Tuncer Bakırhan: Zaman "Kürt Ulusal Birliği"ni sağlama zamanıdır, bugün bize düşen Öcalan'ın sunduğu çözüm perspektifine sahip çıkmaktır
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Tuncer Bakırhan: Zaman "Kürt Ulusal Birliği"ni sağlama zamanıdır, bugün bize düşen Öcalan'ın sunduğu çözüm perspektifine sahip çıkmaktır

Tuncer Bakırhan (3 Şubat 2026)

T24 Haber Merkezi

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin TBMM grup toplantısında 6 Ocak'tan bu yana Rojava'da Kürtler tarafından "bir direniş sürdüğünü" belirterek "ulusal birlik" çağrısı yaptı ve "Bu bilincin siyasi iradeye dönüşmesi için Kürt siyasetçilerine ve kurumlarına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Zaman, yüz yıllık kölelik dayatmasına karşı yüz yıllık özgürlüğü kazandıracak Kürt Ulusal Birliğini sağlama zamanıdır. Şimdi tüm parti ve hareketler, sokakta, meydanda ortaya çıkan ulusal ruhu ulusal birlikle taçlanmalıdır" dedi.

Tuncer Bakırhan, grup toplantısında yaptığı konuşmada Rojava'daki gelişmelere, "ulusal birlik" vurgusuna ve Türkiye'de "ırkçılık" eleştirilerine değindi. Çözüm sürecinin hukuken ilerlemesi için "çerçeve yasa" ve "somut, güven verici adımlar" çağrısı yaptı.

"Rojava Kürtlerin göz bebeğidir" vurgusu

Bakırhan, 6 Ocak'tan bu yana Rojava'da "büyük bir insanlık direnişi" sergilendiğini belirterek, "Dünya şu gerçeği net olarak anladı: Rojava Kürtlerin göz bebeğidir" dedi. Konuşmasında ulusal birlik çağrısını da şu ifadelerle dile getirdi:

"6 Ocak'tan bu yana Rojava'da büyük bir insanlık direnişi sergileniyor. Dünya şu gerçeği net olarak anladı: Rojava Kürtlerin göz bebeğidir. Kürt halkı ve dostları dünyanın her yerinde Rojava için itiraz etti, sokakları ve alanları doldurdu. Kürt halkı bu iradesiyle Ulusal Birlik ruhunu tarihte hiç olmadığı kadar yükseğe çıkarmıştır. Günlerdir alanlarda ‘Yeke yeke, gele Kurd yeke' sloganı artık ulusal birlik ruhunun ne kadar gerekli olduğunu gösteren bir bilince dönüşmüştür. Ve bu bilincin siyasi iradeye dönüşmesi için Kürt siyasetçilerine ve kurumlarına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Zaman, yüz yıllık kölelik dayatmasına karşı yüz yıllık özgürlüğü kazandıracak Kürt Ulusal Birliğini sağlama zamanıdır. Şimdi tüm parti ve hareketler, sokakta, meydanda ortaya çıkan ulusal ruhu ulusal birlikle taçlanmalıdır."

"Barış ve Demokratik Toplum çağrısı" ve 29 Ocak vurgusu

Konuşmasının devamında PKK lideri Abdullah Öcalan'ın "Barış ve Demokratik Toplum çağrısı"na değinen Bakırhan, Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi ile Şam Yönetimi arasında 29 Ocak'ta imzalanan ve yürürlüğe giren antlaşmaya ilişkin değerlendirmesini şu sözlerle aktardı:

"Tam da burada bir hakikatin altını çizmek isterim. Sayın Öcalan'ın Barış ve Demokratik Toplum çağrısının önemi her geçen gün biraz daha ortaya çıkıyor. Yıllardır yaptığı uyarıların her biri bugün sahada doğrulanıyor. En zor koşullar altında dahi ‘Suriye'de çözüm demokratik birliktedir' diyerek pusulayı gösterdi. Bu anlamda 29 Ocak anlaşması, tam da İmralı'da ilmek ilmek örülen çabanın ürünüdür; bu hakkı teslim etmeliyiz."

