Tuhaf bir biçimde birbirine bağlanan yeni şeyler

- A +

Sayın Murat Bjeduğ’un dünkü T24’te ressam Serap Kökten’in eserleri ve sanatı üzerine yazdığı coşkulu yazıyı okumaya başlar başlamaz beni şaşırtan, gülümseten, içimi sürprizli bir hoşnutlukla dolduran o epigrafı gördüm. Şöyle diyordu:

“Okuyunca her şey birbirine bağlanıyor, tuhaf bir biçimde ne okusam birbiriyle ilgili.”  Freud.[1]

Bu geçen hafta T24’e yazdığım yazıda geçen ama Freud’a değil bana ait olan bir cümleydi[2]. Şaşırmama neden olan, bunun Freud’un bir cümlesi olarak verilmesi, gülümsetip hoşnutluk yaratan kısmı ise benim cümlemin böyle bir yazının başına her ne kadar kendi ismimle olmasa da kurulmuş olmasıydı. Acaba bu cümlenin Freud’a ait olduğu sanısını uyandıracak bir biçimde mi yazdım diye endişelendim ve durumu kontrol ettim. Ama cümlenin bana ait olduğu yeterince açık görünüyordu. Hatta bu cümlenin biraz sıradan görünüşlü olmakla birlikte aklıma takılıp durduğunu da itiraf etmiştim.

Böylelikle, bir yanlış anlamaya meydan vermemek için bunu düzeltmeliyim diye düşündüm. Aynı zamanda, bu küçük yanlışlıkta bundan bir süre önce kısmen benzer bir durumda yazdığım fakat yayımlanmak üzere yollamadığım aşağıdaki yazıyı tedavüle sürmem gerektiğinin bir remzini gördüm.

İçeriğinin zamana bağlı bir yanı olmadığı için dört-beş ay önce yazıp kendime sakladığım bu yazıyı bugün sunmakta bir sakınca olmadığını düşündüm.

Bu kabil konuşmaların dehşetengiz hükümranlarımızın zihnimizi üzücü ve boğucu bir seviyeye sürekli esir edişlerine karşı bize bir nebze ferahlık sağlayabileceğini umuyorum.

Diğer yazıya geçmeden önce belirtmek isterim ki, Bjeduğ’un yazısı vesilesiyle Serap Kökten’in resimlerine (şimdilik internet üzerinden) baktım ve onun coşkusuna hak verdim.

                                           * * *

Yavaşlık ve Hatırlama

Dün gece T24’te haberleri ve köşe yazılarını okurken sıra Sayın Ümit Otan’ın “Yavaşlamadan Nasıl Göreceğiz” başlıklı yazısına geldi[3]. Otan, “Unutmak için hızlanmış bir Türkiye”den söz ediyordu. “Türkiye hızla koşarken ben duruyorum” diyor ve durduğunda neler gördüğünü anlatıyordu. Kısa kısa paragraflarla yazılmış yazının bir yerinde şöyle bir cümleye rastladım ve deyim yerindeyse ben de “zınk” diye durdum:

"Hatırlamak için yavaşlar, unutmak için hızlanırız…" demiş Albert Camus. Tam bu günler için söylenmiş.

Durmamın nedeni bu cümlenin beni bir anda birçok duygunun girdabına bırakıvermesiydi. Ayırt edebildiğim kadarıyla bunlar arasında şaşırma, utanma, öfke, suçluluk, bir tutam “schadenfreude” (başkasının derdinden duyulan memnuniyet), hayal kırıklığı, güvensizlik ve belki daha küçük dozlarda diğer duygular vardı. Ben bu yazıyı kafamda tasarladıktan ve yazmaya başladıktan sonra da yürüdüğüm yola göre bu duygulardan bazıları güçlendi,  bazıları kayboldu ve bazı yeni duygular (özlem, şefkat, hayranlık, galebe çalma duygusu, neşe, rahatlama, pişmanlık, sempati vb) belirdi.

Bu yazının konusu ne Ümit Otan’ın yazısının içeriğiyle ilgili ne de aslında kendi görünür içeriğiyle. Her ikisi de başka ve tam olarak ne olduğunu benim de bilmediğim başka bir konuyu anlatmak için vesileler yalnızca. Belki oturup yazmak istememin bir nedeni de budur: Asıl konunun ne olduğunu anlamaya çalışmak, durumu başka zihinlere anlatmaya gayret ederken aklımdaki karışıklığın durulmasını sağlamak.

