Japonya’da Kürt ölümü
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Japonya’da Kürt ölümü

Murat ölmedi, açık bir biçimde ölüme sürüklendi. Ve dünya karşısında “nezaket abidesi” rollerine bürünen Japon devleti, Murat’ın ölüsüne bile saygı göstermedi. Japonya 10 Temmuz itibarıyla kamuoyuna hiçbir resmi açıklama yapmadı, hiçbir özür ifadesi kullanmadı. Sadece sessizliği seçti. Tıpkı yıllardır Kürtlere karşı barbarca saldıran ırkçı grupların sessizliği gibi…

murat çiçek

İrfan Aktan

8 Temmuz sabahı Japonyadaki arkadaşımın ısrarla çalan telefonuna yanıt verir vermez, olanları duydun mu” sorusuyla karşılaşıyorum. Karşımdaki ürkek ses yanıt vermemi beklemeden, Japonyadayken ev arkadaşlığı yaptığın Murat Çiçek, 25 Haziran günü Tokyoya yakın bir yerde küçük bir trafik kazası yapmış. Trafik polisi de alıp gözaltı merkezine götürmüş” diyor.

Son bir yıldır neredeyse her ay, Japonyadan Türkiyeye sınır dışı edilen Kürtlerin haberlerini aldığım için, ve Murat da mı sınır dışı edildi” diye soruyorum ortak arkadaşımıza. Karşıdaki ses sorduğum sorunun basitliğine veya umursamaz gibi görünen tonlamama tepki gösterircesine yüksek sesle, “ölmüş Murat, öldürülmüş!” diye haykırıyor. Önce kulaklarıma inanamıyor, hayat dolu, heyecanlı, her şeyden keyif almaya çalışan bu adamla ölüm arasında hiçbir bağlantı kuramıyorum. O esnada yürüyüş yaptığım İstanbul sahil yolunda uçuşan martılar duruyor, İstanbul Boğazı’ndan geçen dev gemilerin sahile doğru ittiği dalgalar duruyor, hayat duruyor..

2022 yılında Kürt göçmenlerle ilgili araştırma yapmak için gittiğim Japonyada dört ay boyunca Tokyonun kuzeydoğusunda, iki bine yakın Kürt göçmenin yaşadığı Kawaguchi şehrinde aynı evi paylaştığım Murat Çiçek, 2019 yılından beri orada yaşıyordu. En büyük hayali Türkiyeye, Hakkârideki köne dönmek olan Murat bir tiyatro ve sinema oyuncusuydu. O yüzden Japonyadaki Kürtlerle ilgili belgesel çektiğim sırada kamera karşısında kendisini en rahat ifade edenlerden biriydi. Murat, yaptığımız röportajlardan birinde, “Ülkeme dönebilmem için Türkiyede sistemin değişmesi, insanların biraz daha özgürleşmesi gerekiyor” diyordu. Japonyayı çok seviyor, hatta şaşırtıcı bir biçimde oradaki kuralcılığı savunuyor, ama yine de “ölürken köyümde, kendi diktiğim bir ceviz ağacının ve güneşin altında uzanıyor olmak isterim” diyordu.

Murat Çiçekin ölümü, tek başına bir gözaltı vakası olarak okunamaz. Onun hikâyesi, Japonyanın yaklaşık otuz yıldırözellikle iltica başvurusu yapan Kürtlere uyguladığı göç rejiminin içinde anlam kazanıyor. Bu rejimin merkezinde ise birden fazla faktör bulunuyor. 35 yıldır Japonyaya iltica eden Kürtlerin iltica başvurularını sistematik olarak reddeden Japon hükümeti, göçmenleri bir yandan Adalet Bakanlığı’na bağlı Göç Hizmetleri Dairesinin (Nyukan) belirsizlik, baskı, işkence ve korku saçan Karihōmen sistemine” sürüklerken, bir yandan da onları ırkçı gruplara kurban olarak sunuyor.

