- A +

Türkiye öteden beri sosyo-politik çalkantılardan öğrenemeyen, gerçekliğe direnen bir eksende seyrediyor. Bir tür öğrenme-özürlü gibi.

Örneğin on yıllarca Kürtler ve Kürtçenin varlığı inkâr edilip asimilasyon politikaları sürdürülürse bu meselenin de ortadan kalkacağına inanıldı. İnkâr ve asimilasyon işe yaramadığında baskıdan ve eziyetten medet umuldu. Baskının meseleyi daha da büyüttüğü bir türlü anlaşılmak istenmedi. Sopa hep hazır tutuldu ve sık sık kullanıldı.

Psikolojik ve fiziksel versiyonlarıyla örgütlü politik şiddet, devletin Kürt meselesiyle serüveninde kullandığı ana izlek oldu. Bu şiddet, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra kendi rekorunu kırdığında ve örneğin Diyarbakır 5 nolu Askeri Cezaevi vahşeti sergilenip tüm bir halk aşağılandığında, muktedirler bu meseleyi yine halledeceklerini düşündüler; ama sonuç o zaman için görece küçük sayılabilecek bir Kürt örgütünün (PKK) karşı-şiddet üzerinden bir isyan başlatması ve taban desteği bulması oldu.

Devlet bundan da öğrenmedi, meseleyi uzun yıllar sadece bir güvenlik ve terör sorunu olarak gördü, sadece şiddet ile çözmeye çalıştı. Bu bakış yıllar boyunca bölgede esti kavurdu, binlerce insan hakları ihlali vakası yaşandı (birçoğu AİHM’nde sonradan mahkûm oldu), muktedirler bütün bu dönem boyunca her yıl bize “bu sefer hallediyoruz” dediler ama sonuç, PKK başta olmak üzere birçok parçasıyla Kürt hareketinin daha da büyümesi, kitleselleşmesi oldu. Yıllarca aynı yöntemleri deneyip her seferinde farklı bir sonuç alabileceğini ummak, herhalde sadece bu öğrenme-özürlülüğü durumuyla mümkün olabilirdi.

Sonra bir gün, bir “çözüm süreci” parantezi açıldı, “acaba artık öğrenebilecek mi?” diye heyecanlandık, zira barış olmazsa Türkiye büyük bir yıkıma doğru gidiyordu. “Çözüm süreci” birkaç yıl ölümleri durdurup toplumu epeyce ferahlatsa da, muktedirler eşitliğe ve demokrasiye dayalı sahici ve kalıcı bir barışçıl çözüm yolunda gerekenleri yapmadıkları, bu yöndeki hiçbir uyarıyı dinlemedikleri ve anlaşıldığı kadarıyla süreci sadece ve sadece kendi dar çıkarları çerçevesinde götürmeyi tercih ettikleri için masa devrildi ve hızla kırk yıllık şiddet sarmalına geri dönmüş olduk. Ama bu sefer kent savaşları, hendekler, ablukalar, tankların, topların şehirleri yıkması, kısa sürede yüzlerce sivilin öldürülmesi gibi yeniliklerle. Şimdi yine “hallediyoruz, hallettik” lafları duyuyoruz. 

Ve yine HDP’li milletvekillerine, HDP’ye dokunma, onları yargılama lafları duyuyoruz. Sanki Türkiye daha önce Kürt milletvekillerini cezaevine yolladığı utanç sayfalarından geçmemiş ve bunun bedelini çok ağır ödememiş gibi.

Bu öğrenme-özürlü halin bir benzeri Kürtlerin Türkiye-dışı serüvenleri için de söz konusu olmuştu. Hatırlayalım, Irak alt-üst olup da Kuzey Irak’ta Kürdistan Federal Bölge Yönetimi kurulmasın diye Türkiye az mı uğraşmıştı? Kurulmasını engelleyemedikten sonra bile uzunca bir süre Talabani ve Barzani için aşağılayıcı sıfatlar kullanıp ilişki kurmaktan kaçınmamış mıydı? Sonrası malum; Türkiye zaman içinde Irak Kürdistan Yönetimi’ni ayrı bir varlık olarak tanımakla kalmadı, epeyce yakın, hatta müttefik denilebilecek kadar yakın ilişkiler geliştirdi.