Şimdi önce neden zınk diye durduğumdan başlayayım.

Camus’ye ait olduğu söylenen bu sözleri Milan Kundera Yavaşlık romanında hemen hemen aynı biçimde yazmıştı. Şöyle:

Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır.

Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim. Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.[4]” (İtalikler benim.)

O saniyede aklımdan geçenler şöyleydi. Camus mü? Ama eğer o böyle bir şey söylediyse ve Kundera daha sonra bu cümleleri yazdıysa bu Kundera adına sorunlu bir durum. Kundera Çek asıllı olmakla birlikte kendisini (en azından Fransa’ya göçtüğü 1975 yılından sonrası için) Fransız edebiyatı içinde düşünen bir yazar. Fransızca yazan bir romancı olarak Camus’nün herhangi bir eserini bilmiyor, herhangi bir önemli sözünü gözden kaçırıyor olamaz. Ya da kitabında böyle bir cümle kullandığı zaman bu başkalarının dikkatinden kaçamaz. Böylece ilk etapta cümleyi gördüğümde “Bu nasıl olur!” kabilinden bir şaşkınlıkla işe başladım. Hemen ardından Kundera adına bir yakınınızın yaptığı bir yanlıştan duyulan o garip utanma duygusu onu izledi. Kundera’nın bu cümlesi romanda alelade bir cümle değildi, roman adından da anlaşılacağı gibi zaten yavaşlık ve hatırlama temalarını merkeze alıyordu. Yani romanı tanıtmak için birkaç paragraf seçsek birisi kesinlikle bu paragraf olurdu. Bu paragrafı bir yazımda aynıyla kullanmıştım, bu cümleleri hatırlamamın nedeni de buydu. O halde başkasına ait olan bir sözü kullanan Kundera’nın sözünü aktarmışsam ben de Kundera ile beraber utandırıcı bir duruma düşmüş olacaktım. Buna karşı da içimden bunun böyle olamayacağı ve bu işte bir yanlışlık olması “gerektiği” itirazına yol açan bir kızgınlık belirdi. Haklı çıkma ve rahatlama isteği ile durumun ne olduğunu anlamaya çalıştım.

Bu arada bir laytmotif olarak tüm bu süre boyunca, “Ne önemi var, öyle olsa ne olur, olmasa ne olur, kimin umurunda, bununla uğraşarak nasıl da takıntılı davranmış olacaksın, nasıl göründüğünü bir düşünsene, hayli sevimsiz bir davranış, peki o zaman kendi merakını gidermek için bak ve bırak, ama yazı yazma”  türünden sürekli iç konuşmalarım da vardı. Bu iflah olmaz duyguların amir hükmü altında önce internette bir arama yaptım. Türkçe sitelerde bu sözün Camus’ye ait olduğunu söyleyen birkaç yer vardı. Hatta bunlardan bir ikisi bu cümleyi yanına İngilizcesini de koyarak (We slow down to remember, pace up to forget) vermişti. Eğer bu sitelerden herhangi birisinde sözün hangi eserde yer aldığı ya da nerede ne zaman söylendiği hakkında bir bilgi olsaydı, kurtulmuş olacaktım. Ama yoktu, böylece bu cümleyi İngilizce sitelerde aradım. Değişik çeviri olasılıklarını da düşünerek birçok siteye baktım. Sayıları çok daha fazla ve içerikleri çok daha geniş olmasına karşın Türkçedekinin aksine İngilizce siteler böyle bir cümleden haberdar değildi. Başlangıçtaki kuşkumda haklı olduğum yolunda gösterişçi yanı da olan bir hoşnutluk duygusu uç vermeye başladı ve bunun verdiği enerjiyle yola devam ettim.

Sitelerden birisi felsefeyle ilgili bir facebook sayfasıydı, orada da bu cümle paylaşılıp hayli beğenilmişti. Paylaşımın üzerinden hayli zaman geçmişti, yine de sayfaya bu sözün kaynağını belirtebilecek durumda olan var mı diye soran bir not yazdım. Bir cevap geleceğinden pek ümitli de değildim veya tersinden söylersem artık yeni palazlanan duygumun eşliğinde bir cevap gelemeyeceğini ümit ediyordum. Aynı zamanda sayın Ümit Otan’a da bir email yazarak bu alıntıyı nereden aldığını söyleyebilir mi diye rica ettim. Nazik bir yanıt aldım, cümleyi Camus’ye ait sözlerin bulunduğu bir yerden alıp not ettiğini ama kaynağını tam olarak bilmediğini yazmış ve kendi (facebook) sayfasında Kundera’nın sözlerini de paylaşacağını söylemişti.

