- A +

Yıl 2014.

Haziran’ın on yedisi. 

Eskişehir’deki Sazova Parkı, mutlu bir resme tanıklık etmeye hazır.

Saat 16.00 suları.

Profesyonel bir fotoğraf makinesinin deklanşörünün sesi duyulur.

Hayatlarını birleştirmek heyecanıyla mutluluğa kanat çırpan iki insanın resmi pozlanır.

Çifte bir mutluluktur onlarınki; her ikisinin de öğretmenliğe ataması yapılmış, bu güzel haber üzerine yaşamlarını birleştirmeye kadar vermişlerdir.

Ataması yapılmış öğretmenler, Esra ve Semih Özakça çiftidir onlar.

Yüzlerinde, yaşadıkları çifte mutluluğun telaş içindeki sevinç ışıltıları parlamaktadır.

Esra, bir bisiklete binmiş pedal çevirmekte, Semih ise arkasından yetişmeye çalışmaktadır.

*  *  *

Açlık grevlerinin 111.gününde gördüm bu fotoğrafı.

Uzun uzun baktım resme.

Dayanamadım, yaklaşıp biraz daha yakından inceledim.

Yüzlerindeki o tarifsiz sevinci, dokunulmamış mutluluğu, çocuksu masumluğu...

Bu fotoğrafı, onları, azılı bir terör örgütünün üyesi olarak Türkiye toplumuna sunan iktidar gücünün elindeki medyada görmek mümkün değil!

Böyle bir fotoğraf karesindeki masum yüz, onu yargısız bir infazla linç edecek gazete ve televizyonlar için pek uygun olmasa gerek.

Nitekim bundan dolayıdır ki fotoğraf, ana akım medyanın ilgisine mazhar olmadı.

Zira beyhude olacaktır, onların çocuksu yüzlerinde, bir teröristin acımasız bakışlarını aramak.

Olsa olsa bakanın yüzüne, sade bir tebessümün yayılmasına sebep olabilir böyle bir fotoğraf.

Nitekim benim de öyle oldu.

Fotoğraftaki insanların yüzüne bakınca, sebepsiz bir tebessüm yayıldı yüzüme, gülümsemeden edemedim…

*  *  *

İşte bu fotoğraftaki iki insan.

Yüzlerinde, sanki dünyanın bütün sevinçlerini toplamış bu çift.

Bir süredir açlığın koynundalar!

Eğitimci Semih Özakça, akademisyen Nuriye Gülmen’le birlikte 113 gündür açlıklarını bir söz gibi dillerinde taşıyorlar.

Üçüncü evlilik yıldönümlerine yirmi bir gün kala, eşi tutuklanınca, “iyi günde, kötü günde” deyi hayat yoldaşının açlığını paylaşmaya karar vermiş Esra

O da, işinden ihraç edilenlerden.

Tam 38 gündür açlığın koynunda yol alıyor.

Tıpkı aynı adalet arayışının 36. günündeki İsmail Erdoğan gibi…

*  *  *

Açlık!

İnsanın hayatta kalma dürtüsünün, en karşı konulmaz sonuçlarından biri.

Bir canlının, sahip olduğu bütün erdem ve yeteneklerini kullanabilmesi için öncelikle yenmesi gereken bir dürtü.

Yürümek, düşünmek, konuşmak, espri yapmak, eğlenmek; kavga etmek, uyumak, sevişmek, şarkı söylemek gibi.

Bütün bunlar için öncelikle açlık duygusunu yenmesi gerekir insanın.

Bir insan düşünün; tüm bunlardan vaz geçmesine sebep olacak nasıl bir şey yaşayabilir?

Nasıl bir duygu insanın, sonuçları en hafifinden geri dönüşümsüz bir hastalığa sebep olabilecek ölümcül bir yolculuğa çıkmasına sebep olabilir?

Nasıl bir anında, onu hayata bağlayan en değerli şeyini; yaşamını, bile bile bir ölüm çukuruna atabilir insan?

Yanıtlanması güç sorular bunlar.

*  *  *

15 Temmuz Darbe Girişimi.

Bütün yaşananların miladı denebilecek tarih.

Bir KHK ile işlerinden edildiler; ekmekleri ellerinden alındı onların.

Oysaki darbeyle, darbeye kalkışanlarla, onları destekleyenler uzaktan yakından ilgileri yoktu.

Üstelik bütün dünya âlem bunu biliyordu.

Tıpkı, benzer KHK’larla işten çıkartılan, ekmekleri gasp edilen daha binlerce, on binlercesi gibi.

İşten atıldıktan sonraki adresleri Yüksel Caddesi olmuştu.

Hemen her gün polis copu yediler, zehir içtiler, gözaltına alındılar.

Sanırsın darbeyi onlar yapmışlardı!

Sanırsın zehirli bir sarmaşık gibi ülkeye dadanan cemaatleri yıllar yılı onlar beslemişlerdi.

Tüm baskılara rağmen Semih Özakça, Nuriye Gülmen ve Acun Karadağ yılmadılar, sevenleriyle birlikte aylarca sokaklarda adaleti aradılar.

