Av. Aysu Bankoğlu*
Geçtiğimiz hafta, Strazburg’da, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin (İHAM) koridorlarında yankılanan tek bir soru vardı: Adalet nerede? Burası bir ceza mahkemesi değil, yani konu Osman Kavala suçlu mu suçsuz mu konusunun çok ötesinde bir “insan hakları ihlali olup
olmadığının” incelenmesi.
Henüz hukuk fakültesi öğrencisi iken girdiğim bu duruşma salonundaydım yine. Ama bu kez ülkemiz adına böylesi bir hukuksuzluğa tanık olmanın üzüntüsünü yaşayan Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) üyesi bir milletvekili olarak salondaydım.
Dile kolay, 3 bini aşkın gün! Bir insanın hayatından, özgürlüğünden ve sevdiklerinden çalınan her saniye, aslında bu ülkenin hukuk devletinden çalınıyor. Bu sadece bir dava değil; bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin uygar dünya önündeki en ağır imtihanı...
Alenen hukuksuzluk
Öyle ki, Anayasamızın 90’ıncı Maddesi uyarınca altına imza attığımız uluslararası sözleşmeler, kanunlarımızın bile üzerindedir. Bu devletin hukuk taahhüdüdür. Biz yıllardır hukuksuzluklar yaşıyoruz. İHAM’ın kararına rağmen hala tutuklu olan Osman Kavala gibi, seçilmiş bir milletvekili olan Can Atalay da Anayasa Mahkemesi’nin kesinleşmiş hak ihlali kararlarına rağmen parmaklıklar ardında tutuluyor. Can Atalay ve Tayfun Kahraman örneklerinde gördüğümüz bu tablo, Türkiye’de artık Anayasa Mahkemesi’nin dahi bir yargı merci olmaktan çıkarıldığının en acı kanıtıdır. Kendi Anayasasını ve en üst mahkemesinin kararını tanımayan bir anlayış, sadece bireylerin özgürlüğünü değil, halkın iradesini de gasp etmektedir. Alenen hukuksuzluktur.
Burada Erdoğan’ın İHAM’ın 2019 yılında aldığı karara karşılık olarak "Avrupa Birliği'nin Kavala'yla, Demirtaş'la, şununla, bununla ilgili aldığı kararları tanımıyoruz. Olay bu kadar basit. Yok farz ediyoruz. Bizim indimizde bunlar yok hükmündedir" dediğini de hatırlatmak isterim.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı ve bir milletvekili olarak hem kendi hukuk kurallarımıza hem de imzacısı olduğumuz uluslararası hukuk kurallarına uyulmuyor olmasını sadece büyük bir üzüntüyle karşılamıyorum aynı zamanda onur kırıcı buluyorum.
Dünyaya ama çağdaş dünyaya entegre olmak, muteber ve güçlü algılanmak isteyen bir ülkenin temel sorumluluklarını ısrarla yerine getirmemesi 103 yıllık Cumhuriyetimize yakışmamaktadır. Konu sadece bir yakışma meselesinin çok daha ötesinde güvenilirlik algısını kökünden sarsmakta, uluslararası platformda ekonomiden dış siyaset gücüne
elimizi şiddetle zayıflatmaktadır.
Kavala dosyasının Büyük Daire’ye taşınması, Mahkeme’nin 2019 yılındaki Kavala’nın derhal serbest bırakılması gerektiğini ifade etmesine rağmen başlayan ihlal sürecinin bir sonucudur.
Büyük Daire öncelikli olarak, 2019 yılında alınan karar sonrası gözaltında tutulmasının keyfi bir özgürlük kısıtlaması olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, yargılama sürecinin başvuru sahibine yöneltilen cezai suçlamanın karara bağlanmasında adil bir yargılama imkânı sağlayıp sağlamadığı ve masumiyet karinesi ilkesine uyulup uyulmadığını inceliyor. Yani Türkiye’nin imzacısı olduğu İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 3, 5, 6, 7, 10, 11 ve 18’inci maddelerine* uyup uymadığını ya da bir başka deyişle bu hakları ihlal edip etmediği ile ilgili.
Hukuk ihlalleri bir ülkenin en büyük kan kaybıdır!
