- A +

Bir kentin intihar çığlıklarını yazıyordum.

Gazeteler şöyle geçiyordu haberi:

Terör şüphelisi, emniyetin üçüncü katından atlayarak intihar etti.”

Şüpheliler, artık intihar etmeye başlamıştı bu ülkede...

Kuşkusuz, başka şüpheliler de vardı.

Diğer şüpheliler… Örneğin aç olanlar!

Onlar açlardı ve apartman çatılarına çıkıp aşağıya atlamaya çalışıyorlardı…

Ya da işsizlerdi!

Çocuklarıma ekmek götüremiyorum” diyor, üzerine benzin dökerek meydanlarda uluorta kendini yakmaya başlıyorlardı…

Körpe çocuklar ölüyorlardı şehirlerin en işlek caddelerinde; onlar da şüpheli olmalıydılar…

Zırhlı araçların arka tamponlarında, ya da ön kaportalarında bir kan lekesi olarak kalıyordu izleri.

Ülke çıldırıyor muydu ne?

Yoksa bu ülkeyi çıldırtıyorlar mıydı?

Geçenlerde şöyle buyurmuştu bir bakan:

“Örgüt, yakalanırsanız intihar edin diye talimatlar veriyor.”

Ve onlar yakalandıklarında, ilk fırsatta intihar etmeye çalışıyorlardı…

Bu yazıyı yazamadım, yarım kaldı.

Nedeni, bir fotoğraftı.

*  *  *

12 Eylül Darbe günleriydi.

Öğrencisi olduğum Hacettepe Üniversitesi’nin Beytepe Kampüsü, şehirden uzakta, yüksekçe bir tepenin üzerinde kuruludur.

Mevcut demokrasiyi askıya alan darbecilerin yönetimindeki asker, her şeyin hâkimidir.

12 Eylül, ülkede bir fırtına gibi esmiş, gürlemiş, kasıp kavurmuştur ortalığı. Üniversiteler büyük bir kuşatma altındadır. Her tarafta asker vardır.

Nizamiyelerin girişinde, bölümlerin kapısında, ana yollarda, tali yollarda, yemekhane kapılarında, katlarda, dersliklerin kapısında, amfilerde...

Darbe yönetiminin öğretim üyelerine sakal kesme, öğrencilere kravat takma gibi saçma zorunlulukları uyguladığı günlerdir.

Darbecilerin kontrolündeki asker, her şeye hâkim olmanın adeta tadını çıkarmaktadır. Sıkı bir disiplin uygulamaktadırlar. Onlar için düzen demek, tek sese biat etmek, toplumu tek tipleştirmek, hizaya getirmek demektir.

Bunu üniversitede de yaparlar. Yemekhanelerde, duraklarda, ya da başka yerlerdeki kuyrukların bile tek sıra halinde olmasına özel bir önem gösterirler. Bir gün sakalını kesmeyen hocaya, başka bir gün kravatsız gelen öğrenciye postasını koyar, fırçasını çekerler…

Kışları soğuk olur Beytepe’nin.

O yıllarda, ücretsiz öğrenci servisleri vardır üniversitelerin. Saatinden önce duraklarda kuyruk oluşturur, servislerin gelmesini beklerdik. Son derslerden çıkar, servis kuyruğunda, koltuk altlarımızda kitaplarımızla ikili, üçlü, dörtlü gruplar halinde sohbetler ederdik. Çevremizde, bizleri hizada tutmaktan sorumlu askerler eksik olmazdı.

Yine böyle soğuk bir günde, servis aracı kuyruğunda sohbet ediyorduk. Tam arkamdan “şırraaak!” diye bir ses duydum!

Arkamı döndüğümde, yüzü kıpkırmızı olmuş öğrenciyi gördüm. Koltuğunun altındaki kitaplar yerlere savrulmuştu.

Gençti. Yağız bir delikanlıydı. İlk tepkisi, şöyle bir yekinip karşı çıkmak oldu. Ağzını açmaya fırsat bulamadan karşısındaki rütbesiz askerden okkalı bir şamar daha yedi!

Genç arkadaş öfkesinden titredi, yüzüne kan hücum etti; elini kaldıracak, bir şey diyecek, karşı çıkacak oldu…

Bir tokat daha yedi askerden!

Tek sıra ol!” diye ünledi asker.

Delikanlı, sessizce başını iki yana salladı, çaresizce boyun eğdi. Askerin buyruğunu yerine getirdi, savrulmuş olan kitaplarını topladı, sıraya girdi. Araç bekleyen öğrenci kuyruğu bir anda ip gibi oluvermişti…

Malum, darbe yıllarıydı. Darbeciler üstünlüklerini tüm topluma kabul ettirdiği günler.

Karşı çıkılamazdı.

Elini kaldırmak, ya da bir söz söylemek demek, kendini bir anda darbecilerin cezaevlerinde bulmak demekti. O sıralar cezaevine girmek işkence demekti, üniversiteden uzaklaşmak, belki birkaç dönem kaybetmek demekti.

Bunu bildiği için genç bir şey diyemedi, karşı çıkamadı. Hiç kimse de bir şey yapamadı…

O gün, rütbesiz bir erden sebepsiz yere yediği üç tokadın acısını, eminim ki hayat boyu içinde taşımıştır o arkadaş.

Benimse yıllar yılı, yağız bir delikanlının tokat yemiş ezikliğiydi aklımdan hiç çıkmayacak olan.

*  *  *

Dedim ya, bir kentin intihar çığlıklarını yazıyordum.

Açları, işsizleri, çocuklarına ekmek götüremeyenleri, terör şüphelilerini…

Ama yazamadım, yarım kaldı.

Nedeni ise bir fotoğraftı.

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde, evinin yıkılmasına itiraz eden Mehmet Dağ’ın fotoğrafıydı bu.

Evinin yıkılmasına itiraz ederek tartıştığı polisten eşinin yanında tokadı yemişti.

Üstelik polis yalnızca tokatlamakla kalmamış, evini boşaltması için Dağ’a 24 saat süre vermişti…

Aradan bir tam gün geçti bile. Birkaç iş makinesi çalışmış, Mehmet Dağ’ın ocağını dağıtmış, evini yerle yeksan etmiş midir bilmem.

Benimse o fotoğrafta kaldı aklım.

Mehmet Dağ’ın fotoğrafını görünce, yeniden darbe günlerine gittim.

Genç bir delikanlının, aklımdan hiç çıkmayan, kan seğirtmiş yüzündeki çaresizliğini anımsadım.

Yüreğim, 12 Eylül 1980 yılının Beytepe Kampüsü’nde, bir kış günü, otobüs durağında beklerken olduğu gibi, bir kez daha acıdı.

Uzun uzun baktım fotoğrafa.

Bazı mahalleleri kökünden kazınmış Diyarbakır’ın Sur ilçesinde, gidecek yeri, sığınacak kapısı olmayan insanları anımsadım.

Derinden derine, bir kez daha yoksunluğun, acının, hüznün ağırlığı kanadı içime.

Bizden ırak bir coğrafyada, öteki olmanın çaresizliğiyle sızladı yüreğim.

Kürt'ün tokat yemiş ezikliğiydi gördüğüm, o fotoğrafta.

Okuyucu Yorumları