Bulamadılar!

Öylesine haklıydılar ki, adalet denen aygıt, bütün kapıları üstlerine kapadığında, insanoğlunun en çaresiz anlarında yaptığı şeyi yaptılar; sessizce açlığa sığındılar.

İşlerine geri dönme taleplerini, Ankara’nın bir sokağında destekçileriyle birlikte sürdürmeye devam ettiler.

Sonunda, açlık grevlerinin 76.gününde tutuklandılar.

*  *  *

Şimdi, sessiz ama bedeli büyük bir yolculuktalar onlar.

Nuriye 44, Semih ise 63 kilo kalmış durumda.

Açlığın koynundaki Semih, atamasının yapıldığı ilk yer olan Erzurum’un Horasan ilçesinin Haydarlı Köyü’nde o yoksul öğrencileri düşünüyor mudur acaba?

Orada yaşadığı yoksunlukları, sonradan birlikte olduğu diğer çocukları…

Kendi istekleriyle seçtikleri bu yolda sessiz ama içten içe hüzünle yol alıyorlar.

Yine de hiçbir şey düşüremiyor onların yüzlerindeki sevinci.

Elbette ki bir sınav değil yaptıkları.

Devletle de boy ölçüşmek gibi bir amaçları olduğunu sanmıyorum.

Seçtikleri yöntem ne kadar tartışılsa da, biliyoruz ki onlar, yaşamak için bu yolu seçmiş durumdalar.

Tereddütsüz haklı oldukları bir davada, bütün adalet ve hukuk olanakları ellerinden alınmış bireyler olarak tercihlerine saygı duymaktan başka yapacak şey yok.

Buna karşılık, adaleti, hukuku, insanca yaşamayı hiç eden bir iktidar gücünün günahları ortada.

Semih, Nuriye, Acun ve diğer tüm KHK mağdurları, bağımsız bir yargı süreci işletilene kadar derhal işlerine iade edilmelidirler.

Sorunları çözmeye yarayacak temel talep bu olsa gerek.

*  *  *

İki gün önce bu amacı dillendiren 111 aydın ve sanatçının imzasının olduğu bir bildiri yayınlandı.

Oldukça yerinde, son derece insancıl bir kapsamda yazılmış bildiriydi.

Ne var ki, yükseklerden parmak sallamakta gecikmedi devletin bürokratı;

“Neyin altına imza attığınızın farkında mısınız? “

Üstelik hem nalına, hem mıhına vuruyordu;

“Peki, terör örgütüne cesaret vermek için bu ilanı yayınlayanlar?”

170’ten fazla gazeteciyi cezaevine tıkmışlar, yetmemiş; onlarca gazeteyi kapatmışlar, az gelmiş; 16 televizyonun ekranını karartmış, binlerce gazeteci işsiz bırakmış yine de yetinmemişler.

Parmak, geriye kalanlar için sallanıyor bu sefer:

“Peki terör örgütüne cesaret vermek için bu ilanı yayınlayanlar?”

*  *  *

Nuriye, Semih, Acun…

232 gündür adaleti arıyorlar.

112 gün boyunca, adalete olan açlıkları bir çığlığa dönüşmüş onların.

Vicdanlar sağır, yürekler kör, diller tutulmuş.

Açlıkla koyun koyunalar.

Hiçbir baskı, engelleme onları yıldıramıyor.

Gözlerindeki o umut ışıltısını söndüremiyorlar.

Notlar gönderiyorlar içerden, resimler çiziyorlar, espriler yapıyorlar.

İyiyiz, bizi merak etmeyin,” diyorlar, “kazanacağız, işimize geri döneceğiz” diye pusulalar iletiyorlar dışarıya…

Her gün biraz daha kargacık burgacık olsa da yazıları, her gün biraz daha zayıflasa da kalemlerinin çizgileri…

Ölümü de tiye alıyorlar, onları ölüme gönderenleri de.

*  *  *

Esra Özakça

Hayat yoldaşı Semih’in.

Eskişehir’de, Sazova Parkı’nda çekilen fotoğrafa bir kez daha bakıyorum.

Semih’le çıktığı hayat denilen bu yolculukta, ayakları hala aynı bisikletin pedalında.

Yılmadan çeviriyor; çeviriyor, çeviriyor, çeviriyor…

Bu sefer arkasından koşan Semih değil!

O, Semih’in ve arkadaşlarının peşinden gidiyor.

Hep beraber, adaletini kaybetmiş bir ülkenin dikenli yollarında yürüyorlar.

Sessiz, ağır, acı dolu; ölümüne bir yolculuk onlarınkisi.

Haklı olduklarına eminler!

Bu yüzden hiçbir şey, ama hiçbir şey geri adım attıramıyor onlara.

Haklılıklarını rengarenk bir bayrak gibi taşıyorlar gülümsemelerinde.

Açlığın koynunda bir gülümseme onlarınki.

Bütün insanlığı kucaklayan.

Adını umut koydukları kalenin en yüksek burçlarına dikilmiş.

İş için, ekmek için, adalet için onurla dalgalanıyor yüzlerinde.

Okuyucu Yorumları