T24 Haber Merkezi
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Diyarbakır ziyaretini ve Meclis’in resmî sosyal medya hesabından yapılan Kürtçe paylaşımı “önemli ve anlamlı” bulduklarını söyledi. “Meclis’in resmî hesabı Kürtçe paylaşım yapınca Türkçe’ye ya da başka dillere halel mi geldi, ülke mi bölündü? Hayır” diyen Hatimoğulları, bunun “bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürdün tanınması” anlamına geldiğini vurguladı; “Cumhuriyet’i demokrasiye, Kürt halkını demokratik bir cumhuriyet idealine yaklaştırmaktan kimse kaybetmez, toplum ve demokrasi kazanır” ifadelerini kullandı.
Tülay Hatimoğulları, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
KESK'in Ankara yürüyüşü
KESK eş başkanları ve KHK’lılardan oluşan heyetin “Hukuksuzluğa Son! İşimizi geri alacağız” şiarıyla yürüttükleri eylemi ve adalet taleplerini aktardığını belirten Hatimoğulları, KESK üyelerinin Ankara’ya gelişlerinde “çok şiddetli polis şiddeti” yaşandığını söyledi ve bunu kınadı. “Hiç kimse açlıkla ve işsizlikle tehdit edilemez” vurgusunu yineleyerek KHK’lıların görevlerine iadesi talebini dile getirdi.
Kobani Davası ve AİHM kararları
Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’la yapılan cezaevi ziyaretine atıf yapan Hatimoğulları, Kobani davasına ilişkin “AİHM üçüncü kez ihlal kararı verdi” hatırlatmasını yaptı. “Bu karara göre Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve bütün Kobani tutukluları bir saat dahi tutuklu kalamaz; derhal serbest bırakılmalılar” çağrısını yineledi.
AYM'nin Tayfun Kahraman kararı
AYM’nin 31 Temmuz’da verdiği ihlal kararının gerekçesini 17 Ekim’de açıkladığını anımsatan Hatimoğulları, Gezi davasında 18 yıl hapis cezası alan Tayfun Kahraman’ın başvurusunun kabul edildiğini ve “adil yargılanma hakkının ihlal edildiği” tespitini vurguladı. Aynı dosyada Osman Kavala, Çiğdem Mater, Mine Özerden ve Can Atalay’ın da “aynı hukuksuzlukla karşı karşıya” olduğunu belirterek “Gezi tutsakları serbest bırakılsın” çağrısında bulundu.
Bütçe
Barış sürecinde “somut adımların ivedilikle atılması” gerektiğini söyleyen Hatimoğulları, Komisyonun tekil, özgül ve bütüncül geçiş yasalarının çerçevesini hızla çizmesi gerektiğini ifade etti. “2026 yılı bütçesi Genel Kurul’a gelmeden” gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasının “güven artırıcı ve ön açıcı” olacağını kaydetti.
TBMM Başkanı Kurtulmuş'un Diyarbakır ziyareti
Hatimoğulları, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Diyarbakır ziyaretini ve Meclis’in resmî hesabından Kürtçe paylaşım yapılmasını “önemli ve anlamlı” olarak değerlendirdi. “Meclis’in resmi hesabı Kürtçe paylaşım yapınca Türkçe’ye ya da başka dillere halel mi geldi, ülke mi bölündü? Hayır” diyerek, bunun bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürdün tanınması anlamına geldiğini vurguladı. “Cumhuriyet’i demokrasiye, Kürt halkını demokratik bir cumhuriyet idealine yaklaştırmaktan kimse kaybetmez; toplum ve demokrasi kazanır” ifadelerini kullandı.
11. Yargı Paketi
11. Yargı Paketi taslağında, “adalet ve demokrasi ihtiyacını giderecek tek bir madde dahi bulunmadığını; aksine antidemokratik düzenlemelerde ısrar” olduğunu savunan Hatimoğulları, devletin “kimlik, inanç, cinsiyet ve yaşam tarzı” dayatamayacağını söyledi. Toplumda ekonominin olumsuz gidişatına ve yargıya dair güvensizliğe işaret ederek, “yaşam tarzına müdahale eden yasalar” yerine temel sorunlara odaklanma çağrısı yaptı.
