- A +

Tarih 10 Ekim 2016.

Henüz kapatılmamış bütün televizyon kanalları aynı töreni veriyordu.

Türkiye’nin ev sahipliğini yaptığı Dünya Enerji Kongresi’nin açılışı.

Açılış konuşması, Enerji Bakanı Berat Albayrak tarafından yapıldı.

Enişte tarafından haberi alınarak tez elden savuşturulan darbenin ertesinde bu sefer, damat tarafından açılışı yapılan Dünya Enerji Kogresi’nin ihtişamını izliyordu ülke.

Hani şu, geçenlerde Irak petrolünü taşıması için devletten devlete yapılan anlaşmayla imtiyaz tanınan Powertrans şirketiyle olan ilişkisi, Redhack’ın deşifre ettiğini söylediği elektronik postalardan ortaya çıkan bakan.

Hoş, otaya saçılan elektronik postalardan muhteremin, Powertrans şirketine ortak olup olmadığı anlaşılmasa da, işe alınacak personelin özelliklerinden tutun da, bunların maaşların tutarına, yemek ve yol yardımlarına kadar birçok şeyin damat bakanın onayından geçtiği açıkça görülüyordu.

*  *  *

Açılışta, önemli ülkelerin ileri gelenleri doğal olarak protokolde yan yana oturmuşlardı.

Başbakan Binali Yıldırım, Azerbeycan Cumhurbaşkanı Başkanı İlham Aliyev, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Cumhurbaşkanı RecepTayyip Erdoğan…

Kongrede, kendisine Tanrı tarafından "Yürü ya kulum" denmiş, 17 şirket, 28 gemi, 2 süperyat sahibi başbakanımız da bir konuşma yaptı. Enerji oyunları olarak da nitelediği sektörün bu büyük buluşmasına, bir de isim takmıştı: Enerji Olimpiyatları!

Evet, ortalama yurdum insanının devletler, şahıslar ve şirketler düzeyinde nasıl oyunlar(!) çevrildiğini tahmin edemeyeceği bir olimpiyattı bu!

Protokolün en gözde konuklarından birisi de Başbakan Yıldırım’la Putin arasında kendisine yer verilen Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’di.

Adı seçim hileleriyle, rakiplerini öldürtüp hapse atmakla anılan, kimilerinin yılın insanı, kimilerinin rüşvetçisi olarak andığı Aliyev...

Babasından devraldığı “sultanlığı”, önce başbakanlık, sonra cumhurbaşkanlığı ile taçlandıran, şeffaf olmayan seçimlerle oy oranını giderek arttırmak suretiyle perçinleyen bir dünya zengini yani.

İngiliz Virgin Adaları, Dubai, Türkiye gibi ülkelerde malikânelerin, villaların, gayrimenkul ve otellerin yanı sıra, Panama ve Çek Cumhuriyetindeki gizli şirketlere kadar büyük bir servetin sahibi olan Aliyev!

Rusya Devlet Başkanı Putin’e gelince. Kongrenin baş konuğu olduğu kesindi. Aliyev ile Türkiye Cumhurbaşkanı arasında her zamanki soğuk, kibirli duruşuyla oturuyordu.

Putin’in kaç paralık bir adam olduğu, çeşitli rivayetler olsa da tam olarak bilinmiyordu. Yüz milyarlarca dolarlık servetinin olduğundan bahsedenler vardı. Ancak doğal ki, bunlar bir spekülasyondan ibaretti. Henüz ortalığa dökülüp saçılan somut rakamlar, ya da gayrimenkullerden söz etmek mümkün değildi.

Düşünüyordum da, bana göre protokoldeki oturma sıralamasında bir yanlışlık olmalıydı.

Şöyle olmasını beklerdim. En başta Rusya, yanında Azerbeycan, onun yanında da Türkiye…

Uluslararası Şeffaflık Derneğinin 2014 verilerine göre, Yolsuzluk Algı Endeksi’nin 136.sırasında Rusya, 126.sırasında Azerbeycan ve 64. sırasında da Türkiye’nin olmasıydı beni bu düşünceye iten.  

*  *  *

Törenin yapıldığı tarih, 10 Ekim 2016’yı gösteriyordu ya.

Aslında, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük toplu katliamının da yıldönümüydü bu tarih!

Kelimeler bazen ne kadar da bölücü oluyordu.

15 Temmuz ve diğer tüm şehitler adına bir dakikalık saygı duruşunda bulunulan açılışta, bundan tek kelimeyle bile olsa söz edilmemesi ne kadar da yaralayıcıydı.

Döndüm, çalışma odama gittim.

Bilgisayarımda önüme düşen bir videoyu izlemeye başladım.

*  *  *

Çok mu şey istemiştik biz, diye düşündü adam.
Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya istemek suç mu?
Barış istemek suç mu?
Hâlbuki umut doluyduk biz, kuşlar gibi cıvıl cıvıldık.
Arkadaşlarım halay çekiyorlardı.
Sevinçliydiler, gülüyorlardı.
Çünkü, hep beraber barış için yürüyorduk.

Barış için yürüyen insanlar mutlu olamaz mı?
Elbette ki olabilir.
Olmalılar.
Çünkü barış iyi bir şeydir.
Çoktandır unuttuk biz onu.
Hep savaş, hep ölüm haberleri, hep ağlayan insanlar gördük hayatımızda.

