzgündüm" diyor. Memleketini, doğduğu toprakları hayal meyal hatırlasa da hâlâ üzgün olduğunu ifade ediyor. 

Hemen yanı başına 55 yaşındaki Ali Muhammed geliyor. O, bu sıcaklarda Arapların geleneksel olarak giyindiği uzun beyaz elbisesiyle yanımızda. Kendisi de Rakka'dan gelmiş. Geldiğinden bu yana da ülkenin hemen her yerinde tarım işçiliği yapmış. Bu yıl da rotada Ankara varmış.

Mayıs ayında buraya gelmişler, tam dört aydır hummalı bir çalışma içindeler. İhsan ve Muhammed, burada soğan başta olmak üzere tüm ürünleri topladıklarını anlatıyorlar. Sabah 5.30'da güneşin açmasıyla başlayan mesaileri, hava kararana kadar sürüyor.

Mevsimlik tarım işçileri, çalışmaya aileleriyle beraber geliyorlar. Buraya eşleri, çocukları varsa kız kardeşleri, yeğenleri yani kısaca toplayabildikleri kadar topladıkları akrabaları ile geliyorlar. Ne kadar kalabalık olurlarsa, o kadar iyi!

Gelirken elleri de boş gelmiyorlar. Leğenler, tencereler, tavalar, bardaklar… Tarlaların ortasında kaldıklarından, ihtiyaçları olan her şeyi de yanlarında taşımak zorundalar. Burada ocak yok! Hemen her barakanın önünde etrafı taşlarla çevrilmiş, içinde odunların olduğu pişirme yerleri var. Kadınlar, genelde tarladan topladıkları sebzelerle bu ateşin üzerinde yemek yapmaya çalışıyor. Bundan da anlaşılacağı üzere, işçilerin et, tavuk ve balık gibi protein içeren gıdalardan uzak kaldığını söyleyebilirim. Onlar her ne kadar tüm insanlığın gıdaya ulaşımındaki ilk halka olsalar da gıdaya erişimi en kısıtlı kesim. Doğadan kendilerine ne pay kalırsa, olduğu kadar yararlanmak ve karınlarını doyurmak zorundalar. 

Bazı çadırların önündeki taşlıkta ise büyük kazanlar içinde su kaynatılıyor. Bizi görünce açık alandan, çadırların içine kaçışan kadınlara kaynayan kazanların nedenini sordum. "Banyo yapmak" için dediler. 300 çadırın bulunduğu çadırkentin sadece iki noktasına kurulmuş ve etrafı kullanılamayacak derecede eskimiş battaniyelerle örtülmüş küçük barakalar, banyo ve tuvalet niyetine kullanılıyor. Ayrıca bu kazanlarda her gün çamaşır kaynatıp, çadırın önündeki naylon iplere asıp kurutuyorlar.

Banyo

Onların ne banyo yapmak için ayrı şampuanları, ne çamaşır ve bulaşık için ayrı deterjanları ne de el ve vücut yıkamak için ayrı sabunları var. Hijyen malzemelerine ulaşmaları çok sıkıntılı. Bütün bu temizliği yanlarında getirdikleri toz sabunlarla yapıyorlar. Suyu ise çadırkentin yanı başındaki çeşmeden bidonlara doldurup, metrelerce taşımak zorundalar.

45 yaşındaki Y.H. her sabah gün aydınlanırken uyandığını, tarlaya gidip çalıştığını ama tüm bu işlerin yanında da yemek temizlik gibi işleri yapmak zorunda olduğunu söylüyor. 9 çocuklu kadının en küçük çocuğu 8 yaşında. Ben kendisiyle röportaj yaparken, birdenbire çadırın içinden çıkan en büyük çocuğu da 25 yaşında. Büyük oğlu, kadının röportaj yapmasına kızıyor, onu engelliyor. Ben de kendisine söz verdiğim üzere adını açık yazamıyor, fotoğrafını koyamıyorum. Onun sadece yaşadıklarını aktarmakla yükümlüyüm. Erkeklerin bu baskın halleri yüzünden diğer kadınlar da çadırlara koşuşuyorlar.

