T24 Haber Merkezi
Aylin Tekiner
Babam Avukat Mehmet Zeki Tekiner, 17 Haziran 1980'de Nevşehir'de işlenen bir siyasi cinayet sonucu öldürüldüğünde Cumhuriyet Halk Partisi Nevşehir İl Başkanıydı.
Aradan kırk yıl geçti. Cinayetin azmettiricisi olarak hüküm giyen Ömer Ay, 2020’de CHP-İYİ Parti ittifakı döneminde İYİ Parti Nevşehir İl Başkanı seçildi. Kendi il başkanını öldürtmekten hüküm giymiş bir failin aynı şehirde ittifak ortağının il başkanı olmasına CHP'nin kayıtsız kalması; daha da önemlisi, aile olarak yaptığımız itirazlar karşısında örgütlü biçimde sessizliğe gömülmesi bizim açımızdan kabul edilebilir değildi.
Bu nedenle, partinin pek çok kademesinde sorumluluk üstlenmiş ve öldürüldüğü güne kadar anti-faşist mücadeleden geri durmamış bir hukukçu ve siyasetçi olan babamızın hatırası için CHP'den kurumsal bir özür talep ettik.
Hazırladığımız dosyayı ve mektubu Temmuz 2020’de CHP Genel Merkezi yönetimine elden teslim ettikten bir ay sonra, dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun ailemizle görüşmek istediği bize iletildi.

Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığımız görüşmede Kemal Bey notlar aldı, konuyu "ciddiyetle ele aldıklarını" söyledi. Ancak görüşmenin ardından aylar geçmesine rağmen herhangi bir adım atılmadı. Bunun üzerine Kasım ayında meseleyi kamuoyunun gündemine taşımaya karar verdik. Sosyal medya üzerinden başlattığımız çağrı geniş bir destek görünce Genel Merkez'den telefonlar gelmeye başladı.
Ancak görünen o ki mesele, kamuoyu baskısını yönetmenin ötesine geçmiyordu. Çünkü özür talebimiz ve yüzleşme çağrımız yine karşılıksız bırakıldı. Ta ki 2025 yılının sonunda CHP’nin yeni Genel Başkanı Özgür Özel ile yaptığımız görüşmeye kadar.
Bu görüşmede Özel, ailemiz açısından önemli bir irade ortaya koydu. Eski CHP Nevşehir İl Başkanı Av. Zeki Tekiner'e ve onun temsil ettiği siyasi mirasa yapılan bu ayıbın telafi edilmesi gerektiğini açıkça ifade etti ve bu özrün CHP Genel Başkanı sıfatıyla bizzat kendisi tarafından dile getirileceğini belirtti. Özel için bu özür, CHP'nin kendi tarihine, hafızasına ve değerlerine karşı taşıdığı sorumluluğun bir parçasıydı.

Babamın 17 Haziran'da gerçekleşecek anma programı için hazırlıklar sürerken, 24 Mayıs'ta CHP Genel Merkezi'ne polis marifetiyle girildi ve partinin seçilmiş yönetimine fiilen el konuldu. Seçilmiş CHP yönetimine el konulması ve atanmış bir genel başkanın varlığı geniş toplum kesimlerinde büyük öfke yaratırken bizdeki öfke ve kırgınlık biraz daha derin ve sarsıcı oldu. Zira bu, CHP’nin seçilmiş genel başkanının vadettiği özrün, kesinlikle bu atanmış başkan tarafından dilenmeyeceği anlamına geliyordu.
Yıllar önce konuyu "ciddiyetle ele alacaklarını" söyleyen Kemal Kılıçdaroğlu'nun, aradan geçen onca zamana rağmen tek bir adım atmaması zaten yeterince şey anlatıyordu. Geriye dönüp baktığımızda, onun için ciddiye alınmaya değer tek meselenin hakikat, yüzleşme ya da parti hafızası değil, koltuğun kendisi olduğunu bugün daha net görüyoruz. Kendi partisinin kurmaylarının dahi "yakında yargılanacaklarını" söyletebilecek bir zihniyetin, yıllar önce Nevşehir'de seçim hesapları uğruna göz yumduğu bu ayıpla yüzleşmesini ya da onu telafi etmesini beklemek zaten gerçekçi olmazdı. Biz de aile olarak elbette kendisinden değil, partinin seçilmiş genel başkanından gelecek bir özrü ancak kabul eder ve kıymetli buluruz.

