REKLAMI GİZLE

Washington Post'u ‘The Post' Yapan Adam: Ben Bradlee

Hayatı, bir ‘gazete yöneticisi miti'ydi…

- A +

Bir gazeteci gerçeği vicdanlı ve adil bir şekilde söyledikçe sonuçlarla ilgili kaygılanmak onun görevi değildir. Gerçek, uzun vadede asla yalan kadar tehlikeli değildir. Bütün içtenliğimle inanıyorum ki gerçekler, insanı özgür kılar

Beyaz Perde onu, Jason Robards’ın Oscar'ı da getiren olağanüstü performansıyla tanımıştı. ABD siyasi tarihinin tek istifa eden başkanı Richard Nixon'ın koltuğu terk etmesinin üzerinden yalnızca iki yıl geçmişti ve Robards, başkanı istifaya sürükleyen mimarlardan birinin rolündeydi. O kişi, Washington Post gazetesinin efsanevi yayın yönetmeni Ben Bradlee’ydi. 

Filmde Bradlee, kendinden emin, karizmatik, yakışıklı, zeki ve yalnızca kendi bildiğini okuyan bir adam olarak tahlil edilmişti. Robards’ın Bradlee’si adeta bir roman kahramanı gibiydi. Muazzam şık giyiniyor, bacaklarını ofisinde masasının üzerine uzatarak toplantı yapıyor, ulaşmak istediği her insana anında ulaşıyordu. Korkusuzdu. Gerçek olamayacak kadar ‘iyi’ bir gazete yöneticisi gibi gözüküyordu. İzleyenler her ne kadar Robards’a bayılmış olsalar da gerçek Ben Bradlee’nin ‘bu kadar da’ olabileceğine inanmamışlardı.

Jason Robards, Ben Bradlee rolünde

Filmdekinden daha fazlası...

Öyle ya, filmde anlatılan ve Nixon’ı istifa ettiren Watergate skandalını araştıran gazeteci Carl Bernstein’e yıllar sonra Bradlee’nin gerçekten filmdeki gibi bir adam olup olmadığı sorulduğunda Bernstein, ‘ondan çok daha fazlası’ cevabını vermişti. 

O, yerel bir gazeteye polis muhabiri olarak girip, o gazeteyi dünyanın en saygın yayın kuruluşlarından biri haline getiren adamdı. Gücünü hem cesaretinden, hem şansından, hem de hayata politikadan fazlası olarak bakmasından alıyordu. Vietnam Savaşı sırasında halka söylenen yalanları ifşa eden 'Pentagon Belgeleri’ni de o basmıştı, Watergate’in üzerine de o gitmişti, gazeteye ‘style’, ‘gusto’ gibi ekleri de o getirmişti. Politik bir adam değildi, keskin ideolojik çizgileri yoktu ama büyüleyici bir ihtişama sahip, yaratıcı bir gazeteceydi. 

Bir çocuk olarak Ben Bradlee

Hikâyesi Boston’da başlıyor Bradlee’nin. Soylu bir aileden geliyor. Muhafazakâr ve Cumhuriyetçi bir eve doğuyor. Babası eski bir Amerikan futbolu oyuncusu, o zamanlar iyi para kazanan bir banker ‘B’; annesi, hayatının çoğunu evde geçirmiş, sanata meraklı bir kadın. Evlerinde pazar günleri yalnızca Fransızca konuşuyorlar, aristokratvari bir hayat yaşıyorlar. 

Aile ilk darbeyi Büyük Depresyon’la alıyor ve baba ‘B’ bir anda işsiz kalıyor. ‘Yıldız çocuk’ olarak tanınan ‘B’, bir süre sonra kendini otobanda, gelip geçen arabalardaki insanlara arkadaşlarının ürettiği bir deodorantı satmaya çalışırken buluyor. Bir yıldızın gözlerinin önünde kayışını seyreden Ben, o zaman kafasına bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyin ‘maddi ya da manevi özgürlüğünü kaybetmesi’ olduğunu düşünüyor. Babası güçlü bir adam, işsizlikle ve parasızlıkla boğuşurken de güçlü durmaya çalışıyor. Ancak aslında nasıl bir güç kaybı yaşadığını anlamak pek de zor değil. Çocukların okul masraflarını gidermek için bile ailesinden borç almak zorunda kalıyor ‘B’. 