Irak–Suriye tezkeresi
Irak - Suriye tezkeresinin Meclis’e sunulduğunu belirten Hatimoğulları, “tezkereci anlayışın güvensizliği artırdığını ve 27 Şubat ruhuna aykırı olduğunu” söyledi. “Eller namluda barış olur mu?” sorusunu yönelterek, güvenlik merkezli politikalar yerine barışı önceleyen bir yaklaşım çağrısında bulundu.
"Değerli halklarımız,
Barış ve Demokratik Toplum süreci için çalışmalarımızı her koldan sürdürüyoruz. Barış bir inşa işidir. Barışın toplumsallaşması için daha çok emek vermeye devam edeceğiz.
Geçtiğimiz günlerde Hewlê ve Erbil’de Ortadoğu Araştırma Enstitüsü (MERI) forumuna katıldık. Ortadoğu’da güvenlik, askerî, siyasî ve ekonomik düzeydeki değişimleri hep beraber konuştuk. Rojava’yı, Türkiye’de barış ve demokratikleşme sürecini ve özellikle bölgede yönetimlerin demokratikleşmesinin neden acil bir ihtiyaç olduğunu hep birlikte değerlendirdik.
Ardından Avrupa’da, başta Alevi canlar olmak üzere halk buluşmaları gerçekleştirdik. Türkiye’de ve diasporadaki bütün Alevi canlar barıştan ve demokrasiden yana; ancak temkinli olduklarını da her buluşmada belirtiyorlar. Türkiye’de devletin yürüttüğü Alevi politikasını/açılımını samimiyetten uzak, tarihsel asimilasyoncu politikanın bir devamı olarak görüyorlar. Aleviliğin bir inanç olduğu ve Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması gerektiği vurgusunu özellikle yapıyorlar. Bütün farklı halkların ve inançların, eşit yurttaşlık temelinde, özgür ve eşit yaşayacakları bir hukuk ve toplumsal zeminde yaşaması gerektiğini söylüyorlar. Kendilerinin özne olduğu, sözlerinin dinlendiği ve başta kimlik ile inanç olmak üzere taleplerinin görünür olmasının önemini özellikle vurguluyorlar.
Gelen, bizimle tartışan, görüş ve öneri sunan, bizleri özveriyle karşılayan Alevi canlarımıza teşekkürlerimi sunuyorum. Meclis’te de toplumsal mücadelede de onların sesi ve mücadele yoldaşı olmaya devam edeceğiz. DEM Parti her daim Alevi canlarla mücadele etmeye devam edecek.
KESK eş başkanları ve KHK’lılardan oluşan bir heyet bizleri ziyaret etti. “Hukuksuzluğa Son! İşimizi geri alacağız” şiarıyla yaptıkları yürüyüşü ve adalet taleplerini bizlerle paylaştılar. Ankara’ya geldiklerinde çok şiddetli bir polis şiddetiyle karşılaştılar; bunu bir defa daha kınıyoruz. Hiç kimse açlıkla ve işsizlikle tehdit edilemez. KHK’lılar görevlerine iade edilmelidir.
Son olarak, iki gün önce Sevgili Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ı Eş Başkanımız Tuncer Bakırhan’la ziyaret ettik. Kendileriyle süreci değerlendirdik; sizlere ve bütün Türkiye halklarına selam ve sevgilerini iletiyorlar. Bizler, milletvekili arkadaşlarımız, mahpusların aileleri ve cezaevi görüşlerine giden herkes, mahpusların süreçten beklentileri olduğunu vurguluyor. Bu sürecin adı barışsa gerekli adımlar atılmalı, yasal düzenlemeler yapılmalı; barış tek tarafın adımlarıyla inşa edilemez, devlet ve iktidar somut adımlar atmalıdır. Çok kez söyledik, sonuç alana kadar da söyleyeceğiz: Kobani kumpas davasından ceza verilen Sevgili Selahattin Demirtaş için AİHM üçüncü kez ihlâl kararı verdi. Bu karara göre Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve bütün Kobani tutukluları bir saat dahi tutuklu kalamaz; derhal serbest bırakılmalılar.
