- A +

Haziran günleriydi.

Tarih, yüzyılımızın bu topraklardaki, belki de en büyük toplumsal hareketinin adını yazmakla meşguldü sayfalarına.

İstanbul’da, Gezi Parkı’nda bir ağaç yerinden sökülmüş, ülkede ve dünyada yer yerinden oynamıştı.

Tarihimize Gezi Parkı Direnişi olarak geçti.

Öyle çok şeyin adıydı ki Gezi…

Her şeyden önce nice zamandır kaybettiğimiz umuttu, sevinçti, heyecandı.

Karanlıktan fışkıran bir ışıktı o.

Belki de bizim küçük Paris Komünü’müzdü.

Hayalleri çalınmış, geleceği çürütülmüş, umudunu yitirmiş bir ülkenin üzerinde, bir anda parlayıp sönen güneşti sanki.

İşte bu güneşten püsküren sihirli bir ışığa benziyordu.
Cümlemizin gözümüzü kamaştıran, kalabalıkları peşine takıp da sürükleyen…

Haziran hüzünle gelirdi çoğu zaman

Önce gözümüzü kamaştırdı bu ışık, sonra dünyamızı aydınlatmaya başladı.

Oysaki ışığa tahammülü yoktu karanlığın.

Bu yüzden, bir yandan dalga dalga yayılırken aydınlık, korkusu da giderek büyüdü karanlığın. Büyüdü, büyüdükçe zalimleşti.

Bilirdik, haziran hüzünle gelirdi çoğu zaman.

Ve bazen haziranda ölümün yüzü, ölümden de beter çirkin olurdu.

Derken, ölüm haberleri gelmeye başladı dört yandan.

Ölümün güncesi 1 Haziran’ı gösteriyordu; adresi Ankara, yeri Kızılay’dı.

Keskin bir direnişin uğultusu yayılmıştı Ankara’nın caddelerine.
Kalabalığın ortasında bir polis hışımla silahına davranıyor, Ethem Sarısülük’ün kafasını parçalayarak yazıyordu destanını.
Gülüşleri soluyordu gözlerinde Ethem’in, yığılıp kalıyordu yere…

Haziran’da beklemesi yoktu ölümün.

Tarihin sayfaları bir gün daha dönüyor, 2 Haziran 2013’ü gösteriyordu.

Eskişehir’de sinsi bir ölüme doğru ağır ağır yol alıyordu zaman.

Polisler yeni bir destan yazmak üzere ara sokaklara dalıyor, genç bir üniversite öğrencisini karanlık, izbe bir köşede kıstırıyordu.

Karanlık ölüm kokuyordu yine.

Beyni jöleli, ağzı salyalı bir güruh polislere beraber, on dokuz yaşındaki genci, kafasına vura vura linç ediyorlardı.  

Ölüm ne kadar da ağırdı Eskişehir’de. Ne kadar zalim ve inanılmazdı karanlık bir sokağın birinde, Ali İsmail’in kısılmış nefesinde…

Sabırsızdı haziranda ölüm

Gece yeni bir güne evrilirken, ülkenin sokakları Gezi diye inliyordu.

Tarihin yaprakları 3 Haziran’da durmuştu. Bu sefer Mehmet Ayvalıtaş’ın ölüm haberi düşmüştü sokaklara. Mehmet, Ümraniye’deki gösteriler sırasında, üzerine sürülen bir araç tarafından ezilerek öldürülmüştü.

Haziran kanamaya başlamıştı bir kez daha.

Haziran kanamıştı bir yanından, kanadıkça kanıyordu.
Ve Haziran’ın kanayan bir yanında, bir güne iki ölüm birden sığıyordu.

Hatay’ın gaza ve zehire boğulmuş bir sokağında yeni bir ölümü tarifliyordu zaman. Mehmet Ayvalıtaş’ın öldüğü gün, ülkenin başka bir yanında, başka bir kentinde, Abdullah Cömert’in başından kurşunla vurulmuş bedeni soğuyordu yavaş yavaş, kuru bir asfaltın üzerinde.