Bakırhan, 6 Ocak Halep saldırısından 29 Ocak anlaşmasına kadar geçen sürece ilişkin de "Sayın Öcalan aktif olarak devrede oldu" ifadelerini kullandı; çözüm perspektifini "merkez-yerel" ilişkisi üzerinden anlattı.

"Türkiye'de hem açık hem de örtük ırkçılık var" eleştirisi

Bakırhan, konuşmasında Türkiye'deki "ırkçılık" tartışmasına geniş yer verdi. Nefret dilinin "hukuki yaptırım", "siyasi utanç" ve "vicdani fren"le karşılaşmadığını söyleyen Bakırhan, şu ifadeleri kullandı:

"Eğip bükmeden söylemek gerekiyor: Ne yazık ki Türkiye'de hem açık hem de örtük ırkçılık var. Her yerde ırkçılık olağanlaştırılıyor; Kürtler şahsında öfke ve linç tertipleniyor."

Toplantıda, bir gazeteyle ilgili örnek vererek, "Kürt düşmanı bir gazete, ‘teröristler' diyerek vermiş" ifadesini kullanan Bakırhan, aynı gazetenin El Kaide üyesi olduğunu söylediği bir kişiyi "gazeteci olarak çalıştırdığını" dile getirdi. Ayrıca erişim engelleri ve soruşturmalara ilişkin şu cümleleri kurdu:

"Kürtlerle dayanışma paylaşımlarını beğenenlerin dahi tek tek peşine düşülüyor. Özgür basın mecraları, Kürtlerin haber ajansları, haber hesapları tek tek erişime kapatılıyor. Yayın için tek bir tanesine bile izin verilmiyor."

"Saç örme" protestosu, görevden uzaklaştırma ve gözaltılara dair örnekleri de sıralayan Bakırhan, "Bu ayrımcılık Kürtlerde duygu kırılması yaratmasın da ne olsun?" dedi. "Kürt eşittir terör diyen zihniyeti asla kabul etmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

Erdoğan'a çağrı ve "Ankara Paradoksu" ifadesi

Bakırhan, Recep Tayyip Erdoğan'a seslenerek, "Bir defa da beyaz ve yeşil ırkçılara rica etseniz de ayrımcılık yapmayı bıraksalar..." dedi. Sürecin ilerlemesine ilişkin eleştirisini ise "Ankara Paradoksu" ifadesiyle şöyle dile getirdi:

"Hem Kürtlerle barışarak iç barışı tahkim etme arayışında olmak hem de ırkçılığa izin vermek bir Ankara Paradoksudur. Ve bu paradoksu aşmak iktidarın görevidir."

Şam mutabakatı, "çerçeve yasa" ve kayyım vurgusu

Bakırhan, Şam'da imzalanan mutabakatın "yeni iklim" yarattığını, bunun "sürecin hızlanması adına taze bir umut" olduğunu söyledi. "Gerekçeler tükendi, sıra somut ve güven verici adımlardadır" diyen Bakırhan, "çerçeve yasanın tek bir gün bile gecikmeden çıkarılması" gerektiğini belirtti. "Başta kayyım olmak üzere demokrasiye sürülen kara lekelerin sökülüp atılması" çağrısını yaptı.

Bahçeli'nin "umut hakkı" sözleri ve Meclis'e çağrı

Bakırhan, grup toplantısında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin konuşmasına da atıf yaparak "umut hakkı" tartışmasını gündeme getirdi ve "muhatabı iktidardır" dedi. Konuşmasının sonunda ise Meclis'e şu çerçevede çağrı yaptı:

"Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi sözü eyleme dökerek tarihi bir eşikten geçme fırsatıyla karşı karşıyadır. Bu süreç, güçlü bir meclis iradesiyle, tereddüte yer bırakmayacak şekilde şeffaf ve cesur adımlarla ilerlemelidir. Hazırlanacak ortak komisyon raporu, yasal ve hukuki altyapıyı ören, halklara güven veren bir toplumsal sözleşme niteliğinde olmalıdır."