Sonra Camus’nün bendeki kitaplarına bakmaya başladım. Allahtan elimde Camus’nün eserlerinin dijital biçimleri vardı ve belirli kelimelerle bu kitapların içinde hatırlamak, yavaşlamak, unutmak ve hızlanmakla ilgili kelimeleri tek tek arayabiliyordum. Tabii öncelikle denemelerine baktım. Ama yine yoktu. Bu hayli zamanımı aldıysa da bu aramalar sırasında Camus’nün hatırlamak ve unutmakla ilgili birbirinden ilginç pek çok sözüne rastladım.

Böylelikle yavaş yavaş başladığım yerden uzaklaşmaya ve metinlerin arasında kaybolmaya başladım. Camus’yü en son ne zaman okuduğumu bilmiyorum, çok zaman olmuştur. Düşüş’ün o uzun monoloğunun girişini ezberden okuyabildiğim günlerimi özlemle andım. Gençlik zamanlarımdan eski bir tanıdıkla tekrar karşılaşmış olmak güzeldi. Nalbant Demir Sokağa yeni taşındığımızda Fatih’teki Halk Kütüphanesi’nden aldığım Sisifos Söyleni kitabını hatırladım. Herhalde bir şey anlamamışımdır, 11-12 yaşlarındaydım. Sürgün ve Krallık’taki “Ne kargaşa! Rap!” sözlerinin dilime nasıl persenk olduğunu ve kitabı tıpta öğrenciyken Samatya sahilinde okuduğumu, uzandığım çimenlere, yanı başımdaki bisikletime, rüzgârın kıyıdaki kayalara vuran dalgalardan bana kadar getirdiği tuzlu ve serin zerreciklere varıncaya kadar hatırladım. Yabancı’nın aynı zamanda filmini de seyrettiğimi... Caligula’yı yine tıpta tiyatro kolunda belki oynayacağız diye okuduğumu vs vs. Daha birçok anı, hepsi de hayli eski, o yüzden bir büyüğümün kendisini uzun süredir ziyaret etmediğim için beni biraz ayıplar tavırlı bakışları altında ama metinlerin beni onları okurkenki halime götürmeleri eşliğinde okuyordum.

Böyle böyle derken aslında başlangıçta önemli olan bazı şeyler önemsizleşti, Camus’den sonra Kundera’nın bazı metinlerine de baktım. Aynı şekilde onu da bırakmış gibiydim, Camus’den sonradır, ama yine de hayli eskidir. En son bir arkadaşım bana Immortality’yi  (Ölümsüzlük)[5] hediye etmişti. Okumamıştım, kalktım kitaplığı karıştırdım, acaba hâlâ duruyor mudur diye. Her zamankinin aksine çok kolay buldum, çift sıralı raflarda ama önde, Çekçeden çeviren Peter Kussi. Şöyle bir bakınca aslında kitabın ilk yirmi sayfasını okumuş olduğumu ve sonra bıraktığımı hatırladım. Ayrıca kitabın içinden gıcır bir “1.000.000” (bir milyon) liralık banknot çıktı. Eğer gelecek zamanlar için banknot saklanacaksa gıcır olmalı diye bir şey duyduğumu hatırladım ve gülümsedim. Bir milyon lira, 18.-19. sayfalar arasında, kitap ayracı olarak!

Bu arayışlar ve zevkli kayboluşlar içinde bir hafta geçti. Yola çıktığım zamandakinin aksine ne yazdıklarımın önemli olduğunu düşündüm ne de yazıyı tamamlamak gerektiğini. Bu birkaç günlük uğraşımla ilgili olarak böyle konuları dinlemeyi seven bir iki arkadaşımla konuştum yalnızca.