21 Mayıs 2026'dan bu yana yaşananlar, aile olarak yıllardır CHP yönetimine karşı sürdürdüğümüz ancak bir türlü karşılık bulamayan mücadelenin mahiyetini bizim için daha da berraklaştırdı. Olup biteni yalnızca güncel bir siyasi kriz olarak okumamız mümkün değil. Kemal Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığıyla birlikte CHP yönetiminde belirginleşen sağa açılım ve sermaye odaklı kadrolaşma eğilimi, partinin örgütsel hafızasının önüne geçti ve sol-demokratik mücadele geleneğiyle kurduğu ilişkiyi derinden dönüştürdü. Parti yönetimi zamanla, kendi tarihini taşıyan kadrolardan, bu tarihin değerlerinden ve o değerler uğruna bedel ödemiş insanlardan uzaklaştı; onların bıraktığı siyasal ve ahlaki mirasın yerine ise pragmatik hesapları koydu. Belki de bu yüzden, 1951 yılında CHP'ye üye olmuş, 1961 Kurucu Meclisi İl Temsilciliği yapmış, milletvekilliği ve il başkanlığı görevlerini üstlenmiş, CHP Nevşehir İl Başkanı iken faşistler tarafından katledilmiş bir siyasetçinin hatırası da bu yönetim anlayışı açısından sahip çıkılması gereken tarihsel, siyasal ve etik bir sorumluluk olarak görülmedi.

Babamın siyasi mirasına, temsil ettiği değerlere ve onun şahsında somutlaşan CHP tarihine gösterilen kayıtsızlığın nedeni biraz da burada yatıyor. Çünkü kendi tarihine ve onu var eden mücadelelere mesafe koyan merkez sağ bir siyasi anlayışın, o tarih için bedel ödemiş insanlarla ya da aileleriyle duygusal veya siyasal bir bağ kurması da mümkün olmuyor. Bu yüzden Kılıçdaroğlu yönetimi yalnızca bir partiyi yönetmedi; aynı zamanda babam ve onun gibi yaşamlarını ortaya koymuş insanların hatıralarını görmezden gelen, siyasal miraslarını silikleştiren bir düzen kurdu. Devlet eliyle genel merkeze yerleştirilen Kılıçdaroğlu ve ekibi bugün yalnızca bir partiye değil, o partiyi var eden insanların emeklerine, mücadelelerine ve hatıralarına da çöktüler.

Nitekim bugün yaşananlar, yıllardır karşı karşıya olduğumuz kayıtsızlığın yalnızca Kılıçdaroğlu’nun ideolojik tercihleri ya da parti içi dengelerden kaynaklanmadığını da daha açık gösteriyor. Erdoğan rejimi gün be gün güç devşirerek öyle bir siyasal kudrete ulaştı ki, yalnızca muhalefeti kuşatmıyor; onun kendi iç krizlerini ve kırılmalarını da şekillendiriyor. Mutlak butlan garabetiyle açığa çıkan bu derin ilişkilenme içinde, babamın hatırasına yönelik kurumsal bir özür dahi siyasetin enkazı altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya.
Zira CHP'nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel’in hem bugün kendisiyle gerçekleştireceğimiz anma programına katılmasını hem de yıllardır beklediğimiz bu özrü bizzat dile getirmesini beklerken, ülkenin içine sürüklendiği siyasal gerilim ve olağanüstü gündem buna izin vermedi. Böylece anma programında babamın şahsında bizden dilenecek kurumsal özür de bir kez daha sahipsiz kaldı. Bu nedenle bugün dile getirilemeyen özür, yalnızca CHP'nin geçmişteki hafıza yitiminin değil; Türkiye'de demokratik siyasetin nasıl kuşatıldığının ve hakikatle yüzleşme imkânlarının nasıl daraltıldığının da bir göstergesi olarak önümüzde duruyor. Anlayacağınız, özür yine yarına kaldı.