Japonya, yaşlanan nüfusuna ve kronik işgücü açığına rağmen siyasi mülteci kabul etmek konusunda dünyanın en katı ülkelerinden biri olmayı sürdürüyor. Japonya, ülkeye gelen yabancı emeğine ihtiyaç duyuyor; ancak bu emeğin kalıcı hale gelmesini istemiyor. 2022 yılındaki araştırmam için görüştüğüm Japonyan en ünlü göçmen hakları savunucusu, avukat Shoichi İbusukinin ifadesiyle, Japon devleti yabancı işçilerin gelip çalışmasını istiyor, fakat Japonyaya yerleşmesini istemiyor.” Bu nedenle göçmenlerin mümkün olduğunca geçici kalmasını, işleri bittiğinde de ülkeden ayrılmasını hedefliyor.

Bu yaklaşım, iltica başvurusu yapan Kürtler üzerinde çok daha sert sonuçlar doğuruyor. Türk devletinin 1990lı yıllarda, PKKye yardım ettikleri iddiasıyla Kürt köylüler üzerinde uyguladığı ağır baskılar nedeniyle topraklarını terk edip Japonyanın yolunu tutan göçmenlerin iltica başvuruları hiçbir zaman kabul edilmedi. Fakat Japonya, 2023-2024 yıllarına kadar onları Türkiyeye zorla göndermeyi de tercih etmedi. Çünkü geri gönderilen kişinin işkence görmesi, hapse atılması ya da öldürülmesi halinde uluslararası sorumluluk üstlenmek istemiyordu. Bunun yerine binlerce insanı yıllarca Karihōmen adı verilen hukuki belirsizlik içinde yaşamaya zorladı.

Karihōmen kelime olarak geçici tahliye” anlamına geliyor. Fakat fiiliyatta bu, hukuki bir statü değil; sürekli askıda tutulma haliydi. Çalışma izni bulunmayan, sağlık sigortası yaptıramayan, ev kiralayamayan, banka hesabı açamayan, kredi kartı alamayan, cep telefonu hattı çıkaramayan, çocuklarını devlet kreşlerine gönderemeyen insanların oluşturduğu görünmez bir hayat. Üstelik bu insanlar belirlenen bölgenin dışına çıkamıyor; Nyukan’ın çağrısı üzerine düzenli olarak ifade vermeye gitmek zorunda kalıyor ve her görüşmede yeniden gözaltına alınma korkusuyla yaşıyordu.

Tokyonun bitişiğindeki Saitama Vilayetine bağlı Warabi ve Kawaguchi şehirlerinde görüştüğüm Kürtlerin hemen hepsi Karihōmeni bir hukuk terimiyle değil, bir işkence yöntemiyle tarif ediyordu. Bir Kürt inşaat işçisi, Biz yokuz; biz Karihōmenliyiz,” derken, bir başkası bu sistemi Japon askısı” olarak tanımlıyordu: Filistin askısını biliyor musun? Karihōmen işte öyle bir işkence. Ne zaman indirileceğini bilmeden tutulduğun bir askı.”

Yıllarca Karihōmen statüsünde yaşayan bir Kürt kadın ise bu hayatı “ne zaman nereye çarpacağını bilemeyeceğin bir karanlıkta yürümek” diye tarif ediyordu. Bu belirsizlik yalnızca yetişkinleri değil, çocukları da hedef alıyordu. Karihōmenli çocuklar üniversitelere kabul edilmiyor, devlet kreşlerinden yararlanamıyor, gelecek planı yapamıyordu.

Karihōmen yalnızca haklardan mahrum bırakmıyor; insanları uzun yıllar boyunca psikolojik çöküntüye sürüklüyordu. Bunun en ağır örneklerinden biri Kürt ilticacı Hüseyin Balibaydı. İltica başvuruları sürekli reddedilen Hüseyin, altı yıl boyunca belirsizlik içinde yaşadıktan sonra 26 Nisan 2011de Kawaguchi şehrinde bir trenin önüne atlayarak yaşamına son verdi. Dört yıl sonra, benzer nedenlerle Mustafa Balibay da Warabide intihar etti.

