- A +

Onları ilk kez Yüksel Caddesi’nde otururken gördüm.

Son derece basit, masum bir talep için oradaydılar. Daha birçoğunun benzer amaçlar için, farklı zamanlarda, farklı biçimlerde yaptığı gibi. Biri eğitim emekçisi, diğeri akademisyendi. İki satırlık bir KHK ile işlerine son verilmişti. İşlerini geri istiyorlardı!

İlk anda, insanı sarıp sarmalayan, yüzlerindeki o çocukça gülümsemeleri dikkatimi çekmişti. Öylesine okuyup geçmiştim isimlerini.

NU-SE’ydi adları.

Birkaç gün sonra, sosyal medyada tekrar rastladım onlara.

Yine oradaydılar. Yanlarında birkaç kişi daha vardı. Ayaktaydılar. Yüzlerinde hiç düşmeyen gülümsemeleriyle… Kırmızı bir önlük giymişlerdi bu sefer. Üzerinde işimi geri istiyorum yazıyordu. Son derece olağan bir şeydi bu. Taleplerini birkaç gün dile getirecek, sonra köşelerine çekilip kadere boyun eğeceklerdi.

Adları ise NU-SE’ydi

Sonra, bir gözaltı haberinde iliştiler gözlerime.

Artık tanıyordum. Devletimize göre, Yüksel Caddesi’ndeki sayıları her geçen artan kalabalıkla, toplumun nizamını bozmaya başlamışlardı! Kendilerini derdest ederek karakola götürmekten beis görmemişti demokrasimiz. Yalnız bir sorun vardı; işini geri istemekten başka bir derdi olmayan bu insanları hangi gerekçeyle tutacaklardı. Tutamamış, serbest bırakmışlardı.

Çünkü adları NU-SE’ydi onların.

Takip eden günlerde, günü birlik gözaltılar başladı.

Kolluk göz açtırmıyordu artık. Her gün karakoldaydılar. Ne var ki, çıkar çıkmaz ilk durakları yine Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı oluyordu. Bir gün, internet haber sitelerinden okumuştum. Bütün kapılar yüzlerine kapandığında, söylenecek kelimeler tükendiğinde, artık yapılacak hiç bir şeyleri kalmadığında, insanoğlunun elindeki o son çareye, açlığın koynuna sığınmaya karar vermişlerdi…

İnsan Hakları Anıtı’nın önü çelenklerle, çiçeklerle, papatyalarla dolu oluyordu artık.

Çiçeklerin üzerinde ise NU-SE yazıyordu.

Başka bir gün, onları bir kez daha gördüm. Arkadaşları kollarına girmişti. Güçlükle yürüyorlardı.

Gülüşlerinden yaralı çocuklar gibiydiler. Mecalleri iyiden iyiye azalmış, takatları kesilmişti. Havaya güçlükle kaldırdıkları elleriyle çevredekileri selamlıyor, sıcacık gülümsemelerini haksızlığın, adaletsizliğin, eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir dünyaya doğru üflüyorlardı.

Adları NU-SE’ydi ve şehirden şehire dolaşıyordu artık.

Günün birinde tekerlekli bir sandalyede çarptılar gözüme.

Bacakları, iyice güçten düşmüştü. Giderek zayıflayan bedenlerini taşımakta zorluk çekiyordu. Gülümsemelerini, tekerlekli bir sandalyenin üzerinden armağan ediyorlardı bu sefer hayata.

Adları ise yasaktı. Yüksel Caddesi’nde hak aramak imkânsızdı artık. Sadece hak aramak değil, üç kişinin bir araya gelmesi bile imkânsızdı. İnsan Hakları Anıtı önünde durmak, çiçek koymak, kitap okumak, seyretmek; üzerinde isimlerin yazılı olduğu dövizlerle orada durmak, isimlerini anmak, hatta üzeri boş, beyaz bir karton parçası taşımak… Yasaktı bütün bunlar.

Orada, kitap okuyan kadın heykeli bile çelik bariyerlerle gözaltına alınmıştı.

Çünkü adları NU-SE’ydi onların.

Bir gün, polislerin arasında, kollarına girilmiş, götürülürken görmüştüm onları.