Öte yandan, Anayasa Mahkemesi 31 Temmuz’da verdiği ihlâl kararının gerekçesini 17 Ekim’de açıkladı; Gezi davasında 18 yıl hapis cezası alan Tayfun Kahraman’ın başvurusunu kabul etti ve yargılamanın hakkaniyete uygun olmadığını, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini belirtti. Sadece Tayfun Kahraman değil; Osman Kavala, Çiğdem Mater, Mine Özerden ve Can Atalay da aynı hukuksuzlukla karşı karşıya. Daha yakın zamanda Osman Kavala, kendisine ziyaret için milletvekillerine izin verilmediğini duyurdu. Bu hukuksuzluklar derhal sonlandırılmalı; Gezi tutsakları serbest bırakılmalıdır.
22 Ekim, 27 Şubat, 5 Mayıs ve 11 Temmuz, Türkiye’de barış umudunun yeşerdiği tarihi günler oldu. 7/24 yürüttüğümüz barış çalışmalarında, bütün toplumsal ve siyasal kesimlerden şu değerlendirmeyi duyuyoruz: Bizleri yalnızca DEM, yani siz, ziyaret ediyorsunuz; süreç için sadece siz sahadasınız. İktidar ve muhalefet, barışın toplumsallaşması için sahada değil. Yasal düzenlemelere ilişkin atılmış bir adım dahi yok; barışı herkes ister ama iktidardan doğru söylemi aşan, güven oluşturan somut adımlar gelmiyor. Bunlar çok gerçekçi değerlendirmelerdir. Türkiye’nin elinde tarihi bir fırsat var: yüz yıllık bir sorunu çözmek, elli yıldır devam eden savaş ve çatışmaları bitirmek; antidemokratik uygulamalarla derinleşen yönetim, siyasi, toplumsal ve ekonomik krizlerin çözüm kanallarını açacak demokratik dönüşümü sağlamak. Bunlar tarihi fırsatlar değil mi?
Herkesin görev ve sorumlulukları bellidir. İktidar ve devlet, yasal düzenlemeler başta olmak üzere somut adımlar evresine ivedilikle girmelidir. Güven artırıcı adımlar ivedilikle atılmalıdır. Toplumsallaşamayan barış sonuç alamaz; barışın toplumsallaşmasının yolu ise başta kadınlar ve gençler olmak üzere toplumun bir bütün olarak barışın mimarı haline gelmesinden geçer. Burada iktidar ve muhalefet dahil herkese - hepimize - büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Komisyonun önümüzdeki süreçte somut adımlara yoğunlaşması, tekil, özgül ve bütüncül geçiş yasalarının çerçevesinin bir an önce çizilmesi ve 2026 yılı bütçesi Genel Kurul’a gelmeden yasal düzenlemelerin yapılması, güven artırıcı ve ön açıcı olacaktır.
Sayın Kurtulmuş ve beraberindeki heyet Diyarbakır’a bir ziyaret gerçekleştirdi; TBMM’nin resmî, hesabından diğer diller gibi Kürtçe paylaşım da yapıldı. Bu önemli ve anlamlıdır. Şimdi soruyoruz: Meclis’in resmi hesabı Kürtçe paylaşım yapınca Türkçe'ye veya başka bir dile halel mi geldi, ülke mi bölündü? Hayır. Tam tersine, bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt tanınmış oluyor. Cumhuriyet'i demokrasiye, Kürt halkını demokratik bir Cumhuriyet idealine yaklaştırmaktan kimse kaybetmez; toplum ve demokrasi kazanır.