Bu psikolojik baskının ikinci ayağı Nyukan gözaltı merkezleri. Kürtlerin büyük bölümü buraya hapishane” değil, işkencehane” diyor. Çünkü ilticası reddedilip gözaltına alınanlar, ne kadar süre gözaltında kaldıktan sonra Karihōmen kâğıdı verilerek denetimli olarak serbest bırakılacaklarını öngöremiyor. Buna mahkemeler değil, doğrudan Nyukan karar veriyor. Avukat Shoichi İbusukinin ifadesiyle, bu yapı Japonyanın göçmenlere bakışını simgeliyor. 2022 yılında Japonyada Nyukan binası önünde sohbet ettiğim bir Kürt göçmen, Burası devlet içinde devlet gibi bir yer. Burada insan hakları diye bir şey yok” demişti.

Nyukan’ın bu uygulamaları yalnızca Kürtleri hedef almıyordu. Sunny isimli Nijeryalı göçmen üç haftalık açlık grevinin sonunda 2019da gözaltında öldü. Aynı yıl Japonyanın farklı gözaltı merkezlerinde 235 göçmen açlık grevi yaptı; bunların 20si Türkiye vatandaşı Kürttü. Açlık grevleri, Nyukan sistemine karşı ilk kitlesel direnişlerden biri oldu.

Bütün bu tartışmaların simge ismi ise Sri Lankalı genç kadın Wishma Sandamali oldu. Öğrenci vizesiyle geldiği Japonyada statüsünü kaybedince gözaltına alındı. Sağlığı hızla bozuldu, yaklaşık 20 kilo verdi. Doktorların tahliye edilmesi yönündeki tavsiyesine rağmen Nyukan polisi bunu reddetti. Wishma 6 Mart 2021de, Nyukan görevlilerinin acımasız bakışları altında hayatını kaybetti. Avukatı Shoichi İbusukinin ifadesiyle: Wishma ölmedi; ölüme sürüklendi.”

Tahminlere göre Wishma Sandamali, 2007-2021 yılları arasında Nyukanda ölen 17nci göçmendi. Japonya Adalet Bakanlığı bu ölümlerin büyük bölümüne ilişkin soruşturma sonuçlarını kamuoyuna açıklamadı. Wishmanın ölümü, Japon kamuoyunda ve uluslararası alanda büyük tepki doğurdu; göçmen hakları örgütleri ile medya, Nyukan sistemini ilk kez bu ölçüde tartışmaya açtı.

Tam da bu dönemde Japon hükümeti göç yasasını sertleştirmeye çalışıyordu. İlk tasarı, Wishmanın ölümünün de etkisiyle oluşan kamuoyu baskısıyla geri çekildi. Ancak hükümet aynı düzenlemeyi yeniden parlamentoya (Diet) taşıdı ve 9 Haziran 2023te yasalaştırdı. Yeni düzenleme, Karihōmen sisteminin sağladığı göreli korumayı da (tekrar tekrar iltica hakkı) ortadan kaldırdı. Buna göre başvurusu iki defa reddedilen kişilerin zorla sınır dışı edilmesini kolaylaştırdı. Karihōmenin yerini Kanrisochi” sistemi almıştı. Buna göre, zorla sınırdışı edilmeyenler de, her şeylerine (ekonomik, hukuki, bürokratik vs) kefil olacak birini bulmalıydı.

Japon hükümeti ilticacıları yeni göç yasasıyla kuşatırken, devreye karanlık bir güç daha girdi: Irkçı grupların nefret saldırıları. 2023 yılından itibaren Japonyadaki ırkçı sosyal medya hareketi (Netto-Uyo) Kürt göçmenleri sistematik olarak hedef aldı. Saldırılar öyle bir boyuta vardı ki, Kawaguchi ve Warabi şehirlerinde bulunan yaklaşık iki bin Kürt göçmen, çocuklarını evden dışarıya çıkarmaya bile korkar hale geldi. Hemen her gün, farklı şehirlerden gelen sosyal medya kullanıcısı, ırkçı kişi ve gruplar Kawaguchi ve Warabi sokaklarında Kürt avına” çıkıyor, Kürtleri evlerine kadar takip ediyor, fotoğraflarını, videolarını çekiyor ve sosyal medya hesaplarından hedef gösteriyordu. Hatta sosyal medyada Kürt evlerinin işaretlendiği krokiler bile yayınlanıyordu.