Türkiye, Irak Kürdistan’ı konusunda zamanında yaptığı hatadan öğrenebilmiş olsaydı, aynı hatayı bugün Suriye Kürdistan’ı Rojava için tekrarlamazdı; “kaygılarım olabilir, ama yerel halkın iradesi, tercihleri önemli ve saygıyı hak ediyor, dostluğu ve işbirliğini geliştirmenin yollarını bulmalıyım” diye düşünür, düşmanlık yerine yapıcı bir politika kulvarına girerdi. Öğrenmeyi reddettiği için şimdilik bunu yapamadı. Yıllar sonra yapmak zorunda kaldığında, arada bu gerçekliği kabul etmemek nedeniyle neleri kaybetmiş olduğunu düşünebilecek mi?
 

Öğrenme-Özürlülükten Anti-sosyal bir psikoza
 

Ama artık geldiğimiz noktada Türkiye’nin siyasi ahvalini tanımlamak için öğrenme-özürlü çok hafif kalıyor.

Türkiye freni boşalmış bir kamyon gibi önüne çıkanı eze eze bir meçhule doğru yol alıyor. Kamyon şoförleri birbirinden beceriksizler ve iyice paniklemiş durumdalar. Kamyon ne zaman nereye nasıl toslayacak bunu bekler hale geldik. Uzaktan bakıp beklemiyoruz ama. Bütün toplum olarak biz de bir şekilde bu kamyonun kasasında seyahat ediyoruz. Kamyon bir yere tosladığında hepimiz zarar göreceğiz.

Türkiye’de son birkaç aydır olanlar, giderek artan bir şiddet / savaş sarmalına iyice dolandığımızı ve bu çukurdan çıkmamızın hiç kolay ve hızlı olmayacağını gösteriyor.

Şiddet / savaş sarmalında olmaktan daha kötüsü ama, 14 yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarının, daha önceden başlasa da özellikle son bir yıldır giderek dozu artan bir şekilde gerçekliği değerlendirme / sınama kapasitesinde büyük bir aşınma yaşıyor olması.

Bu aşınma ve giderek gerçeklikten kopuş öyle bir hal aldı ki, bugün AKP iktidarı bütün dünyada sadece kendi yandaşlarının görüp kabul edebildiği, diğer herkesin de hafif versiyonlarıyla vehim, ama çoğunlukla hezeyan olarak nitelendirdiği, tamamen kendine özgü başka bir gerçeklik içinde yaşamakta.

AKP liderliği tarafından üretilen bu hezeyani “gerçeklik”, makine gibi çalışan propaganda aygıtı tarafından yandaş kitlenin rıza kanallarına zerk edilmekte ve eleştirel bir süzgeçten geçmeden benimsenmekte. Bu sayede gerçeklik algısı açısından kendi dışıyla arasındaki mesafenin bu kadar büyümüş olduğu başka bir siyasi parti görmemiştir Türkiye. Aynı şekilde, gerçeklik algısına dair AKP iktidarıyla dünyanın diğer ülkeleri arasındaki mesafenin büyüklüğü de bu dönemde açık ara bir rekor kırmış durumda.

Kendine özgü, sadece kendinin anlayıp kabul edebildiği bir paralel evrende yaşama hali, siyasi psikoz olarak nitelendirilebilir. [Heyecana gerek yok, burada bu siyasi akımın içindeki kişilerin bireysel düzeyde psikotik olduklarından bahsetmiyorum; egemen siyasi atmosferin kolektif düzeyde psikotik bir hal aldığını söylüyorum].

Siyasi psikoz çok zor bir haldir. Gerçeklikten kopuk olduğu için, burada bildiğimiz, genel geçer mantık silsileleri geçerli değildir. Hayali düzeyde alternatif / paralel bir evren yaratmak ve bunu sürdürmek için yoğun bir enerji harcamak gerekir. Güçlü, örgütleyici / kurucu fantezilerinizin olması ve sıradan gerçekliğin bu fantezileri aşındırma ihtimalini bertaraf etmek için dış dünyanın ve öteki sayılanların sürekli olarak kendi fantezi sisteminize göre konumlandırılması gerekmektedir.