Bu süreç elbette Bradlee’yi eğitiyor. Ancak ailede bir değişiklik daha oluyor. Anne Bradlee de işe başlıyor. Ve tıpkı oğlunun gelecekte yapacağı gibi, basit bir çalışan olarak girdiği kıyafet dükkânını bir süre sonra satın alıyor ve başına geçiyor. Hayatı boyunca hiç çalışmamış, kimsenin bir ‘iş kadını’ olarak tasvir etmeyeceği anne Bradlee, büyük bir başarı kazanıyor. Manhattan’da alınan dairelere kadar uzanan bir başarı… Azmini de başarıya açlığını da belli ki ailesinden alıyor Ben. 

Asıl darbeyiyse kendisi, şehir dışındaki St. Mark’s okulunda öğrenciyken alıyor. Arkadaşlarından bazılarında çocuk felci gözleniyor ve okul, bütün ailelerden çocuklarını okuldan almamalarını, salgını dışarıya taşımamalarını istiyor. Başta Bradlee’nin sağlığı bozulmuyor. Her akşam bacaklarını göğüslerine çekmeleri tembih ediliyor öğrencilere, sırta saplanan sert bir ağrı olursa felcin çanları çalmaya başlıyor. 

Bradlee bir-iki hafta boyunca her akşam aynı hareketi yapıyor, hiçbir ağrı hissetmiyor. Fakat bir pazar günü, arkadaşı Fred Hubbell’la dışarıda koşu antremanları yaptıktan sonra, yataklarında ikisi de o ağrıyı hissediyorlar ve hemen ambulansla şehre yollanıyorlar. Bradleelerin değil hastaneye, ambulansa verebilecek paraları yok. Aile doktorları ve babası Ben’i evin kapısından alıp, yukarı, kız kardeşinin odasına taşıyorlar, yatağa yatıyorlar. Orada tedavi oluyor. Bu arada hastaneye kaldırılan arkadaşı Hubbell, o hastaneden bir daha çıkamıyor. 

Gazetecilikte ilk günler

Bradlee hasta yattığı o döneme, anılarını kaleme aldığı ‘A Good Life’ kitabında oldukça kısa bir yer ayırmış. Birkaç sayfayla geçiştirmiş, duygusal satırlar kaleme almamış. Asıl altını çizdiği mesele, ‘her duruma uyum sağlayabilme’ özelliği. Depresifleşmeden, umutsuzluğa kapılmadan, yarını ya da bugünü yahut dünü düşünmeden yatıyor yatakta. Ayağa kalkma fikrini aklına ilk defa atletizm koçu Leo Cronan düşürüyor. Sekiz hafta boyunca, her gün, yavaş yavaş önce hareket etmek, sonra ayağa kalkmak ve en sonunda da yürümek için çalışıyorlar. Ve başarıyorlar. Eskisi gibi atletik ve güçlü bacaklara bir daha asla sahip olamasa da hastalıktan yara almadan kurtuluyor Bradlee. Her ne kadar hemen hemen bütün sporlara aşık bir genç olsa da hayatının kararmasına izin vermiyor. 

Hastalıktan kalkmasının üzerinden iki yaz geçince gazeteciliğe ilk adımını atıyor. Boston’da, babasının sahibini tanıdığı yerel bir gazetede, on altı yaşında officeboy olarak çalışmaya başlıyor. Ehliyetini alana kadar her sabah, kendisi de işe giden babası tarafından gazeteye bırakılıyor. Aynı yaz, officeboy’luktan, bir-iki cümlelik halktan son haberleri veren köşeler yazan muhabirliğe yükseliyor: ’’22 Mathies Sokak sakini Bayan Charles Callahan, kardeşini Nova Scotia’da bir haftalığına ziyarete gidiyor.’’

Bu arada okulda her türlü kulübün, tartışmanın, takımın içinde buluyor kendini Bradlee. Dersleri de iyi, sosyal hayatı da. Kendini o zamanlar için bir ‘insider’ olarak tanımlıyor. Kalabalığın içinde, yani. O kalabalığın dışındaki insanların hayatlarının rengini keşfetmesineyse henüz zaman var… 

Yakışıklı bir genç Bradlee… Kızların hoşuna gidiyor, güzel konuşuyor, söylediklerinin içi dolu… Ama henüz kadınlar konusunda tecrübeli değil, bu yüzden de korkak. İlk ve hayatının aşkı olarak tanımladığı kızı, kız kardeşinin arkadaşı Jenny McKean’i sinemaya götürüyor bir gün ve üzerinde yıllar boyunca etkisi kalacak bir talihsizlik yaşıyor. 