Alıştık mı yoksa ne?
Hayır hayır alışmadık!
Alışmamalıyız!
Alışmak kötü bir şey olmalı.
Alışmamak için gelmiştik zaten Ankara’ya.
Barış için gelmiştik.
Tek amacımız buydu.
Barış olsun, insanlar konuşsunlar, birbirlerini dinleyip anlasınlar.
Boş zamanlarında gezsinler, sabahlara kadar eğlensinler, balık tutmaya gitsinler, mis gibi ormanlarda dolaşmanın tadını çıkarsınlar.
Örneğin, bahçelerinde çiçekler yetiştirsinler; zambaklar, açelyalar, kasımpatılar, menekşeler ve begonviller…
Bahçeleri yoksa dahi, rastladıkları ilk toprak paçasına ağaç diksinler, onu sulasınlar; diktikleri ağacın dallarına konan kuşları, gölgesinde uyuyan köpekleri, kedileri seyretsinler.
Daha bir sürü şey yapsınlar ne bileyim; evliyseler çocuklarıyla sinemaya gitsinler; bekarsalar aşık olsunlar, dans etsinler, sevişsinler…

Ölüm mü bu beni konuşturan yoksa?
Niye böyle sayıklıyorum ki ben?
Niye çocuklarım geldi şimdi birden aklıma?
Özellikle dört yaşındaki oğlum!
Hani arkamdan, benimle gelmek için ağlayan oğlum.
Bilmem, nedense o geldi aklıma işte.
Ölmek böyle bir şey galiba.
Eğer henüz ölmediysem, o halde yavaş yavaş ölüyorum.
Evet, evet, ölüyorum ben.
Hem de hiçbir acı hissetmeden.Tatlı bir uyuşukluk içinde bedenim.
İlk defa bir pişmanlık duygusu sarıyor benliğimi.Gelmese miydim ne?
Ankara’da, bir meydanda, niye böyle sere serpe yatıyorum ben?

Barış!
Sahi barıştı…
Beni buraya getiren o sihirli kelimenin adı.
Barış için yürümek kötü bir şey mi sizce?
Olabilir mi böyle bir şey?
Barış için yürüyen insanların içinde bir kötülük bulunabilir mi?
Barış isteyen insanlar ölebilir mi?
Bedenleri paramparça olur mu onların, etleri savrulur mu havaya, kadınlar parmaklarıyla, saçlarında et parçaları aramak zorunda kalırlar mı?

Son hatırladığım şiddetli bir ses ve ışık!
Kulak zarımı patlatan bir ses.
Gözlerimi kör eden bir ışık.
Etrafımı saran bu karanlık da neyin nesi?
Niye nefes alamıyorum ben?
Genzimi yakan bu gaz bulutu da nereden çıktı!
Niye ağlıyorum ki ben?
Kaçabilenler kaçtı, sadece yaralı ve ölüler kaldı geride.
Her tarafım kırmızı.
Kanıyorum.
Sadece ben mi?
Kaçamayan herkes kanıyor.
Kanıyoruz birlikte.

Beni barışa sardılar.
Hayır hayır, bunu ben istememiştim.
Ben yalnızca barışı istemiştim.
Ben yalnızca barış için yürümek istemiştim.
Tek isteğim buydu.
Sadece bu.
Güneşli bir Ankara gökyüzünün altında barışa yürümek istemiştim.
Tıpkı diğerleri gibi…

Oysa şimdi bir meydanda, uzanmış yatıyorum.
Beni niye barışa sardılar, bilmiyorum.
Başımda 17 yaşında bir kız var, onu seçebiliyorum.
Ben bilmiyordum.
Yaşını, bana o söyledi.

Bu nedir?
Bir pankart mı?
Üzerinde barış yazıyor.
Başka şeylerde var, renk renk, desen desen.
Ama en çok barışı görüyorum ben.
Üzerindeki kırmızı lekelerin oynaştığı bir barış.
Beni ona sardılar.
Beni üzerinde barış yazan bir bez parçasına sardılar.

*  *  *

Adam yaralıydı.
Bir kız çocuğu geldi yanına, ellerinden tuttu.
Tanımıyordu.
İsmi Güneşti.
Hayır, ölemezsin, ölemezsin” diye bağırdı kız;
Ben 17 yaşındayım, bana bu acıyı yaşatma lütfen.”
Ağlıyordu.
Hıçkırıklara boğulmuştu.
Elleri, ellerindeydi.
Seni bırakmayacağım, sen de beni bırakma ne olur,” diye yalvardı adama.
Birbirlerinin ellerinden sımsıkı tutmaya devam ettiler.

Peki,” dedi adam, “yalnız,” diye ekledi;
Şu dizimin altındakini al, dayanamıyorum.
Kızın gözleri, adamın dizine doğru kaydı.
Tamam,” dedi, “sen gökyüzüne bak, onu alacağım.”

Adam gökyüzüne baktı.
Bulutsuz bir maviydi gördüğü.
Dizinin altından, bileğinden kopmuş, kanlar içindeki ayağı aldı kız.
Sen gökyüzüne bak,” dedi bir kez daha,” sen gökyüzüne bak!”
Birlikte gökyüzüne baktılar.

Okuyucu Yorumları