Konuyu Osman Kavala özeline indirgeyerek değerlendirmek ülkemize verilen en büyük zararlardandır. Çünkü hukuk ihlalleri bir ülkenin en büyük kan kaybıdır. Öngörülemezlik, adalet mekanizmasının işleyişi, hukuk kurallarını ve hatta kendi mahkemelerinin kararlarını uygulama konusunda isteksiz bir ülke profili çiziliyor olması, Türkiye’yi her bakımdan geriye götürmektedir. Bunların göz göre göre yapıldığı, muktedirlerin her şeyi ama her şeyi siyasetine alet ettiği bir ülke olmak, ne yazık ki tüm yurttaşların geleceğini belirsiz kılıyor.
Osman Kavala’nın İHAM’a ikinci kez getirdiği davanın 25 Mart 2026’da Strazburg’daki tarafları; davacı taraf Osman Kavala, savunmada Türkiye hükümeti, müdahillerden birisi de Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri idi. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, bu davanın sadece bir hukuk meselesi değil, 18. Madde uyarınca tamamen "siyasi amaçlı" bir susturma operasyonu olduğunu zaten çoktan tescillemişti. Ama geçen hafta savunma tarafı ortada somut tek bir delil yok iken sadece karanlık niyet okumalar ve korku senaryoları sundu. Akıl almaz olan ise Gezi eylemleri sırasında davacının alana "poğaça getirmesini" veya "masa taşımasını" hükümeti devirme suçu gibi göstermeye çalışırken hukuka yakışmayan, rasyonellikten son derece uzak bir savunma yapmaları oldu. Trajikomik idi…
Emsal nitelikte bir hukuk mücadelesi
Bu davanın, İHAM Büyük Daire’nin tarihinde, uygulanmayan bir ‘ihlal prosedürü’ kararının ardından yeni bir yargılama yürütmesi bakımından bir ilk ve emsal niteliğinde olduğunu belirtmeliyim.
Yeni bir ihlal kararının çıkmasının sürpriz olmayacağı düşünülürken, Mahkeme’nin bir kez daha vereceği ihlal kararı ve kararlarının uygulanmaması nedeniyle zaten Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi nezdinde yürütülen bir ‘ihlal prosedürü’ olduğu hepimizin dikkat kesilmesi gereken asıl konu.
Avrupa tarihinde bir ilk: Yalnız ve yanlış bir ülke
Üzülerek belirtmek isterim ki; bu davanın dünyada bir eşi daha yok. İhlal prosedürü başlatılmasına rağmen bir insanın hala serbest bırakılmadığı ilk ve tek örnek maalesef Türkiye’dir. Bu mesele yalnızca hukuki bir mesele değildir. Şu an kapımızda bekleyen tehlike, süslü isimlerin ötesinde bir krizdir: "Ortak Tamamlayıcı Prosedür" (Joint Complementary
Procedure). Bu prosedürün devreye girmesi demek; Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nden dışlanmasına, demokratik dünyadan tamamen kopmasına sebep olabilir. AKPM’de kendi delegasyonumuzun yetki belgelerinin (oy kullanma yetkilerinin) iptal edilmesiyle sonuçlanabilecek bu durum, Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğinin sona ermesine kadar gidebilecek bir süreci başlatabilir. Ülkemize telafisi mümkün olmayacak şekilde hasar verir.
Osman Kavala’nın 3 bin günü aşan tutukluluğu, sadece bir şahsın özgürlük ya da insan hakları ihlali meselesi değil, Türkiye’nin "canının istediğini yapan bir hükümet tarafından yönetildiği" algısının tescilidir.
Bugün Strazburg koridorlarında yankılanan o “Adalet nerede” sorusu, yarın bu ülkenin her bir meydanında, her bir mahkeme salonunda “Adalet burada” yanıtıyla buluşacak. Çünkü biliyoruz ki; hiçbir parmaklık hakikati sonsuza dek hapsedemez ve hiçbir siyasi hırs, halkın adalet arayışından daha güçlü değildir. 103 yıllık Cumhuriyetimiz, bu hukuksuzlukları aşacak köklere sahiptir.
Dipnot:
* İhlal edildiği gerekçesiyle Osman Kavala adına avukatlarının yaptığı başvuruda 3’üncü madde: İnsanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağını, 5’inci madde: Özgürlük ve güvenlik hakkını, 6’ncı madde: Adil yargılanma hakkını, 7’nci madde: Kanunsuz ceza olmaz ilkesini, 10’uncu madde: İfade özgürlüğünü, 11’inci madde: Toplantı ve dernek kurma özgürlüğünü, 18’inci madde: Haklara getirilecek kısıtlanmaların sınırlanmasını içeriyor.
*CHP Bartın Milletvekili