Haklarında, devlete ait, imzalı mühürlü kocaman bir tutuklama kararı vardı artık. Kaçamazlardı! Öyle olur olmaz yerde, oturup toplumun huzurunu bozamazlardı! Elini kolunu sallayarak dolaşamaz, istedikleri yere papatyalar koyamazlardı!

Devletti bu, gerekçe üretmek elbette zor olmayacaktı. Gerçekte ise cürümleri, Ankara’nın orta yerinde, işlerini ve ekmeklerini geri istemeye tam teşebbüsten ibaret kalacaktı.

Ne var ki, hala çocuksuydu yüzleri, hala bir eser yoktu yılgınlıktan, bakışları hala civanmert, gülmekte hala cömerttiler.

Adları ise NU-SE olarak anılıyordu.

Bir süre göremedim onları, sadece haberlerini okuyordum.

Yüksel Caddesi artık yalnızdı, kimsesizdi. Lakin çok geçmedi, sevenleri ve destekçileri dolduruverdiler bu boşluğu. Onlar da, diğerleri gibi her gün polis copuna maruz kaldı, zehir içti, gözaltına alındılar. Kimilerinin çatur çutur kolları kırıldı oracıkta. Veli Saçılık, her gün İnsan Hakları Anıtı önünde sürdürdü itirazını. Bıkmadan, yılmadan, usanmadan! Tek başına, kötülüğün tarihine Türkiye’nin Kolsuz Direnişi’ni yazdı. Her gün gaz sıkıldı üzerine, zehir püskürtüldü, yağmur gibi plastik mermi yedi bedenine. Ampute kolu bile kırıldı, ancak onun kolsuz direnişi asla kırılamadı!

Adları ise hala NU-SE’ydi.

Son olarak, cezaevinde, ağır bir açlığın koynunda bir meçhule doğru giderken, başlarında gardiyanlar varken gördüm onları.

Cezaevinde yaşanan gerçeği bir video filme almışlardı. Devletin gardiyanı geliyor, uykudayken dürtüyor, “öldünüz mü?” diye soruyordu.

“Henüz ölmedik” diyorlardı, “ölmedik, ölmeyeceğiz! Ölmek için değil, yaşamak/yaşatmak için  buradayız.”

Böyle söylüyor ve açlığın koynundaki gülümseme ye devam ediyorlardı.

Hapishaneden resimler çiziyor, şekiller yapıyorlardı. Resimlerde sakallı bir adam ile gülen bir kadın göze çarpıyordu. İçerideki küçük hapishaneden, dışardaki büyük hapishaneye pusulalar gönderiyorlardı.

Pusulaların altında NU-SE yazıyordu.

*  *  *

Bugün, 189 gündür açlığın koynunda onlar. 115 gündür, onları işten atan, aç bırakan devletin hapishanesinde tutuklular. Ayakta duramıyorlar artık; gözleri çukurlarına düşmüş, kasları erimiş, benizleri sararmış. Fakat incecikten gülümsemeye devam ediyorlar hala. Umutla bakıyorlar maviliklere…

Ve adları var artık onların.

Tıpkı kendileri gibi gerçek, gülümsemeleri kadar sahici, yürekleri gibi umut dolu.

Bugün mahkemeye çıkacaklar. Onların değil bizim mahkememiz bu. Onlar değil, adalet yargılanacak bugün.

Onları değil bizi çağırıyorlar mahkemeye bugün; ekmeği elinden alınanlar, işinden edilenler; öğrenciler, öğretmenler, akademisyenler; gazeteci, yazar ve aydınlar; Horasan’da bir okulda, öğretmensiz kalmış yoksul çocuklar çağrılıyor mahkemeye bugün.

Geç kalmayalım, hepimizin mahkemesi var bugün!

Geç kalırsak eğer…

Okulda, çocukların defterine, sıralarına, ağaçlara yazılamayacak adları.

Geç kalırsak eğer…

Okunmuş yapraklara, bembeyaz sayfalara çizilemeyecek yüzleri.

Geç kalırsak eğer…

Yaldızlı imgelerde, toplarda tüfeklerde, kralların tacında okunamayacak adları…

Geç kalırsak eğer…

En güzel gecelerde, günün ak ekmeğinde, bir daha göremeyeceğiz gülümsemelerini. (*)

Adlarını unutmayın.

NU-SE!

(*) Paul Eluard’ın Ey Özgürlük şiirinden

Okuyucu Yorumları