İyi bir komşu sizin gibi yaşayan birisi midir?

- A +

Binnaz Toprak

Bu başlık, ‘İyi bir Komşu’ temalı 15. İstanbul Bienali’nin duyurulduğu ve kırk kişinin bu temayla ilgili konuştuğu toplantıdaki sorulardan biri. Türkiye’nin bugünkü kutuplaşmış ortamında bu temaya ilişkin en önemli sorunun bu olduğunu düşünüyorum. ‘İyi bir komşu sadece duygu yüklü bir çocukluk anısı mıdır?’ sorusu kırk soru arasında benim açımdan ikinci önemde. Nitekim, şimdiye kadar T24’te Bienal teması etrafında okuduğum yazarların çoğu ‘iyi bir komşu kimdir?’ sorusuna cevap olarak çocukluktaki komşularını anlatmışlar.

2017 Türkiye’sinde insanların bugünkü komşuları yerine geriye dönüp çocukluk komşularını anlatmaları toplumsal bir değişime işaret ediyor. Anadolu’nun küçük kentleri, kasabaları ve dışa açılmış köyleri dışında-- ki, oralarda da bu değişimin izlerini görmek mümkün-- metropollerde yaşayanlar için komşuluk,  ancak geçmişle bağlantılı bır anı. Komşulara karşı nostaljik bakış televizyon dizileriyle diri tutulmaya çalışılsa da mahalle bakkalının, manavının, kasabının yerlerini marketlere; evlerin ve üç-dört katlı apartmanların yerlerini çok daireli yüksek binalara terkettiği metropollerde komşulara çocukların yollanıp ‘müsaitseniz bugün annemler size gelecek’ mesajlarını bir yana bırakın, yan komşuların kim olduğu bile bilinmeden yaşanıyor.

Belki daha da önemlisi, modern toplumun gündeme getirdiği bireysellik, bu anonim yaşantıyı cazibeli kılıyor. Sonuçta, komşu kadınların pencereden sizi gözetlediği, evinize kimin girip kimin çıktığına dikkat ettiği, karınızla/kocanızla münakaşalarınızı duyup dedikodunuzu yaptığı, giyiminiz hakkında fikir beyan ettiği, çocuklarınızın kimlerle nerelerde dolaştığının haberini anında mahalleye yaydığı, yaşamınızın hemen hemen her anının komşular ve mahalleli tarafından gözaltında tutulduğu geleneksel ortamlara kıyasla metropol yaşamındaki ‘içe kapanma’ pek çok kişi için tercih edilir bir durum. Modern toplum bireyi dayanışmanın, sıcak ilişkilerin olmadığı yalnız bir yaşama mahkum etse de, ona istediği gibi yaşamanın özgürlüğünü sunuyor.   

İlk soruya geri dönecek olursam, sosyal bilim alanında yıllardır yapılan araştırmalar göstermektedir ki, Türkiye halkının büyük çoğunluğu için iyi bir komşu kendilerine benzeyen ve kendileri gibi yaşayan birisidir. Metropollerde pıtrak gibi çoğalan, kapılarında güvenlik kulübelerinin olduğu siteler ya da AVM’li rezidanslar bunun bir göstergesi. Bu site ya da rezidanslarda komşuluk ilişkileri zaten olmadığı için, birarada yaşıyor olmanın tek kriteri aynı sınıfa, dolayısıyla aynı yaşam tarzına sahip olmak. Bu, pek de yadırganacak bir durum olmayabilir. Sonuçta, dünyanın her kentinde mahalleler sınıfsal temelde ayrışmıştır. Emlak fiyatları bile buna göre belirlenir. Ancak Türkiye’de başka bir sorun var ki, sınıf meselesini aşıyor. Hangi sınıftan olursa olsun, Türkiye halkı farklı kimliği olanlara karşı tahammülsüz. Kişilerin büyük çoğunluğu etnik kökeni, dini, mezhebi, cinsel tercihi kendisinden farklı olan kişileri komşu olarak istemiyor. Hatta alışverişte, kiracı/ev sahibi ilişkisinde, ya da birlikte bir işyeri kurma konusunda bile kendisi gibi olan birine daha çok güven duyacağını söylüyor. Bu nedenledir ki, uluslararası yürütülen karşılaştırmalı araştırmalarda Türkiye, aileleri dışındakilere güven duymayan kişilerin çoğunlukta olduğu ülkelerin en üst sıralarında yer alıyor.

Bu bulgular, hepimizin üzerinde düşünmesini gerektiren ciddi bir soruna parmak basıyor. İnsanların birbirine güven duymadığı, birbirini kimlik temelli dışladığı, herkesin kendisine benzemesini istediği bir toplumda demokrasimizi geliştirebilmek, birarada barış içinde yaşamak, toplumsal birliktelik sağlamak, temel ilkeler etrafında uzlaşabilmek, dolayısıyla geleceğimize güvenle bakmak bana pek olası gözükmüyor. Siyaset dilinin ve siyasi kutuplaşmanın bu ayrışmayı daha da körüklediği kanısındayım. Farklı siyasi ideolojisi olanların sosyal medyada birbirlerine ve farklı kimliktekilere karşı sergiledikleri kin ve nefret insanı Türkiye’nin geleceği hakkında kaygıya sürüklüyor.

Her ne kadar 15. İstanbul Bienali izleyicilerine bu tür soruları sordurmaya yönelikse de, zaten ötekileştirmeye karşı olan bir izleyici kitlesiyle sınırlı kalacağını düşünüyorum. Ancak, konuya kamuoyunun dikkatini çekmek kendi başına çok önemli bir çaba. Umalım ki bu tür çabalar sonucunda siyaseti yönlendirenler farkli bir eğitim ve toplumsal barış anlayışı ile, yeni nesillerin komşularını ‘öteki’ olarak görmeyen, farklılıkların zenginlik olduğunun bilincine varmış bireyler olarak yetişmelerine olanak tanırlar.   

Okuyucu Yorumları