Bunu izleyen süreçte, 2023 yılının ortalarından itibaren ırkçı gruplar Warabi ve Kawaguchi sokaklarında Kürt karşıtı nefret saçan yürüyüşler yapmaya başladı. Japon hükümeti de bu ırkçı gösterileri engellemek yerine, yüzlerce polisten oluşan koruma kalkanıyla sokaklarda nefret saçmalarına göz yumuyor, yani onları örtük bir biçimde destekliyordu. 2023 yılından itibaren Kürtlerin her yıl baharın geliş bayramı olan Newroz festivaline de ırkçı gruplar saldırılar düzenlemeye başladı. Ancak Japon hükümeti bunların hiçbirini engellemedi. Üstelik ırkçı grupların Türkiye vatandaşı Kürtlere yönelik saldırılarına Türkiyenin Tokyo Büyükelçiliği de seyirci kalıyordu. Çünkü bu insanların hepsi, kendilerini göçmen haline getiren Türkiyenin Kürt politikasına karşıydı.

Kürtlere yönelik kuşatma sürerken, ironik bir biçimde Murat Çiçek ve bir grup arkadaşı ise sürekli Japonyadaki kurallara daha fazla uymalıyız” deyip duruyordu. Oysa Kürtlerin hedef haline gelmesinin nedeni kurallara uymamaları” değil. Ekonomisi giderek kötüleşen, milyonlarca göçmen işçiye ihtiyaç duyan Japonyada göçmen karşıtı ırkçılık yükseliyor ve sayıları 2 binden az olan Kürt göçmenler, kurban olarak seçiliyor. Çünkü Japonyada, vatandaşı oldukları devlet tarafından savunulmayan tek göçmen grup onlardı.

Murat Çiçek muhtemelen tam da bu nedenle, Tokyoya bağlı Hachioji şehrindeki Takao Polis Merkezi personeli tarafından “ölümü önemsenmeyecek herhangi bir yabancı” olarak görülmüş olmalı ve tıpkı Wishma Sandamali gibi “ölüme sürüklendi.”

Nitekim 10 Temmuz günü cenazeyi almak üzere Takao Polis Merkezine giden Murat’ın ailesine verilen bilgiler de bunun itirafı niteliğinde. Fakat kayıtlara geçsin diye kronolojiyi ve olay örgüsünü eksiksiz aktarayım.

25 Haziran günü, Fuji Dağı sınırındaki Yamanashi şehrinden Saitamaya dönen Murat, kullandığı araçla yoldaki bariyerlere çarpıyor. Ciddi bir hasar olmasa da, aracı götürmesi için bir çekici ve trafik polisi çağrılıyor. Olay yerine gelen polisler kazayı yapan kişinin bir yabancı” olduğunu gönce, doğrudan karakola götürüyor. Gerekçe ise “üzerinde gerekli evrakları bulundurmamak.” Gözaltı sürecinde savcı da bu nedenle tutuklanmasını” istiyor. Oysa Murat’ın üzerinde pasaport, sürücü belgesi, iltica belgesi, sağlık belgesi dâhil tüm evrakları var. Nitekim ölümünden sonra, polis bu belgelerin tümünü ailesine teslim ediliyor! Peki buna rağmen Murat neden tutuklanmak istendi?

25-29 Haziran günleri arasında avukatı ve arkadaşları dâhil hiçkimseyle görüştürülmeyen Murat, 30 Haziranda Kürt arkadaşının işçisi olan Taruishi isimli bir Japonla görüşebiliyor. Gözaltında olduğu süre boyunca polis ve doktor dışında Murat’ı görebilen tek kişi olan Taruishi sağlık durumu iyiydi” diye aktarıyor arkadaşlarına. Fakat polis Japonca bilmeyen Murat’ın Taruishiyle İngilizce konuşmaya çalışmasına sert tepki gösteriyor ve Japonca dışında bir dilde konuşmanız yasak” diyor. Anadili Kürtçenin Türkiyede yıllarca yasaklı olduğunu düşünürsek, Murata hayatının son görüşmesinde de dil yasağı konması, ırkçılığın yarattığı trajediyi çok daha derinleştiriyor.