Bette Davis yüzünden güme giden ilk aşk

Film boyunca el ele tutuşuyorlar, gülüşüyorlar. Fakat Bradlee, Jenny’yi öpmeye cesaret edemiyor bir türlü. Tam yeltenecekken de filmin sonu geliyor. Bette Davis’in kör olduğu ve o karanlıkla biten Dark Victory filminin sonu… Işıklar bir anda açılıyor ve Bradlee kendini -kızı öpmeyi hayal ettiği halde- Bette Davis yüzünden ağlarken buluyor. Eve döndüğündeyse ablası ve Jenny’yi telefonda, kendisini alaya alan, kahkahalarla dolu bir sohbetin ortasında buluyor. Hayatının aşkı böylece güme gidiyor! 

Aşk hayatını bir tokat da Katherine Adams atıyor. 1937’nin yazında ailecek Fransa’ya tatile gidiyorlar (ilk defa tanıştığı o ülke, ileride Bradlee’ye gazetecilikte hızla yükselme şansını da tanıyacak) ve o tatil sırasında tanışıyorlar New Yorklu Katherine’le. Birbirlerine günlüklerini veriyorlar, aşık oluyorlar… Ama Bradlee onu öpecek cesareti de bulamıyor kendinde. Katherine de güme gidiyor… 

Lisenin ardından İngilizce, Fransızca ve Yunanca’da gösterdiği üstün başarılarla Harvard Üniversitesi’ne kaydoluyor. Harvard, Bradlee ailesi için bir gelenek ve o geleneğin son temsilcisi Ben: Elli ikinci Harvardlı Bradlee.

Cumhuriyetçi bir aileden Demokrat Kennedy
ile arkadaş olacak bir varis nasıl çıkar?

Hiç alışık olmadığı, özgürlükçü, liberal bir çevrenin içinde buluyor kendini. İstediği zaman, istediği kadar içki içiyor, kafasına esmediğinde derslere girmiyor ve kimse Ben’in ne yaptığını umursamıyor. İsterse batıyor, isterse çıkıyor. Kimse onun peşinden koşmuyor. Adapte oluyor olmasına, zaten sosyal becerileri kuvvetli, ancak asıl sorunu kendi içinde yaşıyor. Bir tarafından Bostonlu, muhafazakâr bir aile geleneği çekiştiriyor; diğer tarafındansa Harvard… 

O savaşın içinden, radikal bir biçimde değişen, tutuculuktan uzak bir adam çıkıyor. Halbuki evi, okula yalnızca birkaç blok mesafede. Fakat uzun yıllardır Cumhuriyetçilikten vazgeçmemiş, hiçbir Demokrat’a oy dahi vermemiş ailenin çocuğu, Demokrat başkanların en ünlülerinden biriyle, John F. Kennedy ile dost olacak birine evriliyor. Ev ile okul yahut özgürlük ile prangalar arasındaki savaş, Ben Bradlee’yi yeniden doğuruyor. 

‘Küçük bir politik sorun'

Harvard’a başlarken kafasında politikaya dair hiçbir şey yok. Eski Yunan dersleri ve edebiyat üzerine yoğunlaşıyor ve hayatı iliklerine kadar yaşamaya, her an her yerde olmaya çalışıyor. Ancak hayatın, daha doğrusu tarihin gerçekliği ve akışı peşini bırakmıyor. 

Kendi alaycı deyimiyle ‘küçük bir politik sorun olarak’ İkinci Dünya Savaşı patlak veriyor. Ucu ucuna okuldan mezun olan, hemen sonrasında ilk beraber olduğu kadınla evlenen ve bir çocuğu doğan Ben, askere, donanmaya katılıyor ve kendini ansızın Kuzey Pasifik’te, henüz yüzündeki sivilceler kaybolmamışken askerlere emir verirken buluyor. Anılarında kaleme aldığına göre, okulda kelimelerle oynamayı öğrenen Ben’in eline bu defa, hayatında ilk defa gördüğü ‘savaş oyuncakları’ veriliyor. Gerçek anlamda korkuyla da cesaretle de burada tanışıyor. Ölümü, savaşı, insanlığı ve insanlık dışılığı donanmada öğreniyor. Harvard’ın olamadığı ‘okul’, Kuzey Pasifik oluyor. Bradlee, iyi bir lider olabileceğini de orada, savaşın ortasında anlıyor. 