Bahçeli Öcalan için “umut hakkı”, Demirtaş için “özgürlük” çağrısı yaptı; erken seçime kapıyı kapattı!

Bakırhan'ın konuşması şu şekilde:

"Bu sabah ev baskınlarının ardından Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM), DİSK'e bağlı Limter-İş Sendikası, Etkin Haber Ajansı (ETHA) Polen Ekoloji, BEKSAV ve çeşitli kurumlara düzenlenen operasyonda, aralarında ESP Eş Başkanı Murat Çepni ve  PM üyemiz Emin Orhan'ın olduğu 100'e yakın arkadaşımız gözaltına alındı.

Ekonomi iyi gitmiyor. Neredeyse Türkiye'nin dört bir yanında fabrikalarda ve iş yerlerinde grevler yapılıyor. Migros depo işçileri de insani koşullarda çalışmadıkları ve alın terlerinin karşılığını alamadıkları için eylemdeler. Migros depo işçilerinin yanında olduğumuzu, haklarını alana dek yanlarında olacağımızı belirtmek istiyoruz.

Rojava

2026'da dünyanın birçok yerinde sarsıcı gelişmelere şahitlik ediyoruz. Özellikle Rojava'da Kürtleri ve bölgeyi ilgilendiren çok önemli günler yaşıyoruz. Halep'te Kürtlerin yaşadığı iki mahalleye yönelik başlayan saldırılar, katliama, zorla göçe ve kuşatmaya dönüştü.

Bu saldırı dalgasına karşı dünyanın dört bir yanında Rojava'yla dayanışma eylemleri günlerdir devam ediyor. Ve bu eylemler beraberinde "Kürtler neden itiraz ediyor, Kürtler ne istiyor?" sorularını da getirdi. Bu soruların yanıtı son yüz yılda Kürtlerin inkârı üzerine kurulan siyasi düzende saklıdır. Kürtlerin itirazı yüzyıldır dayatılan yok saymaya ve statüsüzlüğe yöneliktir. Kürtler bugüne kadar bulundukları ülkelerin tarihinde; savaş, kriz, güvenlik tehdidi olduğunda yaşadıkları halklarla birlikte sahada omuz omuza durdular; bedel ödediler, direndiler ve sürekli dengeyi birlikte yaşadıkları halkların lehine değiştirdiler. Ama yeni bir düzen kurma vakti geldiğinde, aynı Kürt varlığı bir anda "stratejik tehdit ve siyasi yük" olarak görüldü ve ilan edildi. Dün can simidi denilen halk, ertesi gün tehdit odağı haline getirildi.

Kürtlerin tarihsel kavşakları

Gelin zamanı geriye doğru saralım ve tarihsel kavşaklarda biraz dolaşalım: 1919–1922'de kurtuluş gücü olan Kürtler, 1923'te hukuk dışına itildi. 1937'de Sadabat ve 1955 Bağdat Paktları'nda devletlerin kendi çelişkilerini bir kenara bırakıp Kürt karşıtlığında nasıl birleştiğine şahit olduk. 1946 Mahabad Cumhuriyet deneyimi olsun, 1975 Cezayir Anlaşması olsun; bir halkın kaderinin nasıl pazarlık masalarına kurban edildiğini gördük. 1988 Enfal Soykırımı'na, Halepçe'ye giden yolun taşlarının "diplomatik sessizlikle" nasıl döşendiğini acı bir şekilde tecrübe ettik. 15 Şubat Uluslararası Komplosu'nun Kürt tasfiyesini nasıl hedeflediği hâlâ hafızalarımızdadır. Ve 2015 sonrası Suriye'de IŞİD çetelerine karşı insanlığı savunanların, yaşadıkları yerler işgal edilirken dünyanın nasıl Kürtleri yalnızlaştırdığını gördük. İşte bu tarihsel gerçeklerin son halkası 10 Ocak 2026 Paris Mutabakatı oldu. Paris Mutabakatı, yüz yıllık diplomatik terk edişin tekerrürüdür. Ama bir şey tekerrür etmedi: Kürtler bu riyakar döngüye hayır diyerek her yerde ayağa kalktı. Sahada hayatını riske atıp masada yok sayılmaya itiraz ediyor. Komplolar ve hileler bitsin diyor.

