"Yoksulluğu ve cehaleti ile gri, haşin bir halk…"

- A +

Troçki’nin kaleme aldığı, Lenin’in Gençliği, yarım kalmış bir kitap. Ama biyografi sınırlarının ötesine geçerek tarihin tekerrür eden haliyle buluşuyor. Kitabın yarıda  kalan serüveninin Troçki’nin sürgün hayatıyla yakından ilgisi var tabii. Malum, kaçmaca ve kovalamacalar engel olmuş buna. Sonuna kadar gidil(e)memiş yaşam öykülerinin okuyucunun merakını -aynı zamanda yaratıcılığını- körüklediği gerçeğinden hareketle, bunun iyi bir şey olduğunu söyleyebiliriz aslında. Zaten Troçki de, 1920’lerden itibaren Rus devrimci tarihiyle birlikte, Çar yönetiminin politikalarını kitabın arka planı olarak döşediğinden, bu olanağı okuyucuya fazlasıyla veriyor. Böylelikle tarihin bütün sokakları, sınırları ve zamanı silerek birbirleriyle kesişiyor. O sokaklar ki, üzerlerinden zamanın bütün solduran güneşleri, yağmurları, afetleri geçmemiş gibi öylece duruyorlar. O sokakların birinde Çar’ın zulmüyle inim inim inleyen 1800’lerin Rusyası duruyor. Daha anlaşılır bir ifadeyle, kapitalizmin henüz tam manasıyla nüfuz etmediği ondokuzuncu yüzyıl Rusyası.

Bir de on yılları bulan devrimci mücadele ve direnme tarihi var ki, Narodnaya Volya (Halkın İradesi) hareketiyle başlıyor. Rus devrimci hareketi, bu yapı üzerinde şekilleniyor. Narodnaya Volya’ya yakın olan Lenin’in ağebeyi Çar hükümeti tarafından bu yüzden idam ediliyor. Lenin o dönemler henüz çok genç. Yalnız, ancak rüyalarda görülebilecek olan onlarca kadın ve erkekten bahsediyor Troçki. Hepsi de dünyayı yerinden oynatacak bir hareket yaptıktan sonra yok edilmişler. Bir düşünce parıltısının yayılıp her yanı ışıltıya kesmeden önce, bir yerlerde saklanıp korunması da işe yaramamış. Herkesi teker teker…

Troçki anlatıyor: Polis sistemi, hiç çaba harcamadan, sadece parmağının bir hareketiyle her şeyi baskı altına alıyordu. Bıyıklı ve madalyalı devriye polisleri, alacalı grilere bürünmüş halde kendi şehrini boydan boya atla geçen ünlü belediye başkanı Gresser, devlet konseyi, En Kutsal Rahipler Meclisi, Pobedonosçev, Peter ve Paul Kalesi’nin taviz vermez kulesi, öğle saatini haber veren eski top. Gresser gözünü bile kırpmadan, en soylu dinleyiciler rahatsız olmasınlar diye opera orkestrasına yüksek sesle çalmamalarını emretti Ve Wagner’in notaları değilse de orkestra bu emre itaat etti. Edebiyatta, sokaklarda, hatta müzikte bile ses çıkarmak kesinlikle yasaktı…

Troçki anlatıyor: III. Aleksandr rejimi gücünün zirvesindeydi. 1889 yılındaki toprak komiserleri yasası yerel asillerin köylüler üzerideki idari ve hukuki iktidarını yeniden tesis etmişti… Gittikçe daha seyrekleşen devrimci propaganda, şüphesiz ‘özgürlükçü çar’ döneminden daha az şiddetle, genellikle birkaç yıl hapisle ya da sürgünle cezalandırılıyordu… Devrimci tutsakların herhangi bir protesto gösterisi için acımasızca cezalandırılmalarını çar kişisel olarak destekledi. 1889 yılının Mart ayında Yakutsk’taki evlerden birine kendilerini kilitlemiş olan otuz beş sürgün, kurşun yağmuruna tutuldular. Altısı öldürüldü, dokuzu yaralandı, üçü idam edildi, geri kalanları ise kürek cezasına çarptırıldı. Aynı yılın Kasım ayında kürek cezasına çarptırılmış olan Sigida adlı bir kadın, başmüfettişi aşağıladığı için yüz kırbaç cezası aldı ve ertesi gün öldü. Fakat devrimci çevreler kayıtsızlık denizinde boğulmuş, son derece dağınık hale gelmişti; öyle ki bu kanlı cezai yaptırımlar faal eylemleri tetiklemekten aciz olmakla kalmadı, uzun zaman bilinmediler bile…

