14 Mart ve doğmamış bir çocuğa mektup

- A +

Mart’ı yarıladık. Buralara bahar geliyor artık. Seferihisar’ın mimozaları erkenden patlattı bile çiçeklerini. Sapsarı kesilen dallarıyla nasıl da coşkunlar.

Günlerden 14 Mart, Tıp Bayramı. Hekimler bu önemli günlerini hafta boyunca kutlama telaşındalar.

Kendi bayramlarında Sağlık Bakanlığı önünde limon satarken görüyorum işsiz hekimleri. Eğlenceli bir etkinlik bu. Lâkin mizaha bile tahammülü olmazmış faşizmin. “Sağlıkta şiddet yasası çıksın, fiili hizmet süresi zammı yasalaşsın, çalışırken ve emeklilikte insanca ücretimiz olsun, güvenlik soruşturmaları kaldırılsın, hekimler görevlerine başlatılsın” diyorlar…

Daha geçenlerde “savaş bir halk sağlığı sorunudur” dedikleri için Türk Tabipleri Birliği’nin tüm merkez konsey üyeleri gözaltına alınmıştı.

Tarihlerinde bir ilkti bu; kapılarından çiçekleri kalmış, söylemlerinin arkasında onurla durmuştular.

Türkülerdeki hekimlik

Göz hekimi bir dostumun daveti üzerine gittiğim Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi’ndeyim. Kendisi aynı zamanda bir türkü dostu, bağlama ustası.

14 Mart Tıp Bayramı’nda “Türkülerde hekimlik” isimli etkinliğe bağlamasıyla katılıyor; türküleriyle, türkülerin hikâyeleriyle renk katıyor etkinliğe; derdine derman arayanların, çaresizlerin, acı çekenlerin, muzdariplerin türkülere sinmiş ahvalini anlatıyor. Âşık Veysel diyarının çocuğu o; biraz sesinden almış, biraz kültüründen, biraz ezgilerinden… Bir şölen havasında geçiyor etkinlik.

Çıkışta “Türkülerdeki Hekimlik” adlı kitabını armağan ediyor bana, ayrılıyorum.

Dışarda bahar var. Derin derin çekiyorum baharın gelişini içime.

Şimdi, Kordon Boyu’nda, kafelerin birinde, Körfez’in mavi sularını karşı kahvemi yudumlamak var. Bir kaç dostla buluşarak laflayıp hasret gidermek de…

Hayır, hayır; bir an önce eve dönmek; mimozaların, begonvillerin, zakkumların süslediği sokaklardan denize doğru salınmak, bir palmiye ağacının altında Samos Adası’nı seyretmek var…

Açlık çekiyor beni

Hiçbiri olmuyor bunların! Açlık çekiyor beni. Yanlış duymadınız; açlık! Açlığa doğru yürüyorum ben! Bedenim, yüreğimin peşine takılmış, yuvarlanır gibi sürükleniyorum. “Yüreğimin götürdüğü yere” doğru gidiyorum ben.

Şimdi Konak Meydanı’ndayım. Kahverengi, bal damlası gözlerinin içine bakıyorum onun. Açlığı arıyorum gözlerinde.

Adı Mahir Kılıç, 123 gündür aç!

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı şirketindeki işinden çıkartılmış. Kadro mücadelesi verdiği için! İnsanca yaşamak istediği için!

Tüm işçilerin ittifakıyla seçilen bir işçi temsilcisi o. İşini aksatmayan, haksızlığa karşı duran, doğrudan yana tavır alan biri. Bakışlarındaki kararlılık onu doğruluyor gibi…

12 Eylül darbe hukukunun kölelik kalıntısı, “taşeronluk sisteminin” İzmir Belediye şirketlerinden İzenerji’deki kurbanı. İşçiler, kadro mücadelesini hukuk yoluyla kazanmaya başlayınca işten çıkarılan iki yüzden fazla işçiden sadece biri.

Açlık grevine başlamış Mahir. Evli, eşi beş buçuk aylık hamile! Duyunca bir tuhaf oluyorum. Doğmamış bir çocuğa dair düğümleniyor kelimeler dilimde. Açlık grevinden hemen önce düşmüş anne rahmine. Şimdi, açlıkla birlikte büyüyor o.

Doğmamış bir çocukta kalıyor aklım

Bir süredir bir gariplik var bende. Bir takıntıdır gidiyor. Olduk olmadık yerde, aykırı seslere çoğalıyor kalbim. Takılıp gidiyorum peşi sıra.

Henüz doğmamış bir çocuğa veriyorum kalbimi. Doğunca adı Baran olacak belki, belki de Hüseyin. Açlık greviyle büyüyor o, gelişiyor...

Babasına gelince… Mahir işsiz, Mahir açlık grevinde, Mahir kadro istiyor; Mahir iki yüzden fazla arkadaşıyla birlikte işine geri dönmek, Mahir insanca yaşamak istiyor!

Sahi, Mahirler çok mu şey istiyor?

Mahir, doğacak çocuğunu işsiz değil, işçi gibi sevmek istiyor! Ev kirasını dostları denkleştiriyor Mahir’in; mutfağının, çocuğunun okul masraflarının da...

Neden açlık grevi diye sorduğumda, tereddütsüz konuşuyor. “Beni tazminatsız işten çıkararak zaten aç bıraktılar; karım süt içiyor mu, meyve yiyor mu, bilen var mı?” diyor. Eliyle arkadaşını gösteriyor; “dün gündelikçi olarak çalıştı, yevmiyesinin yarısını bana getirdi, bizi zaten aç bıraktılar” diyor.

