- A +

Kobanê direnişi 25. gününe girecek.

Kobanê Hükümeti Başkanlığı üç gün önce “Uluslararası toplum yaşanacak olası bir katliamın önüne geçmek için müdahalede bulunmalıdır. Hükümetimiz tüm dünya kamuoyuna ve uluslararası güçlere yardım çağrısı yapmasına rağmen şu ana kadar hiç bir güç çağrımıza cevap vermemiştir. Burada yaşanacak bir katliamda uluslararası toplumun da sorumluluğu olacaktır” diye çağrı yaptı.

IŞİD’in, Kobanê’deki zulmüne karşı sular, dağlar, taşlar, ağaçlar ayağa kalkacak neredeyse ama insanlık kalkmıyor...

Bugün, bu çağrıya karşılık acil uluslararası yardımın önünde şu anda kim duruyor?

Kobanê’nin sınır komşusu, NATO üyesi ve IŞİD’e karşı koalisyon cephesinin mecburi ortağı Türkiye.

Neden? Çünkü AKP hükümetinin bir takım şartları var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki gün Antep’te yine ibretlik konuşmalarından birini yaparak bu malum şartları tekrar sıraladı.

Erdoğan, ne zaman promptersiz-camsız bir konuşma yapsa kendini tutamıyor ve ırkçı, mezhepçi düşünce yapısı ortalığa saçılıveriyor.

Antep’de de sözümona IŞİD’i eleştiriyor:

“Bunlar İslam adına ‘Allahüekber’ diyerek ‘Allahüekber’ diyenleri öldürüyorlar. Müslüman müslümanı bu şekilde öldürebilir mi? Müslüman’ın Müslüman’a canı, kanı, ırzı haramdır.”

Müslümanlar yalnızca Ezidileri, Hristiyanları, Musevileri, Alevileri ve dahi kendilerince ‘müslüman’ tanımına uymayan diğer herkesi öldürebilirler. Erkeklerin kafalarını kesebilir, kadınlarını, küçücük kız çocuklarını savaş ganimeti olarak alıp-satabilir, köle edinebilir, tecavüz edebilirler. Erkek çocuklarını türlü işkencelerden geçirerek kendi soydaşlarına karşı savaşçı olarak yetiştirebilir, intihar bombacısı olarak kullanabilirler. Topraklarını, müklerini istedikleri gibi yağmalayabilir, kan ve gözyaşıyla yıkanmış savaş ganimetleri üzerinden karun kadar zengin olabilirler.

Çünkü hepsi müslümanlara helâl. Böyle düşünüyor Türkiye Cumhurbaşkanı.

“Suriye’de ve Irak’taki ılımlı muhalif kesimin hem eğitilmesi hem donatılması lazım,” diye devam ediyor.

Zaten el birliğiyle eğitip-donattıklarınız değil mi bugün Ortadoğu’yu cehenneme çeviren?

“4 milyar doları aşkın kaynak kullandık. Topraklarımızın dışında Suriye ve Irak'a gönderdiğimiz yardımlar yarım milyar doları aştı,” diyor.

Suriye iç savaşı başladığı günden bu yana bu yardımların ne kadarı IŞİD, El Nusra gibi radikal islamcı, cihatcı ‘terörist’ örgütlerin silah, barınma ve tedavi ihtiyacını karşıladı?

Ya da söylediğiniz rakamın bizim bilemediğimiz kaç katı onlar için harcandı?

Adana'dan TIR'ları, Hatay'dan ‘kelle kesecek satırları’ muhaliflere yollayanlar kimlerdi?

Ki onlar daha düne kadar terörist bile değillerdi…

Dün TSK’nın internet sitesinde, "Jandarma ve Emniyet Müdürlüğü Ekipleri tarafından, Şanlıurfa'da, Suriye'den Türkiye tarafına geçmeye çalışan Bölücü Terör Örgütü / PYD mensubu beş terörist, üç adet kaleşnikof piyade tüfeği ile birlikte yakalanmıştır,” diye bilgi veriliyor.

Türkiye Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri... Kendi yurdunu, toprağını, halkını, vahşi, istilacı çetelere karşı ölümüne savunan bir halkı ‘terörist’ ilan etmekte tereddüt etmiyor.

Ne istediklerini, ne yapmaya çalıştıklarını bütünüyle anlayabilmek çok güç. Ama çok net anlayabildiklerimiz de var.