Yeni bir AKP taktiğiyle karşı karşıyayız. Toplumun sinir uçlarını gerecek düzenlemeleri basına sızdırıp “gaz alma”ya çalışıyorlar. Bunun son örneğini, “11. Yargı Paketi” adıyla kamuoyuna sızdırılan taslakta görüyoruz.
İktidarın yargı paketleri, topluma daha çok güven, çözüm, adalet ve insan hakları sunacağına, topluma baskı, zor, daha çok ceza, daha çok denetim-gözetim ve daha çok tahakküm getiriyor. Kamuoyuna yansıyan bu taslakta, toplumun adalet ve demokrasi ihtiyacını giderecek tek bir madde yok; tam tersine, antidemokratik düzenlemelerde ısrar var.
Kimin kendisini nasıl tanımladığına, nasıl yaşadığına karışmak devletin işi değildir. İnsanlara kimlik, inanç, cinsiyet ve yaşam tarzı dayatmak devletin hiçbir işi değildir. Devletin varlık nedeni, çatısı altında yaşayan her bir insanın hukukunu eşit şekilde korumaktır. Devletin görevi bu çeşitliliği cezalandırmak değil, güvence altına almaktır. Her yurttaş, cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği, inancı, dili, kültürü ne olursa olsun, eşit haklarla ve onurlu yaşama hakkına sahiptir. Nasıl ki sizin nasıl yaşadığınıza dair kimse yorum yapmıyor, müdahale etmiyorsa, siz de kimseye müdahale edemezsiniz.
Bakın: Toplumun yüzde 76’sı “ekonomi olumsuza gidiyor”, yüzde 70’i “demokrasi ve yargı kötüye gidiyor” diyor. Merkezi hükümetin görevi, bu can yakıcı sorunlarla ilgilenmektir. Ama iktidar, insanların yaşam tarzına müdahale eden yasaların ve algı yaratmanın peşinde; nefret suçlarının önünü açma peşinde.
Çıkaracağınız yasalar yargılama yetkisi yaratır ama bir tek toplumsal sorunu çözemez; meşru da değildir. Hukuka ve adalete ekmek kadar, su kadar ihtiyacımız var. Bakın, milyonlar “Rojin Kabaiş’e adalet”, “Hakan Tosun’a adalet” diyor.
Rojin, üniversiteyi kazanmış, gelecek hayallerinin yeşerdiği çağında hayattan koparıldı. Bir yıldan fazla zaman geçti. Rojin’in ailesi ve kamuoyu ilk günden beri adalet talebinde bulunuyor. Son çıkan raporlarla birlikte bir kez daha “Rojin için adalet sağlanmalı” diyoruz. Yine Cizre’de 43 öğrenciye cinsel tacizde bulunan müdür yardımcısı Burak Ercan hakkında verilen hapis cezasının bozulmasına karşı Cizre halkı adalet arıyor.
Her gün binlerce kişi soruyor ve eylemler yapıyor. Toplumun adalet talebi bu kadar canlıyken, toplumun sinir uçlarıyla oynamak; adaletin kırıntılarını dahi düzenlemeler yoluyla ortadan kaldırma gayreti yanlıştır, yanlıştır, yanlıştır… Kabul etmiyoruz. TBMM’ye gelmemesi için elimizden gelen her türlü çabanın içinde olacağız.
Irak-Suriye tezkeresi bugün Genel Kurul’a gelecek. Bugün, fesih kararı alan PKK’ye ve sivil bir siyasi parti olarak Suriye’nin önemli bir aktörü olan PYD’ye karşı, ilk defa üç yılı kapsayan sınır ötesi operasyon tezkeresi Meclis’e sunuldu. Tezkereci anlayış, güvensizliği artırmaktan başka bir sonuç doğuramaz; tezkere siyaseti 27 Şubat ruhuna aykırıdır. Eller namluda barış olur mu?"