Döndüğünde soluğu önce New York’ta, gazetelerde alıyor, iş arıyor. Fakat New York’un editörleri, savaştan yeni dönmüş bir ‘çocuk’ ile çalışmanın yakınından bile geçmiyorlar. Eli boş dönüyor ama piyango, haftalığı 80 dolardan Washington’da vuruyor. 

Washington Post’la tanışması, Bradlee’nin bir polis muhabiri olarak işe alınmasıyla başlıyor. Post, o zamanlar henüz ‘The Post’ değil. Küçük, yerel, etkisiz bir gazete. Ben, haber yazmayı, haber peşinde koşmayı öğrenmeye orada başlıyor. Tecavüzcülerle, katillerle, delilerle… Polise yolu düşenlerle orada tanışıyor, onların hikayelerini Post’a yazıyor. 

Paris bir şenlik

Post’la geçen ilk yıllarında, kendini çok etkileyen bir filmi ilk defa izliyor Ben Bradlee: Foreign Correspondent. 1940 yapımı filmin yönetmeni Alfred Hitchcock. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Londra’da düşman ajanlarını bulmaya çalışan bir muhabirin hikâyesi anlatılıyor. Bradlee’nin de aklı dışarda, Amerika’nın uzağında ama Amerika için gazetecilik yapma fikriyle doluyor. Otuzuna girdiği gibi böylece Paris’e gidiyor ve basın ateşeliği yılları başlıyor. 

Paris, -Hemingway’in deyimiyle- büyük bir şenlik. Savaş sonrasında yeniden kurulan, muazzam bir şehir. Bradlee’nin iliklerine işliyor Avrupa. Kafelerde, kendilerinden emin, başları dik oturan Fransız kadınlarından etkileniyor ve -tabii ki- o kadınlar da Bradlee’den. Karısını o kadınlardan biriyle, Alpler’de aldatıyor ve hemen hemen hiç suçluluk duymadığını fark ediyor, şaşırıyor. Ve Tony’yle, ‘aşkıyla’ tanışıyor. Bradlee, ilk defa aşkın ne demek olduğunu hissettiğini dile getiriyor. Hızlı ve radikal bir hayat yaşamayı, hayatla kavga etmeyi, kendinden büyük ve kudretli olana boyun eğmemeyi seviyor Bradlee. Tony için Washington’a dönüyor ve hayatla kavgası -Amerika’da- yeniden başlıyor.

Georgetown’da satın aldıkları evin iki bina yanına John F. Kennedy ve eşi Jackie Kennedy taşınınca, Kennedy’nin ölümüne kadar sürecek bir dostluğun da temelleri atılıyor. Bradlee hayatı boyunca şansı yanı başında buluyor, tıpkı Kennedy’yi bulduğu gibi. Ancak hayatı boyunca da ‘Başkan’ın dostu’ etiketi peşinden geliyor, gazeteceliğine gölge düşürebilecek belki de tek kusuru, dostluğu oluyor. Beyaz Saray’da içilen purolar, Başkan’la çıkılan tatiller, Camp David… Ve tarihe geçecek o fotoğraf: Kennedy’nin yanında Bradlee’nin eşi Tony; Bradlee’nin yanındaysa Jackie… 

Kennedy’nin suikastının ardından Jackie, Tony ile Ben’e sarılıyor. Üzerinde hâlâ kocasının kan izleri olan pembe takımı var. Bradlee, anılarını yazana kadar bu sahneden hiç bahsetmemiş, gazetesine koymamış. Dostluk ile gazetecilik arasındaki çizgiyi kendince hiçbir zaman geçmemeye çalışmış. Ancak Jackie, onun gazeteci olduğu gerçeğini unutmuyor hiçbir zaman. Kennedy gibi değil, her zaman mesafeli. Kanlı takımı üzerindeyken de Ben’e ‘bunu hiçbir yere yazmayacaksın’ demesi, bunun örneği.

Bu arada Washington Post’un sahibi Phil Graham, aynı zamanda Bradlee’nin de dostu. Graham intihar edince yönetimin başına -aile şirketinin geleneğine uyarak- Catherine Graham geçiyor ve soluğu hemen Ben Bradlee’nin yanında alıp soruyor: ‘Büyünce ne olmak istiyorsun?’ Ben Bradlee’nin Washington Post’taki editörlük yılları da böylece başlıyor. 

