- A +

Yalnızdım.
Bugün doğaya saldım kendimi.
Ne şehir şehir yükselen intihar çığlıkları, ne taciz ve istismar haberleri, ne de demokrasi mi, yoksa diktatörlük mü tartışmaları…
Hiçbiri, hiçbiri ilgilendirmiyor bugün beni.
Kendi vatanından sürgün, Afrin’deki yüzbinleri bile bir an için unuttum.
Bugünü kendime ayırdım.

Nisan, erguvan mevsimidir İstanbul’da.
Şimdilerde nasıl da mor kırmızı, eflatuna giyinmiştir Boğaz.
Lakin, uzun sivri kargılar gibi gökyüzüne saplanmış gökdelenler. Akşamları ucubelik sığmıyor kentin semalarına, eski ihtişamından bir eser kalmış mıdır şimdi o şehirde?
Kalbim, terk edilmiş bir kentin mevsiminde.

Gitmek, demiştim bir zamanlar…
Gitmek!
Dilime dolanan bir fiilin adıydı o şehirde.
En sonunda gittim!
Olur olmaz zamanlarda dilime dolanan o destursuz fiilin ardına takılarak gittim.
O şehri terk ettim ben!
O şehrin büyüsünü; Kız Kulesi’ni, Galata’nın esrarını, Yenikapı’nın ekmek arası balıklarını; silueti çoktan çizilmiş Süleymaniye Camii’ni ve tabii erguvanlarını…
Cümle aşklarını terk ettim o şehrin ben…

Kırılmış o şehrin kalemi

Bir süredir yavaş bir kentin ıssızlığındayım.
Peşim sıra gelen acıları bıraktım. Unuttum ruhumdaki fırtınaları, nicedir yüreğime zerk olmuş o zifiri karanlığı...
Karar verdim, bugünü kendime ayırdım ben, yalnızlığımı doğaya saldım.
Şimdi yürüyorum.
Ağaçların arasında yalnızım.
Her yan mandalina ağaçları, sanki baharın coşkusunda değil, çiçek açma yarışındalar. 

Gövdesi nazlı pınar, ince, uzun bir servi
Aralarından kahverengi, ince, uzun yollar. Sanırsın başka bir mevsime uzanıyorlar. Arada nar ağaçları, incir ağaçları var.
Uzaklardan bir serviyi görüyorum, boylu poslu. Nasıl öyle başı yükseklerde, ince, uzun boylu, alımlı…
Varıyorum yanına, bir rüzgâr çıkıyor aniden, incecikten beline dolanıyor, sarıyor. Görünüşü asil, gökyüzüne püskürmüş bir alevin dili.
Terk ettiğim şehri düşünüyorum. İstanbul beton büyütüyor gökyüzüne, buralar servi.
Saksıda yetişir olmuş orada, kiraz ağacı, nar ağacı. Ferman buyrulmuştur bir kez, kırılmış o şehrin kalemi, kurulmuş darağacı.
Güneş ağrı ağır alçalmada, elimi çabuk tutmalıyım, zaman daralmada.

Yaklaşıyorum yanına, karşımda bir zeytin ağacı

Yüreğim aşklar mevsimi

Bugünü kendime ayırdım.
Yüreğim aşklar mevsimi bugün.
Akkuyu’da nükleer santral kurulacakmış diyorlar. Yıldızlara götüremezsek hayatı, analar zehir emzirecekmiş çocuklarına süt yerine. Kim bilir, belki de asit yüklü olacaklar, aldırmıyorum başıboş geçecek bulutlara.,
Önümde hepsi aynı boyada, hepsi aynı hizada, saçları tıraşlanmış gibi bahçeler. İçinde mandalina ağaçları, üzerinde pıtrak pıtrak çiçekler. Aralarında, ısrarla dallarını uzatmış bir ağaç; yüksekçe ve aykırı.
Yaklaşıyorum yanına, karşımda bir zeytin ağacı; gövdesi kocaman, saçları diri; kim bilir kaç asırlık…
Geçiyorum yanından, ileride, işte biri, işte başka bir daha!
Tanrım, bu da nesi böyle!?
Dal desem, dalı dal değil; gövdesi gövde değil! Nasıl böyle ulu, nasıl böyle engin, nasıl böyle heybetli!..
Sanırsın ağaç değil, bin yıllık gövdesiyle bir tarih, sanırsın ovanın ortasında kök salmış bir dağ parçası.
Toprak onu öylesine sevmiş, öylesine sarılmış ki köklerinden, belli ki asırlardır hiçbir kötülük söküp atamamış onu yerinden.
Göğsümde bir serinlik, kulaklarımda antik zamanlardan esen bir rüzgârın fısıltısı.