Kobanê düşsün, Rojava Kürtleri yenilsin, demokratik özerklik ve kanton yapısı bir daha ayağa kalkamayacak şekilde yara alarak çöksün istiyorlar.

Çünkü Kobanê onların gözünde bir Bosna, Gazze, Kahire, Myanmar değil.

Çünkü ideolojik inançları ve politik iştahları günün koşullarına göre buraları bazen iç, bazen dış, bazen de insanlık meselemiz yapabiliyor.

Bugün Suriye’nin tekrar ‘iç meselemiz’ olabilmesi için orada tampon bölgeye ve asker çıkartmaya ihtiyacımız var. İnsanlık meselemiz olabilmesi içinse, orada katledilenlerin, varlıkları ile bize herhangi bir tehdit oluşturmayan sünni müslümanlar olmaları şartı var.

Şimdi dört gözle Kobanê’nin düşmesini bekliyorlar. Orada da sınır komşumuz ‘ ‘İslam Devleti’ olsun. Tel Ebyad ile Carablus’dan sonra üçüncü bir sınır kapımız daha olur IŞİD ile. Boydan boya komşu oluruz. Sorun değil.

En azından onlar işkence yapmadan öldürüyor.

Öyle diyor Erdoğan iktidarının seçilmiş neferlerinden biri, AKP Ankara Milletvekili Emrullah İşler. “Kafası taşla ezilerek öldürülen gencin suçu neydi? Bunu yapanların eline IŞİD su dökemez. IŞİD öldürüyor ama işkence bari yapmıyor."

Bir diğeri İstanbul Milletvekili İsmail Safi “Sizin gibi barbarların dilinden ancak İŞİD barbarları anlar. Ee ne demişler, dinsizin hakkından imansız gelir,” diyor Kürtlere.

Bunlar ‘dindar, imanlı’ olanlar. Bunlar ‘insan’ olanlar. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti millet vekilleri.

Her koşulda IŞİD’i tercih ediyorlar. Bazen içten içe, bazen açık açık. Çünkü fıtratları birbirini tutuyor. Çünkü birbirlerinin dilinden ve halinden anlıyorlar.

Çünkü diledikleri zaman her türlü alışverişi rahatça yapabiliyorlar. Buna insanlar da dahil.

Musul Konsolosluğunu ve 46 personeli (ikisi bebek) IŞİD’e nasıl göz göre göre teslim etmiştik? O bir kaç günü yeniden hatırlayıp, bildiklerimizi-bilmediklerimizi tekrar gözden geçirelim misal:

6 Haziran’da Musul'da IŞİD saldırıları yoğunlaştı.

Aynı gün Konsolosluktan, Dışişleri Bakanlığı’na -Müsteşar Feridun Sinirlioğlu ya da Müsteşar Yardımcısı Ömer Önhon kriptolu- ikisi ‘yıldırım’ sekiz-on tane mesaj yollanır. (Ki ‘yıldırım’ olanlara iki saat içinde geri dönme mecburiyeti vardır.) Ancak mesajların hiç birine geri dönüş olmaz.

7, 8 ve 9 Haziran’da, Musul'da çatışmalar yoğunlaşır. Bakanlıktan hâlâ ses yoktur.

9 Haziran gecesini konsolosluk personeli sığınakta geçirir.

Kriptolu mesajlar bakanlığa ancak 10 Haziran’da ulaşır.

O gün MHP Iğdır Milletvekili Sinan Oğan, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki görüşmeler sırasında “Besleyip büyüttüğünüz IŞİD terör örgütü Musul Başkonsolosluğumuzun etrafını sarmış,” diyerek konsolosluğun tehdit altında olduğunu söyleyince AKP Ordu milletvekili İhsan Şener “Delilin var mı, delilin?” diye bağırır.

Devamında Oğan “Türkmenler orada kan ağlıyor. Haberin var mı senin?” diye sorunca Şener yine aynı tepkiyi gösterir:

“Atma! Delilin var mı, delilin?”

Aynı gün Dışişleri Bakanı Davutoğlu "Musul Konsolosluğumuz için tüm güvenlik önlemleri alındı," diye açıklama yapar. 

11 Haziran sabahı 10:30 da hareketlilik raporu alınır. 10:45'te MİT'ten bir görevli Konsolosluğa gelir, “Durum kontrol altında!” der.