O karizmatik adam, başına geçtiği yerel ve küçük gazeteyi, New York Times’a rakip yapmak için çalışacağını daha en başından belli ediyor. İyi muhabirleri, iyi yazarları ve editörleri toplamaya çalışıyor ve arkadaşı -ve patronu- ‘Key’den daha çok bütçe istiyor. Stil ekini düzenliyor, gusto sayfaları hazırlatmaya başlıyor. Fakat bir gazetenin büyüklüğü, yaptığı haberin de büyüklüğüne ister istemez bağlı. İlk şansı, Pentagon Belgeleri’yle dönüyor. 

The Post: Gazeteciliği savunabilmek için önce bir gazetemizin olması lazım

Steven Spielberg’in yönetiminde, Tom Hanks’in bedeninde Ben Bradlee, The Post’la işte tam da o zamana gidiyor. New York Times’ın patlattığı haber, Başkanların yıllardır Vietnam’la ilgili halka yalan söylediğini, Cenevre Sözleşmesi’ni çiğnediğini ortaya çıkarıyor. Ancak Nixon yönetimi, meseleyi bir ‘basın özgürlüğü meselesi’ne döndürüyor. Times dava ediliyor, Vietnam’la ilgili haberlerin çıkması mahkemece engelleniyor ve Bradlee de böylece oyunun içine dahil oluyor. 

7000 sayfalık Vietnam raporunu, Graham’ın yakın arkadaşı, eski bakan Robert McNemara hazırlatmış, Pentagon’dan sızdırılan bu belgelerse yalnızca New York Times’ın elinde… 

Bradlee ve Post bu belgelerin peşine düşüyor, kaynağı buluyor ve inanılmaz bir editöryel çalışmayla, Times’ın üç ayda yaptığı incelemeyi birkaç saatte yapmaya çalışıp, haberi gazeteye alıyorlar. Fakat Times ile kaynaklarının aynı olması, Bradlee ve Graham’ı mahkemeye itaat etmez duruma düşürüyor. Aynı zamanda Washington Post halka henüz açılmış, bankerler bu ‘olağanüstü durum’ yüzünden çekilebilir ve gazetenin ekonomisi yerle bir olabilir. Graham’ın (Meryl Streep) ‘Gazeteciliği savunabilmek için önce bir gazetemizin olması lazım’ sözü, aslında ne kadar bıçak sırtı bir konumda olduklarını anlatmaya yetiyor. Fakat bütün tehlikeleri göze alıp belgeleri yayınlıyorlar ve Times’ın yargılandığı davaya katılıyorlar. Bradlee ‘Yayınlama özgürlüğünü savunmanın tek yolu yayınlamaktır’ diyor. 

Bu arada ABD’nin her köşesinden yerel gazeteler, Washington Post’un bu çıkışının ardından Pentagon Belgeleri’ni konu alan haberleri manşetlerine çekip, birlik mesajı veriyorlar. Hem bütün ülke basınını yanına çeken hem de Times’la aynı mahkemede yargılanan Washington Post, o günden sonra yerel bir gazete olmanın ötesine geçiyor. Mahkeme, gazeteleri suçsuz buluyor. 

Gerçekler, insanı özgür kılar...

Filmin en sonunda, Graham ile Bradlee’nin arasında geçen konuşma, Washington Post’un tarihine vakıf olanları kıkır kıkır güldürüyor. Pentagon Belgeleri hadisesini yeni atlatmış olan patron Graham ‘Bir daha böylesini yaşayamam herhalde’ diyor editörü Bradlee’ye. Hemen ardından gelen sahneyse Watergate binasında bir hırsızlık olayı olduğunu fark eden polisi gösteriyor. Graham, Pentagon Belgeleri’nin ardından, ABD tarihinde ilk defa bir Başkan’ın istifasına sebep olacak bir gazetecilik macerasının içinde buluyor kendini. Gazetesi, Washington Post, bu defa Times’ın ardından yardımcı oyuncu değil, başrol. 

Ben Bradlee ve beyaz perdede onu canlandıran bir diğer isim Tom Hanks

Ben Bradlee (bu defa ‘All The President’s Man’ ile Jason Robards’a Oscar kazandıran performansıyla) yine gazetenin başında. Suçu işleyen, seçimlerde Demokratları geride bırakmak için Demokratların merkezine girmeye çalışan ise Başkan Richard Nixon ve saz arkadaşları… Ancak Carl Bernstein ve Bob Woodward’un haberciliği yüzünden (ya da sayesinde) Nixon’un isminden evvel gelen ‘başkan’ sıfatı, çok uzun süre yerinde kalamıyor. Başkan’ın gelecek seçimler yaklaşırken Demokratların kalesini, Watergate’deki ofislerini dinlettiği, Washington Post’un haberiyle ortaya çıkıyor. Bradlee, haberi yayınlamalarının ardından kaleme aldığı mektubunda ‘’Bir ülke için hiçbir gerçek, uzun vadede yalanlar kadar tehlikeli değildir. Bütün içtenliğimle inanıyorum ki gerçekler, insanı özgür kılar” diyor. 

