- A +

"Bir hayalin yoksa o zaman sen kimsin?" diye soruyordu ve yanıtını da kendi veriyordu: "Topluma ayak uydurmakla o kadar meşgul oluyoruz ki bize kim olduğumuzu unutturuyorlar."

Şehirden biraz uzaklara Tire'ye gidiyorum. Trendeyim. Beynimde o adamın sözleri dolanıyor…

Tren "tıklım tıklım", oturacak yer de adım atacak yer de yok. Bana da ayakta küçücük bir yer düştü. Salı günleri Tire'nin "köylü pazarı". Okullar da tatil olunca neredeyse İzmir o tarafa akıyor.

Her durakta daha da kalabalıklaşıyoruz. Ayakta sıkıntılı yolculuğu unutup geçen akşam kızımın "mutlaka seyret" diye yolladığı  ve tesirinden kurtulamadığım videoyu beynimde yeniden canlandırmaya başladım. Çoğunuz seyretmişsinizdir, ama ben görmeyenler için kısaca paylaşayım.

Herman-Candelaria çifti, ceplerinde dört bin dolar, 1928, yanlış değil 1928 model araçlarıyla altı aylığına bir gezi tasarlıyorlar. Hiçbir sabit gelirleri de yok. Arjantin'den başlayan gezi tam tamına 16 yıldır sürüyor ve hala yoldalar. Türkiye'ye de uğruyorlar. Konuk oldukları ev sahipleri uzun bir röportaj yapıyor onlarla.

Paraları bitiyor, ne gam, resim yapıp satıyorlar. Belki inanamayacaksınız ama dört de çocukları oluyor yollarda, değişik ülkelerde. Herman, "Sadece fatura ödeyen, çocuk yapan, ev satın almaya çalışan biri misin?" diye sorarken, öncelikle korkuları aşmanın gerekliliğine dikkat çekiyor. "Ya araba bozulursa, ya şöyle olursa" diye başladığımızda hayallerin peşine düşmenin olanaksız olduğunu söylüyor:

"Cebimizde pek bir şey yok ama kalbimizde o kadar çok şey var ki…"

Sonra deneyimlerini bir kitaba dönüştürüyorlar. Kitabın telifiyle de "kıtı kıtına" geçinip tüm dünyayı kapsayan gezilerini sürdürüyorlar. Kitabın adı, "Hayallerinizi Ateşleyin". Gezi kitabından çok, bizi, oturduğu yerden kımıldamayanları, korkularını aşamayanları, bırakın hayallerin peşinden gitmeyi, hayal bile kuramayanları "ateşlemek" için yazmışlar. Öyle diyor Herman:

"Hayalinin peşinden giden herkes hayatın anlamını bulan bir insana dönüşür."

Değişik ülkelerde, doğayla sarmaş dolaş geçen on altı yıl. Fotoğraflarını görseniz, görüntüleri izleseniz şaşar kalırsınız. İmrenirsiniz, kıskanırsınız. Ben de çok kıskandım doğrusu. İlginizi çekerse, Zapp ailesinin güzelliklerini "bizevdeyokuz.com"dan izleyebilirsiniz.

Ayaklarım ağrıdı, ama zaman nasıl geçti anlamadım. Tire son durak olmasa geçip gidebilirdim.

Bahardan kalma bir gün, sıcaklık 19 derece, gökyüzü masmavi. Ulu çınarlar mavinin üzerinde dantel işlemiş. Kentteki o karmaşa yerini "iç kıpırtıya" bırakıyor. Metrolarda, otobüslerde, vapurda, yollarda bakmıyormuş gibi, yokmuş gibi insan yüzleri, burada tebessüme dönüşüyor.

İstasyonun o güzelim taş binasının etrafında iki üç tur attım. O kadar hoş ayrıntılar var ki, fotoğraf çekmeye doyamıyorsunuz. Hemen yanındaki çay bahçesinin turuncu sandalyelerinden birine oturdum. Sade bir neskafe söyledim. Garson çay bardağındaki kahveyi masama koyunca şaşırdım. "Neden fincanda değil" diye sordum. "Abi, fincanda istediğini söylemeyenlere böyle getiriyoruz" dedi. Şehirden uzakta ilk değişim başlamıştı bile…

Genelde trafik lambaları yok, ama adımınızı yola atar atmaz araçlar duruyor. Yine şaşırdım. Kalabalığın peşine takıldın. Herkes pazar yolundaydı.

Tire'nin tam orta yeri, caddeleri, sokaklarıyla pazara dönüşmüş. Ana yollarda yerli esnaf, dar yollarda yöre köylüleri. Tarihi Kutu Han tüm görkemiyle pazar yerini kapsıyor. Restorasyon çalışmaları epey ilerlemiş. Anımsar mısınız, geçen aralık ayında handa yapılan kazılar sırasında bir işçi tam bin on altı altın ve gümüş sikke bulmuş, yetkililere teslim etmişti. "Neden verdin" sorularını da, "Kazandığım bana yetiyor" diye yanıtlamıştı.

Eski yıllarda pazar yerinin büyük bölümünü kaplayan köylü kadınlar epeyce azalmış, neredeyse kıyıda köşede kalmışlar. Kola şişelerine doldurulmuş sütler sıra sıra. Yeşillikler, sebzeler, meyveler renk cümbüşü gibi. Az önce toplanmış gibi. Köylü kadınların fotoğraflarını çekiyorum. "Nasıl çıktım, merak ediyorum" diye bağırıyor en yaşlı olanı. Makineden gösteriyorum, beğenmiyor, "çok küçük çıkmışım" diyor. Fotoğrafını büyütüp tekrar gösteriyorum, bir "aferin" alıyorum.

Güzelim el işleriyle bezenmiş tezgahları arandım, bulamadım. Süt, peynir satan kadına sordum, "neredeler" diye. "Herkes 'lüküs' yerlere dadandı. Bizim el işlerinin kıymeti kalmadı. Yakında bu sütü, yoğurdu, peyniri de bulamayacaksınız" diye yanıtladı kızarak.

"Doğada huzur bulmamızın nedeni bize aldırmıyor olmasıdır…" demiş Nietzsche. İşin kötü tarafı insanoğlu da doğaya hiç aldırmıyor. Yok olan ağaçlarımız, zehirli çamura dönüşen sularımız, artık oksijen taşımaktan yorulmuş havamızla giderek tüketiyoruz dünyamızı. Bir gün, "Doğaya dönelim" dediğimizde dönülecek doğa olmayacak. Tabii en kötüsü hayallerimiz de kötürüm kalacak…

Tire'ye özgü taş binaların bir kısmı onarımdan geçmiş, ama epeycesi neredeyse yıkılmayı bekliyor. Güzelim cumbalar sokaklara sarkmış, ha düştü ha düşecek.

Tire'de eski tadı bulamadım. Belki de benim tatsızlığımdandır, bilmiyorum. İstasyona erken döndüm. Rayların arasında uzun uzun yürüdüm. Çimenler boy vermiş, çiçekler mevsimi bahar sanmış.

Kısa süreliğine de olsa kentten uzakta olmak, doğaya dokunmak güzeldi. Yeterli mi, hayır.

Şimdi Kazdağları'na kaçma zamanının yaklaşmasının heyecanı sardı her yerimi. Tabii hayaller, hayaller...

İçimde Herman'ın sözleri dolanıp duruyor:

"Bir hayalin yoksa o zaman sen kimsin?"

Sahi, bir hayalim yoksa ben kimim?

Okuyucu Yorumları