Kürtler yaşadıkları devletlerde komplo kurbanları olarak değil, eşit yurttaş olarak yaşamak istiyor. Dilini konuşmak, kimliğini yaşamak, kültürünü korumak, varlığının tanınmasını görmek istiyor.

Çıkarılması gereken iki ders

Bugün çok önemli iki dersle karşı karşıyayız. Birincisi: Kürtlerin diplomasi masalarında dışlanmasının ne Kürtlere ne de bölgeye kalıcı bir barış getirmediği dersidir. İkincisi ise şudur: Hangi halk olursa olsun bir halkın meşru taleplerini sürekli bastırmak veya görmezden gelmek, sorunu ortadan kaldırmıyor; tam tersine kuşaklar boyu süren bir çatışma sarmalı üretiyor. İşte bu yüzden, Suriye'de yok sayma, İran'da bastırma, Irak'ta boğma, Türkiye'de inkâr yüzyıllık paradigmanın güncel suretleridir. Dolayısıyla bugün tarihten dersler çıkarmalıyız. Kürt halkının ve ezilen halkların talepleri, ayrıcalık talebi değildir. Bunun için çözüm, bastırmada değil; karşılıklı saygı ve diyalog zeminindedir.

Suriye'de ilan edilen kademeli entegrasyon kapsamında sosyal, siyasal ve yerel hakların gözetilmesi demokratik dengeyi güçlendirecektir. Kalıcı ateşkesin sağlanması, baskıların durması ve nihayetinde insanların ölmemesi en önemli kazanımdır. Bu kapsamda, Afrin ve Serêkaniyê başta olmak üzere, yerinden edilenlerin en kısa sürede geri dönüşlerinin sağlanmasını diliyoruz. Kürtlerin idari statüsü ve anadilinde eğitim hakkı birleşik bir Suriye'nin de teminatıdır. Bu mutabakat bir başlangıçtır; bu mutabakatın demokratik ruhu tüm Suriye halklarına ve inançlarına yayılmalıdır. DEM Parti olarak bu anlaşmayı destekliyoruz. Uygulama aşamasında, müzakereyi büyüten, halkların iradesini koruyan ve Suriye'nin ortak geleceğine hizmet eden her adımın yanında olacağız.

Kürt Ulusal Birliği

6 Ocak'tan bu yana Rojava'da büyük bir insanlık direnişi sergileniyor. Dünya şu gerçeği net olarak anladı: Rojava Kürtlerin göz bebeğidir. Kürt halkı ve dostları dünyanın her yerinde Rojava için itiraz etti, sokakları ve alanları doldurdu. Kürt halkı bu iradesiyle Ulusal Birlik ruhunu tarihte hiç olmadığı kadar yükseğe çıkarmıştır. Günlerdir alanlarda "Yeke yeke, gele Kurd yeke" sloganı artık ulusal birlik ruhunun ne kadar gerekli olduğunu gösteren bir bilince dönüşmüştür. Ve bu bilincin siyasi iradeye dönüşmesi için Kürt siyasetçilerine ve kurumlarına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Zaman, yüz yıllık kölelik dayatmasına karşı yüz yıllık özgürlüğü kazandıracak Kürt Ulusal Birliğini sağlama zamanıdır. Şimdi tüm parti ve hareketler, sokakta, meydanda ortaya çıkan ulusal ruhu ulusal birlikle taçlanmalıdır.