Sanırsın ağaç değil, bin yıllık gövdesiyle bir tarih

Kim bilir, kaç fetih görmüştür, kaç ordular konaklamış kıyısında, kaç kavim eskitmiştir.
Kim bilir, asırlardır bu topraklara nasıl da yar eylemiştir gövdesini.
Nice yangınlar atlatmış, nice savaşlar geçirmiştir; yağından vermiştir Ege’nin iki yakasına, dalından, zeytininden; Teos’a, Lebedos’a, Samos’a…,
Yılmamış, yorulmamış, usanmamış gelene geçene bir güzel diyar eylemiştir gölgesini.
Birdenbire eski zamanlara gidiyor aklım, geçmiş zamanlardan bir fırtına uyanıyor yüreğimde, susuyorum…
Şimdilik hoşça kal diyorum ona.
Hikâyesini dinlemeyi başka bir sefere bırakıyorum.   

Sinemde taze bir baharın sarhoşluğu

İçimden beni çağıran o büyülü sesin peşi sıra gidiyorum.
Önümde nefti, yeşil bir ova.
Uzakta, mandalina bahçesinin ortasında, ansızın gözlerime kaçıyor, dalları mor kırmızı, çiçekleri eflatun…
Yaklaşıyorum. O da nesi? Bir erguvan ağacı!
Orada, tek başına!
Tıpkı benim gibi!
Acaba nedir hikâyesi, nasıl gelmiş buraya, neden böyle yalnız?
Kim bilir, belki de bir İstanbul kaçkınıdır?
O da benim gibi!
Dalları pembeden maviye kucaklıyor gökyüzünü.
Sanki beni çağırıyor, nasıl durabilirim ki, bir an önce gitmeliyim ona.
Yaklaşıyorum, önünde bir kulübe, geçit yok!
Dolanıyorum bir yanından, toprakta karınca yuvaları büyümüş, ilişmeden geçiyorum yanlarından.
Önümde bir su kuyusu, yanında asma, ucu gözükmüyor. İleride, yaşlı bir dut ağacı, yaprakları sarmaş dolaş, dal budak sarmış. Nasıl öyle cevval, alımlı.
Geçemiyorum!..


Orada, karşılıklı bakışıyoruz; gözleri bir yerden tanıyor sanki beni. Boğaziçi’nden mi desem, başka bir mevsimden mi?
İçimde tutkuyla yalımlanan bir arzu, tıpkı bir sevgiliye kavuşabilmek arzusu.
Bu sefer diğer tarafından dolaşıyorum kulübenin, biraz yaklaşıp uzaklaşıyorum.
Önümde bir yükseklik, arkasında su kanalı; şu tümseğe de çıksam, dar patikadan geçsem, biraz daha gayret etsem varacağım yanına!
Dediğimi yapıyorum; biraz daha yaklaştım, eğreti bir yamaçtan geçtim, birkaç hamle daha yaptım.
İşte vardım, en sonunda kavuştum erguvanıma…
Sinemde taze bir baharın sarhoşluğu, önüne geçilmez bir tutku. Alamıyorum bir türlü gözlerimi ondan, nasıl da özlemle süzüyor beni.
Bakışları mor kırmızı, eflatun, kirpikleri nisanvari.,
Yüreğimde, gizli bir aşkın çırpınışları.
Ruhumsa erguvani…

Af dilemiyor mahkemede Füsun

Gitmek…
Gitmek, demiştim ya…
Henüz çıkılmamış yolculuklarımın vazgeçilmez ilacı.
Kalbimse, terk edilmiş bir kentin ıssızlığında.
Vakit geç, gün ağır ağır solmada, ayrılıyorum yanından.
İçimde, beni benden çalan bir duygu, dönüp el sallıyorum ona.
Bakışları nasıl öyle vakur, gitme diyor sanki bana.

Dedim ya hiçbir şey, ama hiçbir şey ilgilendirmiyor bugün beni.
Üniversitede, suça ortak olmamış gençlerin hocaları, diz çökmüyor, af dilemiyor mahkemede Füsun; ne açlıktan kendini yakan Urfalı Osman, ne Afrin’den gelen küsuratlı ölümler, ne de akademisyenlerin mütemadiyen ihracı...

Duyun beni, dostlarım var artık benim buralarda, dostlarım!
Dalları boydan boya, çağla yeşili bir asma, bin yıllık haşmetiyle bir zeytin, gövdesi nazlı pınar, ince, uzun bir servi; bir de benim gibi bahar hırsızı, üstelik çiçekleri mor kırmızı, bir de saçları pembe bahar, bir de arkadaşım erguvan ağacı…

Okuyucu Yorumları