‘Artık senin ideallerine inanmıyorum!’

Troçki anlatıyor: 1Mart 1887 olayı, Narodnaya Volya döneminin en son çırpınışıydı. Göçmen Plehanov şunları yazdı: Ulyanov ve yoldaşları gibi insanların cesareti, bana antik Stoacıların cesaretini hatırlatıyor… Kaçınılmaz ölümleri sadece onları çevreleyen toplumun güçsüzlüğünü ve bunaklığını vurgulamaya yaradı… Onların cesareti umutsuzluğun cesaretidir…

Troçki anlatıyor: 1888 bu kasvetli dönemin en karanlık yılıydı. Petersburg’da öğrenci olan Brusnev şöyle diyor: ‘1887 teşebbüsü öğrenciler arasında özgür düşüncenin son pırıltısını da söndürdü… Hepsi birbirinden, her biri de genel olarak herkesten korkuyordu.’ Moskova’da öğrenci olan Miçkeviç ise şunları aktarıyor: ‘Toplumsal gericilik en uç sınırlarına ulaşmıştı. Öncesinde de sonrasında da daha ölü bir yıl olmadı. Moskova’da ben tek bir yasadışı yayın bile görmedim.’ İhbarcılık, ihanet, terk edişler rezil bir silsile halinde birbirini izledi. Narodnaya Volya’nın beş yıl önce sosyalist devrim için iktidarın derhal ele geçirilmesini savunan lideri ve kuramcısı Lev Tikomirov, 1888 yılı başında kendisini çarlık otoritesi yanlısı olarak ilan etti ve ülke dışında ‘Neden Devrimci Olmaktan Vazgeçtim’ başlıklı bir kitapçık yayımladı. Umutsuzluk dolu ruh hali, yüzlerce, binlerce döneği artık halkla değil, mülkiyet sahibi sınıfla ve bürokrasiyle birleşmeye sevk etti. Ölümünden hemen sonra şair Nadson tarafından yazılan dize, ‘Hayır, artık senin ideallerine inanmıyorum’, kulağa bütün bir kuşağın itirafı gibi geliyordu. Daha katı olanlar kendilerini vurdu ya da astı. Çehov, genç insanların intiharları konusunda yazar Grigoroviç’e şöyle yazdı: ‘Bir taraftan… yaşam ve gerçeğe yönelik tutkulu bir açlık, bozkırlar kadar engin bir eylem hayali…; öte yandan bitmek bilmez bir düzlük, çetin bir iklim, ağır, ürpertici tarihi, yabaniliği, bürokrasisi, yoksulluğu ve cehaleti ile gri, haşin bir halk… Rusya’da hayat bir Rus’un sırtına bin tonluk bir kaya gibi biniyor.’

Tabii daha fazla sür(e)miyor bu karanlık! Rus sosyal demokrasisi bu karanlığı yırtmayı (1890) başarıyor. Bu başarının ardındaki gücü ise, şöyle açıklıyor Troçki: Gerçekten de eski Rusya’nın dönemsel kıtlıklar, salgın hastalıklar ve eş zamanlı isyanlarla sonuçlanan devrimci köylü meselesi olmasaydı, kahramanlığı ve ütopyacı programlarıyla bir devrimci aydın kesim ortaya çıkmayacaktı… Troçki anlatmaya devam ediyor elbette. Tabii bir yere kadar… Sonrası ise okuyucuya kalıyor, yani onun kavrayış gücü ve yaratıcılığına.

Okuyucu Yorumları