Belli ki korkusu giderek büyüyordu karanlığın; büyüyor ve büyüdükçe daha çok kan kokuyordu.

Tarihin yaprakları 16 Haziran’daydı şimdi.

Karanlık, ekmek almaya giden bir çocuğun can evinde büyüyordu.

Kaşları karaydı, gözleri karaydı; bakışları aydınlıktı ama; aydınlık ve çocuktu.

Adı Berkin Elvan olan bir çocuktu.

Bu sefer, göz yaşartıcı gaz kapsülü kılığına giriyordu ölüm.

On dört yaşında bir çocuğu vuruyor, on beş yaşında soluksuz kılıyordu...

Bir kez büyümüştü karanlık, büyümüş ve kokmuştu, can almaya doymuyordu. Sokaklar, parklar, kaldırımlar… Hep kan kokuyordu artık! Kan kokuyordu meydanlar; evler, yollar, camiler…

Ve karanlık kirli yüzünü, 20 Haziran’da yeni bir kente doğru dönüyordu. Bu kez, Mersin’in gaza boğulan sokaklarında ölümün adı Mehmet, soyadı İstif oluyordu.

Ne kadar da sabırsızdı haziranda ölüm, ne kadar da aceleciydi.

Sesi yine gür çıkıyordu; Haziran’ın yirmi sekizinde, Diyarbakır’ın Lice’sinde. On dokuz yaşındaki Medeni Yıldırım’ın başında bir asker mermisiydi şimdi ölüm!

Haziran bitiyordu yavaş yavaş. Ülkenin sokaklarında hala bir direnişti Gezi. Temmuz da, ağustos da tıpkı haziran gibiydi, direniyordu. Direniyor ve evlatlarını bir bir vermeye devam ediyordu karanlığa.

Ölüm kokuluydu bu karanlık, isliydi, kan bulaşmıştı.

Hatay’da yazılacak son bir destanın tarihiydi şimdi dokuz eylül. Yirmi iki yaşındaki Ahmet Atakan’ın adıydı o. Armutlu Mahallesi'nin Gündüz Caddesi’nde apansız gelen bir ölümün unvanıydı…
 

Çocuk gülüşleri vardı yüzlerinde


Adı Gezi’ydi.

İstanbul’da, Gezi Parkı’nda bir ağaç yerinden sökülmüş, ülkede ve dünyada yer yerinden oynamıştı.

Gezi’nin en güzel günleriydi, mayısta, haziranda bizim olan.

Biraz da gidenlerin iziydi içimizde kalan.

Her biri, hayatı çekincesiz, pırıl pırıl bakışlarında taşıyan genç insanların adıydı.

Kolları dövmeli, kulakları küpeli, yüzleri maskeliydi; müzikle, dansla, mizahla direnen; muzip, sevecen, karıncayı bile incitmeyen…

Hep güzel şeylere dairdi beklentileri.

Hep güzel şeyler olsun istemiştiler bu hayattan.
Hepsi çatal civan delikanlı, hepsi yakışıklı, güzel, kız kızandılar.
Üstümüzdeki bu zalim karanlığa çekincesiz meydan okumuştular.
Yaşasaydılar eğer, onların da hayalleri olacaktı.

Tıpkı bizim gibi hayalleri…

Bir de hayallerini süsleyen Gezi Parkı’na sığmayan umutları.

Ama olmadı, gittiler!

Hepsinin çocuk gülüşleri vardı yüzlerinde, Vandetta maskeleriyle gizlenen.

Gezi’nin en güzel yüzleri, masumiyetin çocuklarıydı onlar.

Sorsan, zaten yaralıydılar.                                                                                                                                                                                       Çocuk gülüşlerini bırakarak gittiler...


* Gezi’nin güzel çocuklarının anısına 

 

Okuyucu Yorumları