Kadınlar, tarım işçiliğinin yanı sıra kısıtlı erişebildikleri malzemelerle yemek yapmak, büyük kazanlarda su kaynatıp bu sıcağın altında kaynar suda çamaşır yıkamak, diğer aile üyeleri banyo yapsın diye su taşımak, her akşam çadıra yatak sermek, her sabah o yatakları toplamak gibi işlerle de meşguller. Yani yaşamın bütün yükü onların sırtında ama anlatmaları yasak!

Aralarından genç bir kız konuşmak istediğini söylüyor. O henüz 17 yaşındaki Sena. Sena Muhammed de Suriye'nin Rakka kentinden Türkiye'ye göçmüş bir mülteci. Burada sabahın köründen, akşamın karanlığına kadar tarım işçiliğinden temizliğe her işi yapmaktan sorumlu. Henüz ilkokul çağında Türkiye'ye ayak bastığında, onu Urfa'da bir ilkokula yazdırmışlar. Ancak sadece ilkokul 3'e kadar okuyabildiğini anlatıyor. Neden okulu bırakmak zorunda kaldığını sorduğumda, "Kendi isteğimle bıraktım" diyor. Bu bizi çok şaşırttı. Nedenini sorduğumda ise "Okulda bizi istemiyorlardı. Saçımı çekiyorlardı. Aralarına almıyorlardı. Dışlıyorlardı" dedi. Tüm bunların yaşamasının nedeni mülteci olması! Kendi isteğiyle ayrıldığı ve bir daha da gitmek istemediği o günden beri mevsimlik tarım işçisi.

Sena

Sena belki de buradaki çocukların arasında okul anlamında en şanslı olanlardan. Çünkü çadırkente geldiğimden beri bana merak ve kahkahalar içinde eşlik eden diğer çocuklar, bırakın okula gitmeyi bir okulun önünden bile geçmemişler. Yanıma gelip topluca poz veren çocukları gösterdiğim yetişkinlere, üstüne basa basa defalarca sordum: "Hiçbiri mi okula gitmiyor?" Yanıt hep aynıydı: "Hayır."

Yanında 4 yaşındaki kız kardeşi Taka'nın elinden tutup peşim sıra gelen Yemin Mahmut, onlardan biri. 11 yaşındaki Mahmut da bütün çadırkent sakinleri gibi Türkçe bilmiyor. Hiç okula gitmediğini söylüyor. Mahmut'a neden okula gitmediğini sorduğumda, eliyle kız kardeşini gösteriyor ve Arapça "Ona bakmak için" diyor. Mahmut'un ailesi mevsimlik tarım işçisi. Anne ve babası işe çıktığı andan itibaren bebeklerini Mahmut'a emanet ediyorlar. Gerçekten de orada geçirdiğim saatler boyunca bir an olsun kız kardeşi Taka'nın elini bırakmayan ve diğer çocuklar gibi koşup, şakalar yapamayan Mahmut, okuldan da bu yüzden uzak kaldığını söylüyor.

Mahmut'un yanında boynumdaki fotoğraf makinesinden elimdeki not defterine kadar her şeyi merakla karıştırıp soruşturan 10 yaşındaki Tesnim de okuldan uzak.

23 yaşındaki Halil Abdullah kucağında oğluyla meraklı gözlerle yanımıza gelen tarım işçilerinden biri. İki çocuğu var. Biri 3 yaşında, biri de iki yaşında. Eşi ve çocuklarıyla birlikte çadırkentte kalıyor. Sabah 5.30'da başladığı mesaisi akşam karanlığı çökünceye kadar devam ediyor. Burada kazandığı parayla tüm ailesini geçindirmek zorunda. O da Rakkalı. Rakka'dan geleli tam 11 yıl olmuş ve yıllarca tüm ülkeyi gezerek, tarım işçiliği yapmış. Çocuklarını okula göndermeyeceğini söylüyor. Nedenini sorduğumda ise "Her şey çok pahalı. Okula verecek paramız yok" diyor.