11 Haziran’da saat 11:00 civarı TNT yüklü kamyon konsolosluk kapısına dayanır:

“Kapıyı açın, yoksa uçururuz!”

Konsolosluktan bakanlığa tekrar mesaj geçilir: "Durum kritik!"

Bakanlıktan ses çıkmaz.

11:45 civarında Naci Koru, “Bakan Bey ve Başbakan ile görüştüm, Kesin talimatları var, Çatışmayın, ne derlerse onu yapın. Durumu takip ediyoruz...” der.

12:40 civarı personelin tamamı teslim olur.

Bakan bey, zaten öncesinde Sırbistan’da, daha sonra New-York’da IŞİD’e gereken mesajı vermiştir: “Kimse bizim sabrımızı test etmeye kalkmasın!”

O yüzden IŞİD sayın bakanın sabrını test etmeye cüret edemez. 46 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını Musul’da 101 gün misafir etmekle yetinir. (Biz hep 49 personel dedik ancak 3 Iraklı tercüman rehin alınmamış, 10 Haziran’da konsolosluktan tahliye edilmiştir.)

Bu misafirperverliklerinden olacak konsolosluğun Mercedes marka sekiz adet zırhlı aracı IŞİD’e iyi niyet gösterisi olarak hediye edilmiştir…”

Bana da “Delilin var mı, delilin?” diye sorabilirsiniz.

Yok çünkü rehineler bunları -ve daha pek çok gerçeği- konuşmuyorlar.

Konuşamıyorlar.

Ama belki bir gün biri çıkar da her birine alttan alta yapılan bütün baskı, tehdit, şantaja ve ‘teselli’ mükafatlarına rağmen ‘insanlık adına’ konuşmaya karar verir.

Gözlerinin önünde otobüslerle zengin ve nüfuzlu, zalim ve alçak, İŞİD liderlerine savaş ganimeti olarak taşınan, gencecik Ezidi kızların gözlerindeki korku, bakışlarındaki yardım çığlığı ve sabahlara kadar dinlemek zorunda kaldıkları yürek paralayıcı çığlıklar adına belki bir vicdan sahibi çıkar ve konuşur bir gün, işin aslını.

Hatırlarını güttükleri beyefendilerin, onların ‘bağlı’ oldukları diğer beyefendilerin ta en tepesindeki  beyefendinin; hepsini çoluk çocuk meçhul bir akibete rahatlıkla nasıl terk edebildiğini, aynı rahatlıkla bugün gözünü kırpmadan koskoca bir ülkeyi iç savaşa sürükleyebilecek sözleri nasıl sarf edebildiğini kavrayıp da konuşurlar belki bir gün.

Ülke misliyle şiddete, kana ve kaosa batmadan önce.

Kobanê’de iki çocuğunu bırakıp cepheye giden ve IŞİD çeteleriyle girdiği çatışmada ölen annenin geride kalan şu güzelim çocuklarının sıcacık gülüşleri hatırına belki konuşurlar.

***

Kobanê’de Kürt halkı yirmi beş gündür, IŞİD’in elindeki ağır silahlara karşı topla, tüfekle, taşla savaşarak, tarihte eşine ender rastlanan direnişlerden birini segiliyor.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir halkın kendi toprakları, kendi kaderini tayin hakkı üzerinden bitip tükenmeyen hesaplarını ve pazarlıklarını yaparken, Cumhurbaşkanının saklayamadığı bir iştahla ‘düştü-düşecek’ dediği Kobanê düşmüyor. Direniyor...

Sınırın bu tarafından, Diyarbakır’dan, Mardin’den, Van’dan, Batman’dan, Suruç’tan daha pek çok il ve ilçeden yüzlerce Kürt genci neredeyse yalın ayak koşarak gidiyor kader birliği ettiği halkını ölümüne savunmaya. Kobanê direniyor!

Gencecik bir kadın Arîn, hayatının baharında kendi bedeniyle birlikte düşmanı da paramparça edebilmek için gözünü kırpmadan koşuyor ölüme. Kobanê direniyor!

Onlar bu kirli, kanlı savaş alanında iktidarlarını sürdürebilmek ve ne pahasına olursa olsun ‘düşmemek’ için, IŞİD gibi insanlık dışı, barbar bir örgüte dört elle tutunmuşken, Kobanê insanlık adına düşmüyor, direniyor!

@SibelYerdeniz

Okuyucu Yorumları