Barış ve Demokratik Toplum çağrısı ve Öcalan'ın rolü

Tam da burada bir hakikatin altını çizmek isterim. Sayın Öcalan'ın Barış ve Demokratik Toplum çağrısının önemi her geçen gün biraz daha ortaya çıkıyor. Yıllardır yaptığı uyarıların her biri bugün sahada doğrulanıyor. En zor koşullar altında dahi "Suriye'de çözüm demokratik birliktedir" diyerek pusulayı gösterdi. Bu anlamda 29 Ocak anlaşması, tam da İmralı'da ilmek ilmek örülen çabanın ürünüdür; bu hakkı teslim etmeliyiz. 6 Ocak Halep saldırısından 29 Ocak anlaşmasına kadar Sayın Öcalan aktif olarak devrede oldu. Kürtlerin güvenliği ve özgürlüğü için 23 gün kesintisiz bir biçimde bu sürece müdahil oldu. Bugün bize düşen Sayın Öcalan'ın sunduğu demokratik çözüm perspektifine sahip çıkmaktır. Bu perspektif, merkezin yereli tanıması, yerelin de merkezi kabul etmesini içerir. Yerel ve merkez stratejik ortaklık içinde olmalı; merkez bir antlaşma yapıp daha sonra sahada uygulamayarak veya törpüleyerek hareket etmemelidir. Katı merkeziyetçilik ortak yaşamın zehiridir. Aynı çatı altında, ortak değerler ve karşılıklı saygı temelinde yaşamak mümkündür. Çözümün yolu budur; huzur ve barış bu yoldadır.

Şimdi hepimizin geleceğini ilgilendiren, son derece hassas ve çok önemli bir konuda birkaç uyarı yapmak istiyorum. Bugün toplumda hiç olmadığı kadar derin bir duygu kırılmasına şahit oluyoruz. Daha acısı, bu kırılmayı bilinçli biçimde köpürten çevreler var ve bu çevrelere maalesef göz yumuluyor. Sosyal medyada, ekranlarda ve gündelik yaşamda üretilen nefret neredeyse hiç itirazla karşılaşmıyor. Hukuki bir yaptırım yok, siyasi bir utanç yok, vicdani bir fren yok. Bunu asla kabul etmiyoruz.

Türkiye'de ırkçılık

Eğip bükmeden söylemek gerekiyor: Ne yazık ki Türkiye'de hem açık hem de örtük ırkçılık var. Her yerde ırkçılık olağanlaştırılıyor; Kürtler şahsında öfke ve linç tertipleniyor. Bakın, Kürt düşmanı bir gazete on binlerce insanın katıldığı bir destek yürüyüşüne katılanları "teröristler" diyerek vermiş. Aynı gazete, İçişleri Bakanlığı arananlar listesinde olan El Kaide üyesini ise gazeteci olarak çalıştırıyor.

Kürtlerle dayanışma paylaşımlarını beğenenlerin dahi tek tek peşine düşülüyor. Özgür basın mecraları, Kürtlerin haber ajansları, haber hesapları tek tek erişime kapatılıyor. Yayın için tek bir tanesine bile izin verilmiyor. "Saç örme" gibi son derece vicdani ve barışçıl bir protestonun bile "terör propagandası" diye suçlanması akıl tutulması değil de nedir?

Bir hemşire sadece saçını ördüğü için görevden uzaklaştırılıyor. Kağızman'da biri çocuk iki kadın gözaltına alınıyor. Zafer işareti yapanlara soruşturma açılıyor. Siz hiç başka partinin sembollerini yaptı diye işten atılan gördünüz mü? Ya da dünyada herhangi bir ülkesinde dayanışma için saçlarını ören bir sağlık memurunun açığa alındığını duydunuz mu? Bunların hepsinin Türkiye'de olması tesadüf mü?

Bu ayrımcılık Kürtlerde duygu kırılması yaratmasın da ne olsun? Empati suç sayıldıkça, inkâr sürdükçe toplum "Bu inkârcı akıl nasıl değişecek?" diye soruyor. Örgütlenme özgürlüğü olmayacaksa, demokratik siyaset kanalları kapalı tutulacaksa yeni bir döneme nasıl gireceğiz diye merak ediyor.

Yargı ve yürütme erkleri Kürtlere karşı ırkçılığa sessiz onay veriyor. Soruyoruz: Bugüne kadar Kürtlere karşı ırkçılık yapan herhangi birine soruşturma açıldı mı? Tek bir sosyal medya hesabı bile kapatıldı mı?