Hatırlamak deyince ve böyle eski “hatırlatıcı nesneler” bulunca aklıma Bollas’ın bir kitabı geldi. “Hatırlatan nesneler” hakkında söyledikleri o andaki ruh halime tam uyuyordu. Hemen bir bakmak istedim, çok güzeldi, aklımdan geçenleri harika anlatıyordu. Üzerinde durulmadığında kendiliğinden hiç dikkat çekmeyecek basit anların aslında nasıl da iç dünyamızın her zamanki konularına bağlanıverdiği hakkında bir şeyler söylüyordu. Hatta bir kısmını alıvereyim buraya:

“Bu gündelik düşünmenin sıradan bir parçasıdır. Örneğin işe gitmek üzere yürümeye başlayabilirim ve ofise vardığımda ödemem gereken bir fatura hakkında düşünebilirim. Ardından yağan yağmurla ilgili düşünebilir ve güneşin çıkıp çıkmayacağını merak edebilirim. Onun ardından bir arkadaşımın yeni basılmış olan kitabı aklıma gelebilir ve gelecek hafta akşam yemeği için buluşmamızdan önce kitabı okumam gerektiği hakkında düşünebilirim. Derken eski okul günlerim aklıma gelebilir çünkü yakındaki okuldan çıkan çocuklar dikkatimi çekmiştir. Sonra insanın çocukken zamanında okulda olmak konusunda endişelenebileceği aklıma gelebilir, derken uçarak geçen birkaç kırlangıç görünce baharı ve kırlangıçların şu sıralarda yuva yapıp yapmadıklarını merak edebilirim, buradan da “nest eggs” (folluk/zor günler için kenara biraz para koymak) deyişi aklıma gelebilir. Görüyoruz ki burada kısaca şöyle bir düşünce zinciri var: Faturalar, yağan yağmur, arkadaşın kitabı, okuldan çıkan çocuklar, zamanında okulda olmak, kuş yuvası, zor zamanlar için kenara ayrılan birikim.

“Bütün bu fikirlerin birbiriyle ne ilgisi var? Yalnızca rastgele mi akla geliyorlar yoksa bir düşünce zinciri ayırt edebilir miyiz?

“Ödenecek bir faturam var ve kendime bunu o gün sonraki saatlerde yapmam gerektiğini hatırlatıyorum. Bu zihnime bir külfet yükleyen ve bu yüzden kendisi de külfetli olan yağmurlu havayla ilişkilendirilebilecek bir şey. Acaba güneş ne zaman çıkacak? Başka türlü söylersek ben ne zaman bu külfetlerden kurtulacağım? Bunu düşünürken sanki bilinçdışım bana başka bir yükümlülüğü hatırlatıyor, yapmam gereken bir şey daha var. Arkadaşımın kitabını onunla buluşacağımız akşam yemeğinden önce okumalıyım. Okuldan dağılan çocukların görüntüsü işleri zamanında yapmakla ilgili düşüncelere yol açıyor. Geç kalmakla ilgili korku belki de faturayı zamanında ödemekle ilgili endişemin bir ifadesidir. Aynı zamanda çocukların görüntüsünü endişemi bir yere yerleştirmek için “kullanarak” belki de benim gibi bir çocuğun fatura ödemek zorunda olmadığı düşlemine sığınıyorum. Kuşları görünce onların yuvaları yapan ebeveyn kuşlar olduğunu düşünmem bir çocuğun bakım görme talebini devam ettiriyor. Fakat ‘folluk’ muhtemelen kenara para koymayı düşünmenin bir yolu. Gelecek için bir şey inşa etmek. Neyse ki ebeveyn sorumluluğumu yerine getirmek için işe gidiyorum zaten.[6]

İşte böyle, şimdi kendi cümlemi bir kez de kendim alıntılayayım: Okudukça her şey birbirine bağlanıyor, tuhaf bir biçimde ne okusam birbiriyle ilgili”. Şunu da ilave edeyim ama: Birbiriyle ilintili olanlar fikirler, olgular ya da nesneler değil sadece, bütün bunlara bağlı olan hatıralar. Asıl görkemli bağlantıların görünür dünyada değil, iç dünyamızda olduğuna dair küçük de olsa bir fikir verebilmiş miyimdir acaba?


[4] Kundera M (1995) Yavaşlık (Çev: İnce Ö). Can Yayınları, İstanbul.

[5] Kundera M ( 1992) Immortality. (İng. Çev.Peter Kussy), Faber and Faber, London.

[6] Bollas C (2009) The Evocative Object World, Routledge, London

Okuyucu Yorumları