- A +

IŞİD’in tabutuna hem Irak’ta hem de Suriye’de son çivi çakılmış olsa da, bu bırakın dünyada Ortadoğu’nun belirli bir bölümünde bile kalıcı bir barışa artık çok yakın olduğumuzu söylemek için yeterli değil. Aksine, petro-doların tahtının sallandığı, Time dergisinin kapağına “Çin Kazandı” diye başlık düştüğü, tüm dünyada otoriter eğilimlerin güçlendiği, NATO’nun Avrupa’nın doğusuna giderek artan sayıda asker konuşlandırdığı bir dünyada barıştan söz etmek için -geç değilse de- maalesef çok erken görünüyor. Tüm bu güçlenen eğilimler ve olup bitenler arasında dikkatlerden kaçmış gibi görünen ama bir yandan da son dönemlerde alttan alta kendini giderek daha güçlü bir şekilde görünür kılan bir gelişme var, ona da değinmekte yarar var. Zira bu gelişme tansiyonun Avrupa’da da ısındığının ve eski kıtanın çareyi merkezileşme ve otoriterleşme vitesini yükseltmekte bulduğunun habercisi gibi!

Evet, Avrupa’yı tek devlet ve tek orduya doğru götüren sürecin hızlanmakta olduğuna dair sinyallerin artışından söz ediyorum. Lafı daha fazla uzatmadan bu yöndeki gelişmenin dayanaklarının ne olduğunu ayrıntılarıyla aktaralım:

Malum, 28 AB ülkesinin devlet ve hükümet başkanlarını bir araya getiren ve temel konularda AB stratejisini belirleyen bir organ konumunda Avrupa Birliği (AB) Konseyi. Ve bunun da başkanlığını - 2007-2014 yılları arasında Polonya'da merkez sağ parti Sivil Platform’un lideri olarak Başbakanlık görevini de yürüten- Donald Tusk yapıyor. Görev süresi 31 Mayıs'ta dolan, ancak ülkesi Polonya'nın itirazına rağmen 27 ülkenin olumlu oylarıyla 2,5 yıllık ikinci bir dönem için tekrar başkanlığa seçilen Donald Tusk sıkı bir “Avrupacı.”

Şimdi onun liderliğini yürüttüğü Avrupa Birliği Konseyi önümüzdeki Aralık ayında çok önemli bir “Avro zirvesi” gerçekleştirilecek. Zira, Başkan Tusk, geçenlerde Estonya’da düzenlenen “Tallinn Dijital Zirvesi”ndeki konuşmasında, geniş katılımlı bir AB zirvesi için üye ülkelerin liderlerine davetiye mektupları gönderdiğini açıkladı.

Peki ne yapmak istiyor Tusk? En temelde, Avrupa Konseyi’nin 2018 yılı Haziran ayına kadar AB’nin karşı karşıya olduğu temel meseleler ile ilgili olarak somut kararlar almasını istiyor. Ve Aralık ayındaki zirvenin de bu amaç doğrultusunda seferber edilmesini arzu ediyor. AB Konseyi’nin Başkanı, Britanya’nın AB’den çıkacağı 2019 Mart ayı sonrasında Avro bölgesindeki durumun nasıl iyileştirileceğine de bu zirvede karar verilmesi gerektiğini düşünüyor.

Hatırlanacağı gibi, Avro temelinde daha sağlam bir entegrasyonun oluşturulması düşüncesinde olan Avrupa Komisyonu, bu yılın Mayıs ayında hazırladığı raporunda, ilerleyen aşamalarda Avro Bölgesi'ne özgü hazine, bakan, bütçe ve tahvil düşünülebileceğinin altını çizmişti. Ancak rapor bir plan ortaya koymuyor, sadece bu konuda fikirler dile getirip önerilerde bulunarak karar alma ve planlama işini hükümetlere bırakıyordu.

Şimdi AB, Tusk’ın koordinasyonunda işin planlamasına da talip görünüyor. Dolayısıyla bu zirveyi yeni bir AB stratejisinin planlama toplantısı olarak da değerlendirebiliriz sanıyorum.

Avrupa’nın artık yeni bir stratejiye kavuşması gerektiğini savunan Tusk, hem üye ülkeler arasında “kalıcı savunma işbirliği”nden yana, hem de ekonomik ve parasal birliğin daha da derinleştirilmesinden, bankacılık alanında ortak kurumlar oluşturma sürecinin hızlandırılıp tamamlanmasından. Ve siyasi gözlemcilere bakılırsa, Aralık ayındaki zirvede en çok artık ortak bir “Avrupa Hazinesi” oluşturulması lazım geldiğini konuşulacak. Avrupa Para Fonu’nun (EMF) kurulup yetkilerinin netleştirilmesi gerektiği tartışılacak. Bu konuda mutabakat aranacak.