Halil Abdullah

Mevsimlik tarım işçileri 15 Mayıs'ta Ankara'ya geldiler. Son hasadı 30 Eylül'de yaptılar. Tam 4 buçuk ay boyunca savaştan kaçarak, güvenli gördükleri bu ülkenin başkentinde güneşin alnında işçilik yaptılar. Onlara bu işleri için günlük 1000 TL yani 20 Euro veriliyor. Bu yaz yaptıkları iş için kaba bir hesapla adam başı toplam 130 bin TL yani 2700 Euro para alacaklar. Bu para ile bahara kadar yani gelecek Mayıs ayına kadar geçinecekler. İyi bir hesapla çadırkentte hiç para harcamadıkları düşünülse dahi, bu para onlara 7 ay yetmek zorunda!

Bir taraftan savaştan kaçıyorsunuz diğer tarafta ise açlıkla mücadele ediyorsunuz!

Bu oldukça zor bir durum. Çocuklar belki birçok şeyin farkında değil ama ömürlerinin yarısını başka bir ülkede geçirmiş yetişkinleri üzgün, umutsuz ve kaygılı gördüm. Onlar ne yazık ki yeni dönemden de umutlu değiller. Suriye'deki yeni dönem sonrasında ülkelerine geri dönmeyi düşünüp düşünmediklerini sorduğum işçiler, belirsiz düşünceler içinde yanıt veriyorlar. En azından kısa dönem için hiçbirinin böyle bir planı olmadığını söyleyebilirim.

Hemen her yıl belli aralıklarla haber yapmak için geldiğim mevsimlik tarım işçilerinin durumu bu. Önceki yıllarda geldiğimde çokça Türkiyeli işçiye de rastladığım işçilerin durumunda hiçbir değişiklik yok. Yerli de olsa göçmen de olsa hep aynı yoksunluklar. Gıdaya erişimleri kısıtlı. Sağlık ve eğitim hakkına erişimleri yok. Tuvalet ve banyo gibi öz bakım ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar. Hijyen koşulları sağlanamıyor, barakaların içi böcek ısırması başta olmak üzere her türlü tehlikeye açık. Bırakın interneti ve televizyonu, elektrik ve su bile yok. Sosyal hayat yok. Hayatın günlük akışından haberleri bile yok.

Onlar işlerini yapmaya devam etmek zorundalar. Hâlihazırda teknoloji ve otomasyon ne kadar gelişirse gelişsin, gıda zinciri açısından bundan önce olduğu gibi bundan sonra da her zaman mevsimlik tarım işçilerine ihtiyaç devam edecek.

Hâl böyleyse; hem yerel yönetimler hem de siyasi iktidar, onlara daha sağlıklı yaşam alanları sağlayabilir. Örneğin naylon çadırlar yerine prefabrik konteynırlar konulabilir, konteynırlar içinde elektrik, su, gaz ihtiyaçları karşılanabilir. Çocukların çalıştırılmaması için düzenli denetimler yapılabilir ve onların eğitim hakkından geri kalmaması için eğitim dönemi açıldığı zaman kentlerine dönmeleri sağlanabilir. Bu alanlarda gezici sağlık ekipleri dolaşabilir. Hijyen malzemeleri dağıtılabilir. Dengeli beslenme için erzak yardımı yapılabilir. En önemlisi de günlük yevmiyeleri arttırabilir ve dönemlik sigortaları yapılabilir.

Mevsimlik tarım işçileri insanca yaşam koşullarının sağlanmasını istiyorlar. Bu tüm kesimler için olduğu gibi onların da hakkı.

Senfoni orkestrası müdürü ne iş yapar, orkestra ezberden mi çalar nota mı okur?

İlgili İçerikler