Örneğin, inancınız veya ideolojiniz gereği mutlak doğruya sahip tek odak olarak kendinizi merkeze yerleştiren ve dolayısıyla Türkiye’yi (ve giderek bölgeyi ve hatta dünyayı) sadece ve sadece sizin yönetmeye hakkınız olduğunu vaaz eden bir örgütleyici / kurucu fanteziniz var ise, size muhalefet eden herkesi rakip değil, düşman olarak görüp, gücünüz varsa ona göre davranacaksınızdır. Düşmanca davrandıklarınız bir süre sonra buna tepki duyup size karşı eylemlerde bulunduklarında, kendi orijinal hezeyanınızın ne kadar haklı olduğunu düşüneceksinizdir ve hezeyan girdabı beslenerek devam edecektir.

Siyasi psikoz çeşitli karakterlere bürünebilir. Türkiye’deki psikotik halin ana karakterinin anti-sosyallik olduğu söylemek gerekir. Kendini sosyal normlarla bağlı saymayan; hukuk, anayasa, yasa, mevzuat tanımayan; sahip olduğu gücü istismar eden; eşitlikten ve farklılıktan nefret eden, aynılaştırılmışların sert hiyerarşisini talep eden; alabildiğine saygısız, empatisiz, saldırgan bir psikoz. [Yine belirtelim; siyasi kolektif düzeyinde bir anti-sosyallikten bahsediyorum; sahnedeki siyasi figürlerin anti-sosyallik halleri konumuz dışında].

Anti-sosyal karakterli psikoz, tahribat potansiyeli yüksek, oldukça tehlikeli bir durumdur. Bireysel düzeydeki uç örneği Kuzuların Sessizliği (1991) filminde Anthony Hopkins’in canlandırdığı Hannibal Lecter ise, sosyo-politik düzeydeki prototipi tabii ki Nazi Almanyasıdır. Türkiye henüz prototip düzeyine ulaşmamış olsa da, bu kulvarda hızla ilerlemekte.

Hakikat Bükücülüğü ve Soru Sordurmama

Siyasi psikozun en önemli alametifarikası hakikat bükücülüğüdür. Olgular ve durumlar alabildiğine çarpıtılır ve paralel evrende kurulmuş olan hezeyani gerçekliğe uygun hale getirilmeye çalışılır. Bu uygunluk sağlandıktan sonra sıra retorik sorularla ve yorumlarla düşman sayılanlara yönelik suçlama ve saldırı aşamasına gelir. Düşmanlaştırılmış muhalifler, çeşitli baskı ve yıldırma yöntemleriyle hakikate dayalı sorularını dillendiremez hale getirilmeye çalışılır. Türkiye’de son aylarda hemen her gün bu mekanizmanın bol bol kullanıldığına tanık oluyoruz.

Bir örnekle bitireyim.

Malum, 11 Ocak’ta kamuoyuyla paylaşılan Bu Suça Ortak Olmayacağız başlıklı, 2212 imzalı Barış-için-Akademisyenler bildirisi siyasi iktidarın yoğun bir nefret ve saldırısıyla karşılaştı.

Bildiri, devletin bir süredir kimi Kürt yerleşim birimlerinde uyguladığı abluka-şiddet-insansızlaştırma politikalarını ve insan hakları ihlallerini eleştiriyor; net bir şekilde müzakere ve barış çağrısı yapıyordu. Ana fikri “bu mesele şiddetle çözülmez, hak ihlali yapıp suç işlemeyin, barışçıl çözüm için müzakere masasına dönün” olan bu bildiri, açıklandığı günden beri siyasi iktidar tarafından alabildiğine çarpıtılarak bir terör faaliyeti olarak pazarlanmaya çalışılıyor. İşin bu kısmı, psikotik hakikat bükücülüğü.

Hakikat bükücülüğü tabii sadece gazete yorumlarında ya da sosyal medyada kalmıyor; devletin her kademesi harekete geçip bir hukuk katliamı eşliğinde, açık hakaretten, işten çıkarmalara, tehditlere, soruşturma açmalara vb. geniş bir yelpazede bilumum anti-sosyal faaliyet sergileniyor.