Hem Kürtlerle barışarak iç barışı tahkim etme arayışında olmak hem de ırkçılığa izin vermek bir Ankara Paradoksudur. Ve bu paradoksu aşmak iktidarın görevidir.

Erdoğan'a çağrı

Bu vesileyle Sayın Erdoğan'a da bir şey ifade etmek istiyoruz. Hep Kürt vatandaşlarınızdan bir şeyler için rica ediyorsunuz ya… Baş göz üstüne. Bir defa da beyaz ve yeşil ırkçılara rica etseniz de ayrımcılık yapmayı bıraksalar…

Ama bir defa da dönüp bakanlarınızdan, sözcülerinizden ve danışmanlarınızdan rica etseniz de her konuştuklarında Kürtlerin sinirleriyle oynamayı bıraksalar. Kürtlere rol biçmeyi ve akıl vermeyi bıraksalar. Partiniz adına söz kuranların sürekli parmak sallamasıyla, sürece sadece güvenlikçi pencereden bakmalarıyla ve etki alanınızdaki medyanın zehirli diliyle bu süreci nasıl ilerleteceğiz?

Bir defa da televizyon kanallarında, gazete köşelerinde ırkçılık yapan insanlara "Kürde hakaret etme!" diye bir çift söz kursanız ne iyi olacak. Çok açık söylüyorum: Bazı sözcülerinizin ve medyanın bu dilinden tabanımız da bizler de rahatsızlık duyuyoruz.

Ama herkes bilsin ki biz düşmanlık dili kurmayacağız; halkları birbirine kırdıran zehre teslim olmayacağız. Kürt eşittir terör diyen zihniyeti asla kabul etmeyeceğiz. Asla eyvallahımız olmayacak.

Çözüm süreci ve Ankara'nın rolü

Bölgesel gerilimlerden korunmanın ve içeride ırkçılığa karşı barışı örgütlemenin bizleri model bir ülke yapabileceği tarihsel bir eşikteyiz. Türkiye artık enerjisini Şam'a değil Ankara'ya harcamalı; Ankara Çözümü'ne odaklanmalı. Ankara Çözümü domino etkisi yaratır; Şam da rahatlar, bütün Ortadoğu da.

Şam'da imzalanan mutabakatın yarattığı yeni iklim, sürecin hızlanması adına hepimiz için taze bir umuttur. İktidarın elinde artık Suriye eksenli güvenlik kaygılarının bir zemini kalmadı. Gerekçeler tükendi, sıra somut ve güven verici adımlardadır.

Süreci ilerletecek çerçeve yasanın tek bir gün bile gecikmeden çıkarılması gerekiyor. Kürtlere hak, Türkiye'ye demokrasiyi sağlayacak hukuki çalışmalar devreye alınmalı. Başta kayyım olmak üzere demokrasiye sürülen kara lekelerin sökülüp atılması gerekiyor.

Şunu da belirtmek isterim, bugün bu kürsüde bizden önce Sn. Bahçeli konuştu. Sn. Bahçeli'nin sözünü ettiği "umut hakkı", kayyım utancından kurtulmuş ve siyasi tutsakların olmadığı bir Türkiye bizim için de değerlidir. Sn. Bahçeli'nin tespitleri değerlidir ve muhatabı iktidardır. İktidar da gecikmeden adım atmalıdır.

Bu çerçevede, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi sözü eyleme dökerek tarihi bir eşikten geçme fırsatıyla karşı karşıyadır. Bu süreç, güçlü bir meclis iradesiyle, tereddüte yer bırakmayacak şekilde şeffaf ve cesur adımlarla ilerlemelidir.

Hazırlanacak ortak komisyon raporu, yasal ve hukuki altyapıyı ören, halklara güven veren bir toplumsal sözleşme niteliğinde olmalıdır. Sürecin başarısı, halkların özgürlük ve güvenlik duygusunun dengesini doğru kurmaktan geçer. Kimliğin, dilin ve kültürün tanınması; yerel demokrasinin güçlendirilmesi, bir halkın kendini "evinde" ve güvende hissetmesinin yegâne yoludur."

 

 

İlgili İçerikler