TIKLAYIN - Cemal Tunçdemir yazdı: Ben Bradlee: Gerçekler, insanı özgür kılar

Bradlee, Watergate’ten sonra da gazetenin başında kaldı ama gazeteci (NewYorker’ın şu anki Genel Yayın Yönetmeni) David Remnick’in tanıklığına göre artık sıkılmıştı. Bir gazetecinin yapabileceği en büyük haberleri yapmış, piyangoyu iki kez tutturmuş, mesleğinde çıkabileceği en yüksek noktaya çıkmıştı. Bir Başkan devirmiş, keyif aldığı hayatı kendi gazetesine yansıtmıştı. New York Times’ın yanına Washington Post’u oturtmuştu. Gazete binasına gidip gelmeye, gazetede ‘onursal’ bir statüde yer almaya devam etti. Gazetenin kokusundan uzaklaşamadı ama gazeteciliği hayatının başrolü olmaktan çıkardı. Ailesine, kendisine, evine çekildi. Mesleğinden beklediği her şeye ulaşmıştı. Hakkında yapılan filmle kazandığı şöhretin, gazeteye yönetici olarak gelirken aynı zamanda şirkete ortak olmasıyla kazandığı paranın keyfini sürmeyi tercih etti. Kenara çekildi.

‘’Bir şeyi kaybetmişti ve yalnızca ben
bunu fark etmiştim"

Hayatının son on yılına girerken en büyük dayanağı, son eşi Sally Quinn yanındaydı. Bradlee’nin davranışları değişmeye, enerjik ve güler yüzlü adam kaybolmaya başlıyordu. Sally, kendinden epeyi yaşlı kocasındaki değişimleri önce yadırgadı, sonra anladı: Hemen hemen herkesin ‘devrilmez’ olarak nitelendirdiği Ben Bradlee, demansla karşı karşıyaydı. Yavaş yavaş yakın geçmişi unutmaya başlıyordu. Sally, Bradlee’nin hastalığını uzun bir süre hem çevresinden hem de Bradlee’den sakladı. ‘’Bir şeyi kaybetmişti ve yalnızca ben bunu fark etmiştim’’ diye yazdı Sally, o yılları anlatırken. Bradlee’yi demansla mücadele eden başkalarıyla buluşturmaya çalışıyor, ‘yaşlı asker ve gazetecilerin buluşması’ diyerek kocasını toplantılara götürüyordu. 

Hastalığının iyice ilerlediği günlerde Sally’nin telefonu çaldı. Arama, Beyaz Saray’dan geliyordu. Bradlee, dönemin ABD Başkanı Barack Obama’dan ‘Özgürlük Madalyonu’nu alacaktı. Ancak törene kadar bu bilginin gizli kalması gerekiyordu. Bradlee, habere çok sevinmişti. Aynı akşam evlerinde ağırladıkları misafirlere bir anda madalyonu alacağını söyledi. Gizli kalması gerektiğini unutmuştu. 

Sally, kocasının aslında böyle okazyonları ‘pek de umursamadığını’ söylüyordu. Fakat bu defa, Beyaz Saray’ın kararı Bradlee’nin hayatına ‘yeni bir anlam’ vermişti sanki. Törende Obama ile sohbet etmiş; eski, gülen yüzü yerine gelmiş, Başkanla şakalaşmıştı. 

"Ne zaman gideceğim?"

Hayatının son günleriydi artık. Doktoru, birkaç ayı kaldığını söylüyordu Sally’ye. Bradlee bir gün eşine, doktorunun yanında ‘Ne zaman gideceğim’ diye çıkıştı. Sally, ‘Nereye?’ diye sorabildi sadece. Bradlee ‘evime’ dedi. 

Öldüğünde, ki neredeyse otuz yıl geçmişti Washington Post’u bırakalı, dünyanın her köşesinden gazeteler onu ‘Washington Post’un efsanevi Yayın Yönetmeni’ olarak manşete çektiler. 

Bradlee, anılarını yazdığı kitabına ‘A Good Life’ ismini verdi.
Bir film kahramanı gibi yaşadı hayatı.
Bu, iyi bir hayattı.