Benimse doğmamış bir çocukta kalıyor aklım; annesi Ayça’nın karnında, her şeyden habersiz uyuyor o…

Mahir Kılıç’ın gözlerine bakıyorum. Etleri etlerini yiyor Mahir’in, kemikleri kemiklerini… Eriyor… Yavaş yavaş eriyor. Bir kıvılcım çakıyor kahverengi gözlerinde, görüyorum; inatçı bir kıvılcım bu…

Doğmamış çocuğa dair kurmak istiyorum sözlerimi. Adı henüz belli değil onun.

Barış koyacaklar belki adını, belki de Zafer. Mahir bir delikanlı gibi bakıyor gözlerime babası; öylesine kararlı, öylesine direngen; umutla vuruyor kelimeleri dişleri arasından…

Doğarsa; bu eğreti, bu kirli, bu kölelik dünyasına; açarsa gözlerini bu zalim yeryüzüne eğer…

Bana kalırsa, adını Çayan koymak istiyorum onun.

Sahi, babalar yemek yemezse ölür mü, çocuklar?

Farkındayım, bir tuhaflık var bende. Belki bir psikoloğa danışmalıyım. Yüreğimde, hep ötekine dair esen dinmek bilmez bir fırtına. Belki kurtulmalıyım bundan. Aklımdan, giderek azalmakta olana dair tutkuya dönüşmüş saplantıları söküp atmalıyım!

Niye Filistin’de ölen bir kadın için teyakkuzda aklım? Her gün tonlarca bomba boşaltıyoruz komşunun üzerine, bir savaşın acımasızlığına yanıyor kalbim. Sur’da bir çocuğun kalbi kırılıyor her gün. Açlığının 254.gününde, işini geri istiyor Düzce’de mimar Alev Şahin

Baharın güzelliği bu; bahçemdeki kasımpatılar, nar ağacı, begonviller… Beni çağırıyorlar... Oysaki Konak’ta açlığa doğru yürüyor ruhum. Hiçbir şey engel olamıyor buna, açlığa doğru götürüyor ruhum beni.

Dedim ya, bir tuhaflık olmalı bende. Mahir’e bakıyorum durmadan. Arkadaşı Elif alıyor sözü; 25 yıldır kadrosuz çalışıyor. Tüp bebek tedavisi görürken kadro davası açtığının ertesi günü, çalıştığı İzelman’dan işten çıkarılıyor! Güneşi görüyorum gözlerinde onun. Yanında 25 yıllık kadrosuz işçi Seval, o da işten çıkarılmış; bir diğeri ise Barış; o da öyle; üstelik 9 yıldır engelli kadrosunda çalışıyorken…

Bir de Salih var aralarında. “Davadan vazgeçersen işe dönersin”, sözü vermişler ona. Davadan vazgeçmiş Salih, lakin yine de işine dönememiş...

Dediklerine göre, CHP vekilleri Erdal Aksünger ve Tüncay Özkan namus sözü vermişler, sorunu çözmek için. Sendikaları Genel-İş’ten ise şimdiye kadar umut yok, velhasıl sonuç da yok!

Mahir’le Ayça’nın dokuz yaşındaki kızları. Okulda, arkadaşlarına, “benim babam yemek yemiyor, ölür mü” diye soruyormuş!

Sahi, babalar yemek yemezse ölür mü, çocuklar?

Mimozaları unutmalıyım

İzmir. Çağdaş bir şehir. Öyle diyorlar…

Çağdaş bir asırda, çağdaş bir şehrin suretiyle yüzleşiyorum. Bir insanın sesi, çaresizliğin duvarına çarpıyor, sesini açlığına salıyor adam; açlığıyla ses olmaya çalışıyor.

Bense dayanamıyorum; bir kez daha yüzümü açlığa dönüyorum. Anlıyorum ki hastayım ben. Belki de psikolojik destek almalıyım.

Sinemde, benden habersizce çoğalıyor bu çığlıklar, niye? Neden hep ötekine dair yükseliyor içimdeki o ses? Hâlbuki sokağımda mimozalar kucak açmış bana, bekliyorlar. Neden, sözüm geçmez kelimelere? Durduk yerde, neden açlığa doğru sürüklüyor kalbim beni?

Dedim ya, belki de bir takıntı bu bendeki; kim bilir, post travmatik bilmem ne bozukluğu…

Bahar geldi bile bizim oralara. Sokaklar coşkuya kuşanmaya başladı baharın cümle renklerini. Görseniz, nasıl da pıtrak pıtrak ağaçların dalları.

Sabırsızlanıyorum. Bir an önce denize varmalıyım; beni bekleyen o palmiye ağacının altında oturmalı, martıların denize dokunuşuna hayran kalmalıyım…

Babam yemek yemeyince ölür mü?” diye soruyormuş okulda, dokuz yaşındaki bir çocuk. Üstelik kadroya geçmek istiyormuş, doğmamış çocuğun babası Mahir!

Hayır hayır, iyisi mi bugün vazgeçmeli denizden.

Efil efil esecek rüzgârları, martıları, palmiyeleri; mimozaları unutmalıyım!

Yaşamak bir savaşa benziyor bugünlerde, oturup doğmamış bir çocuğa mektup yazmalıyım.

Okuyucu Yorumları