Murat bir an önce göçmen ofisi olan Nyukana sevk edilmek istiyor. Çünkü 30 Haziranda Nyukanda randevusu vardı ve orada ya Türkiyeye iade edilmesi kararı verilecek veya Kanrisochi belgesiyle serbest kalacaktı. Savcı ve polis ise hiçbir dayanak olmadan Murat’ı adeta esir alıyor. Belki de Nyukan randevusuna gitmesini engelleyerek doğrudan Türkiyeye iade etmenin gerekçesi sağlanmak istendi, bilemiyoruz.

Tüm bu sürecin Murat gibi duygusal bir insanı nasıl etkilediğini düşünmek zor değil. Takao Polis Merkezinin ailesine aktardığına göre Murat 1 Temmuz günü karın ağrısı şikâyetiyle doktoru görmek istiyor. Polis merkezindeki doktor ise ağrı kesici vermekle yetiniyor. Akşama doğru ağrıları iyice dayanılmaz olan Murat, Tokyo Tıp Üniversitesi’ne bağlı Hachioji Tıp Merkezi’ne kaldırılıyor, fakat orada da kan testi yaptırıp tekrar polis merkezine getiriliyor, tek kişilik hücreye konuyor. Ağrıları arttığı, muhtemelen bağırıp çağırdığı halde tekrar hastaneye kaldırılmıyor. Polis, Murat’ın inleme seslerinin kesildiği 2 Temmuz sabah saat 5.30a kadar hücresine bakmıyor. Murat, önceki akşam sadece kan tahlili yapıp geri gönderen tıp merkezine bu sefer cansız halde kaldırılıyor ve ölüm saati 7:45 olarak kayıtlara geçiyor.

Fakat Murat’ın hayatını kaybettiğine dair bilgi günlerce Türkiyedeki ailesinden, Japonyadaki arkadaşlarından, avukatlarından sır gibi saklanıyor. Murat’a işkence yapıldı ve bedenindeki işkence izlerinin geçmesi mi beklendi? Murat’a tam olarak ne yapıldı, bilinmiyor. Ölüm raporunda ölüm nedeni olarak basitçe “onikiparmak bağırsağındaki bir delinmeye bağlı gelişen yaygın karın zarı iltihabı” deniyor.

Murat’ın ölümünden bir hafta sonra, 8 Temmuz günü ise Türkiyenin Tokyo Büyükelçiliğinden bir görevli Murat’ın Almanyadaki ablasını arayarak ölüm haberini veriyor.

Aslında Murat Çiçekinki bir gözaltı merkezinde yaşanan şüpheli ölüm değil, Japonyanın yıllardır Kürt ilticacılara reva gördüğü insanlık dışı muamelenin ve buna bağlı olarak yaygınlaşan Kürt karşıtı nefret kampanyasının vardığı son halkadır.

Murat ölmedi, açık bir biçimde ölüme sürüklendi. Ve dünya karşısında nezaket abidesi” rollerine bürünen Japon devleti, Murat’ın ölüsüne bile saygı göstermedi. Japonya 10 Temmuz itibarıyla kamuoyuna hiçbir resmi açıklama yapmadı, hiçbir özür ifadesi kullanmadı. Sadece sessizliği seçti. Tıpkı yıllardır Kürtlere karşı barbarca saldıran ırkçı grupların sessizliği gibi… Fakat bu olay karşısında Japonya, Türkiye ve dünya kamuoyundan ciddi bir tepki oluşmazsa, Murat’ınkine benzer ölümler de, Japon hükümetinin soğukkanlı sessizliği de, Japon ırkçılarının saldırıları da normalleşecek.

İlgili İçerikler