- A +

Sabahleyin Ahmet Hakan’ın yazısında okuyunca haberim oldu: Anlaşılan bir “hoca” varmış; İslâm’ın “akıl v mantık dini” olmadığını savunuyormuş. Ahmet Hakan da kim olduğunu bilmediğim bu “hoca”ya karşı çıkıyor, bunu savunmanın ateizm propagandası olduğunu söylüyor.

“Akıl ve mantık”, benim yaşadığım mahallenin başat değerleridir. Böyle olması mahalle halkının her zaman akıl ve mantık çerçevesi içinde davrandığı anlamına gelmez ama o ayrı konu. Bunlar başat değerlerdir. Dolayısıyla da bu yazılanı okuyunca her kimse o “hoca”ya karşı Ahmet Hakan’a hak vermek otomatik bir tepkidir.

Ama sorun bu kadar basit mi?

Martin Luther, sonu Protestanlığa varan kavgasında başında Papa’nın bulunduğu “müesses” klişeye karşı biçimlendirdiği teolojisine “sola fide” formülüyle girmişti: “sadece iman!” Bir dini benimsemenin tek yolu budur, demek istiyordu. “İman!” Bunu söylemek gereğinde “akıl ve mantık”a karşı inanmayı savunmak anlamına gelir. Gazali de bu nedenle “akıl ve mantık”ın imanı yanıltabileceğini, din dışına sürüklenebileceğini söylemiştir.

Ahmet Hakan, eleştirdiği “hoca”nın “Din, akıl ve mantığa uyar mı? Çoğu uymaz” dediğini aktarıyor. Yanlış mı bu? Yanlışsa, söz gelişi Mirac, akla ve mantığa uygun mudur?

Bir mümin dostum bana, “Cinlere inanırım çünkü, Kuran’da cinlerden söz edilir” demişti –kendisinin iman etme sürecini anlatırken.-O da  imanın son analizde bir karar olduğunu ve iman etmeye karar vermenin, imanla akılcılığın çatıştığı noktada imanı akla tercih etme anlamına geleceğini söylemeye çalışıyordu.

Bu yakınlarda, “asansörde halvet” gibi biraz tuhaf konularda, ucundan kenarından “Din nedir?” sorusuna uzanır gibi olan bir takım tartışmalar çıkmış, Cumhurbaşkanı bu bağlamda kendi görüşünü söyleyince de bu da “ehl-i örf”ün bu konularda sonuç belirlemeye yetkisi olup olmadığı sorusunun sorulmasına yol açmıştı. Bu gibi “halvet” ya da yatakta battaniyenin oynadığı rol türünden konuların ciddi bir teoloji tartışmasına girmek için en uygun yol olduğunu düşünmüyorum, elbette. Ama şu bizim toplum, sorunlarını tartışma dürtüsüne pek fazla alışık olmadığı için tartışma “adabını”  da geliştirmiş değil. Tartışma için en az iki taraf gerekli; ancak, burada “taraf” dendi mi, herkes bundan “tartışma”yı değil, “bizim taraf”ın o “öbür taraf”ı yok etmesi gereğini anlıyor. Onun için ta Vaka-i Hayriye’den beri “Batılı olmalıyız” diyen cepheyle “İslam’a bağlı kalmalıyız” diyen cephenin aralarında savaş var; ama “Batılı olmak ne demek”, “İslam’a bağlı kalmak” ne demek, bunun serinkanlı bir tartışması yok. Düşmanımız olduğunu biliyoruz ama niçin düşman olduğumuzu çok iyi bilmiyoruz.

Şimdi, “Ben İslamcıyım” diyen bir partinin on beş yılı aşan iktidarından sonra (bu Cumhuriyet kurulalı beri, hatta 2. Meşrutiyet’ten beri görülmüş şey değildi), İslam’ın ne olduğu ve neleri gerektirdiği tartışmasının bir biçimde (bence epey “süfli” bir biçimde) başlamasını olumlu buluyorum. Başlaması iyi, ama sözünü ettiğim “tartışma adabının” iyiden iyiye rafa kaldırıldığı bir ortamdayız epey uzun bir zamandır. En basit kanunlar ancak keskin bir kavga tonuyla konuşulabiliyor. “Dinlemek” yok, “susturmak var.”

“İman” konusu gene gündemde. Ama benim burada konuştuğum “dini inanç/akıl ve mantık” karşıtlığının meydana getirdiği sorunsal içinde değil, "siyasi iktidara imanla bağlanmak çerçevesinde. “Dine bağlılık” da bu “hiyerarşik sıralama” içinde kendine bir yer ediniyor. “Dine bağlı olmak”la siyasi iktidara bağlı olmak” özdeşleşti, bu ikisi aynı anlama geliyor. Aynı anlama geliyor ancak “siyasi iktidara bağlı olmak” önce geliyor.

Okuyucu Yorumları