Bu bükücülük faaliyetinin nasıl çalıştığını daha yakından gösterebilmek için, bu bildiriye iktidar kanadından görece en “yumuşak” tepkiyi veren Başbakan Davutoğlu’nun imzacı akademisyenlere yönelttiği bir soruyu buraya alalım:

“… birçok akademisyeni özeleştiriye zorlamamız lazım. Benimle hesaplaşmak istiyorlarsa ben buna hazırım. Bana bir tek demokratik hukuk devleti göstersinler ki meşru güvenlik güçleri dışında başka bir güce izin versin. PKK’nın silahı orada dursun ama polis dokunmasın, bunu demokratik ülkede savunmak mümkün mü?” [Davutoğlu’nun Akif Beki ile yaptığı, 18 Ocak 2016’da Hürriyet’te yayınlanan söyleşiden].

Kendisi de bir akademisyen olan Başbakan Davutoğlu, akademisyenlerin bildirisi sanki “devlet, meşru güvenlik güçleri dışında bir güce izin versin, PKK’nin silahına dokunmasın” diye bir şeyi savunuyormuş gibi gösteriyor.

Oysa bildiride böyle bir şey yok. Ama muhalif bir sesi kısmanın ilk adımı, o sesi çarpıtmak. İkinci adım, düşmanlaştırma; “eğer böyle bir şeyi savunuyorlarsa, onlar da PKK’lidir, teröristtir”, vb. [Hakkını yemeyelim, Davutoğlu burada diğerlerinden farklı olarak sadece “özeleştiriye zorlamak”la yetiniyor]. Üçüncü adım, saldırı ve sesi kısma, yok etme.

Ne yapacağız peki?

Bıkmadan hakikati yeniden tesis etmeye çalışacağız. Boş soruları deşifre edip, hakikate dayalı sorular soracağız. Örneğin:

Çözmek için şimdiye kadar her türlü şiddet ve baskı yönteminin denendiği, elli bin kişinin hayatını kaybettiği, şiddet / baskı politikalarının sadece isyanı büyütmeye ve toplumsal parçalanma ve yabancılaşmaya yaradığı bu kadar kronik bir etno-politik meseleyi, hala sadece şiddetten medet umarak, yüzlerce sivilin ölmesine yol açarak, duvarlara ırkçı sloganlar yazarak, şehirleri tanklarla toplarla yıkarak halledebileceğini düşünen, Türkiye’den başka bir tek demokratik hukuk devleti var mıdır?

On yıllar içinde öncelikle devletin şiddet ve baskı politikaları nedeniyle milyonlarca destekçiye ulaşan, on binlerce üyesi öldürülmüş olmasına rağmen hala binlerce savaşmaya hazır militanı olan ve gayrı nizami harp yöntemleri kullanan bir örgütle, demokratik reformlar temelinde eşitlikçi bir barış hedefiyle yürütülen ateşkes ve müzakereler dışında bir yolun mümkün olabileceğini düşünen, Türkiye’den başka bir tek demokratik hukuk devleti var mıdır?

Silahlı örgüt şöyle olsun böyle olsun, isterse dünyanın en nefret edilesi örgütü olsun, ortada koca bir halkın on yıllardır gasp edilmiş kimi hak talepleri varken (eşit yurttaşlık, anadilde eğitim, yerel özerklik vb); bu haklı talepleri demokratik bir çerçeve içinde karşılamadan; bu iş için kurulmuş, bu iş için on yıllardır çok ağır bedellere rağmen bir mücadele sürdürmüş, bu nedenle kitleselleşip büyümüş, bölgeselleşmiş bir silahlı örgütün varlık nedenini şiddetle ortadan kaldırabileceğini uman, Türkiye’den başka bir tek demokratik hukuk devleti var mıdır?

İfade özgürlüklerini kullanıp bir bildiriye imza atan akademisyenlere devletin başındaki yöneticilerin hakaret edebildiği, “özeleştiriye zorlamaktan” bahsedebildiği, Türkiye’den başka bir tek demokratik hukuk devleti var mıdır?

Daha çok soru var ama, şimdilik bunlarla yetinelim.

Anti-sosyal psikozu oluşturup yayan çekirdeği etkileyebilecek sorular değil bunlar. Onlarla bir süredir rasyonel bir tartışma yapma imkânı kalmamış durumda. Ama psikozun etkisi altına giren toplumsal kesimleri daraltmak hala mümkün diye umalım. Değilse, çok büyük bir toplumsal yıkım bizi bekliyor demektir. Bu durumda psikozdan kurtulma beklentilerimizi tarihte birçok örneği olduğu gibi maalesef yıkım-sonrasına ertelemek zorunda kalabiliriz.

@PakerMurat

Okuyucu Yorumları