Avrupa Hazinesi, EMF falan demek, Avrupa genelinde vergilerin tek bir ortak kurumca toplanması ve üye ülkelerin rolleri zaten zayıflatılmış olan hazinelerinin tek bir noktadan kontrolü demek.

İşte kimi itirazlar da tam da bu noktada baş gösteriyor. “In Defence of Life” ile “Changing Course for Life” gibi kitapların da yazarı olan ve daha ziyade çevreci bir aktivist olarak tanıdığımız Britanyalı yazar ve entelektüel Julian Rose’a göre, plan belli başlı bankaların güçlerini pekiştirmeleri ve AB ilişkileri üzerindeki hakimiyetlerini artırmaları anlamına geliyor ve “totaliter" bir öz taşıyor. Şimdi bunu açalım:

Rose, ortak Avrupa Hazinesi’ni temel alan stratejinin temel kurumunun Uluslararası Ödemeler Bankası (IBS) olacağını düşünüyor. Merkezi İsviçre’nin Basel kentinde olan IBS, üye ülkelerin merkez bankalarının rezerv politikaları konusunda koordine olmalarını sağlamak, ayrıca merkez bankaları arası para transferlerinde aracı olmak gibi görevlerle donatılmış bir kurum. Dünya Bankası ile IMF’ye yıldan yıla ne kadar para arzına ihtiyaç duyulduğunu ve harcama parametrelerinin ne olacağını da o bildiriyor.

Rose’a göre, IBS’i güçlendirmek demek, 8 bin civarında hedge fonun yöneticilerince işletilen bir kurumun hakimiyetini dünya geneline yaymak şeklindeki hırsının da önünü açmak demek. Dolayısıyla ekonomik ve parasal birliğin daha da derinleştirilmesi için benimsenecek böyle bir strateji ile...

AB tek devlet gibi işleyecek bu durumda.

Vergilerin tek bir ortak kurumca toplandığı bir coğrafyada “kalıcı savunma işbirliği” ile kastedilen de, ortak fonun finansmanı ile ortak bir ordu komutası oluşturmak, yani tek ordu!

Bunun ilk adımı da Doğu Avrupa Ordusu!

Hatırlanacağı gibi, Rusya ile Ukrayna krizi nedeniyle ilişkilerin gerilmesinin ardından ABD, “Rusya'nın saldırgan tutum” içinde olduğunu ileri sürerek NATO'da en kapsamlı askeri takviye operasyonu yaparak birliklerini NATO’nun doğu sınırlarına ilk defa süreklilik arz eden bir şekilde konuşlandırmaya başlamıştı.

Rose’a göre, otoriterleşen Avrupa’da İngiltere, Almanya, Fransa gibi Avrupa ülkeleri Rusya’yı kışkırtma görevini kurulacak Avrupa orduları sayesinde Polonya gibi ülkelere devredecekler. Bu durumda bu ülkelerin hükümranlıklarını yitirmesi söz konusu olacak. Britanyalı yazar ve entelektüel, Tusk’ın, Avrupa ülkeleri arasında kalıcı bir savunma işbirliğinin başlatılmasından yana olmasının bu anlama geldiğini düşünüyor.

Rose, Polonya gibi ülkelerin “piyon” olarak kullanıldığı bu yeni ordunun NATO ile işbirliği yapacağını ve ittifakın askeri güç ve stratejisinin jeopolitik merkezini AB’nin en doğudaki coğrafi sınırlarına taşıyacağını savunuyor. Amaç, Rusya’yı saldırganca eylemlere zorlayarak, Rusya Federasyonu’nun birlik ve uyumunu dağıtmak ve Batı’nın hegemonyasını genişletmek. NATO bu doğrultuda bu yıl içinde Polonya’nın Krakow şehrinde Karşı-istihbarat Merkezi bile açtı. Polonya –Slovakya inisiyatifiyle açılan merkezin destekçileri arasında Romanya, Macaristan, Hırvatistan, Slovenya, Litvanya, Almanya, İtalya ve Çek Cumhuriyeti var.

Şimdi bekleyelim ve Aralık ayındaki Avrupa Konseyi zirvesinde neler konuşulup karara bağlanacak, izleyip görmeye çalışalım. AB’nin söz konusu kaygılara cevaz veren bir yol haritası çizip çizmeyeceğini anlamaya çalışalım.

Okuyucu Yorumları